Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Kategori: Sağlık Sözlüğü – G

Sağlık Sözlüğü – G

  • GLİSERİL TRİNİTRAT

    GLİSERİL TRİNİTRAT. Kan damar­larının duvarlarında, kasıldıkları zaman damarı daraltan düz kas vardır. Nitritler-le organik nitratlar, vücuttaki düz kas­ları gevşettiklerinden, kan damarlarının kan akımına karşı direncini azaltırlar. Bu özelliklerinden ötürü, adı geçen mad­deler, angina pectoris (bkz.) tedavisinde kullanılırlar: Burada etkileri iki çeşit olup, hem kalbin koroner atardamarla­rında kan miktarını artırır, hem de atar­damar dolaşımındaki damar direncini azaltmış olurlar. Gliseril trinitrat 0,5 mg.’lık tabletler halinde, bir ilâ dört tablet dozunda kullanılır. Bu ilaç, ağız­da çiğnenip emilmektedir, çünkü madde­nin emilimi en verimli şekilde, mukoza yüzeylerinde olabilmektedir. Tabletleri yutmak, bunları yararsız kılar. İlacın et­kisi birkaç dakikada belirip, yarım saat kadar sürer. Hasta, bunun bilincindey-se, kalbine ağrı getirecek bir çabada bu­lunmadan önce, gliseril trinitrat alır.

  • GIRTLAK İLTİHABININ Belirtileri

    GIRTLAK İLTİHABININ Belirtileri: Kuru, gıdıklayıcı ök­sürük, kısık, kalın ses, boğazda keçe-lenme duygusu ve hafif ateştir. Ses tel­leri, kızarmış ve şişmiştir. Tedavi: Ses telleri dinlendirilmelidir. Genellikle, buhar solumak (inhalasyon) ve ılık bir içki yararlıdır. Sigara içmek, durumu hem kötüleştirebilir, hem de aşırı sigara kulanmak, başlı başına la­renjit nedeni olabilir. GIRTLAK İLTİHABI, bkz. Larenjit. GİARDİASİS. Giardia lamblia, dört kamçılı (flagellum’lu), tek hücreli orga­nizmalardır. Bunlar, duodenum, safra ka­nalı ve bazen de incebarsakta bulunur. Özellikle mepacrine’le tedavi edilen ço­cuklarda ishale neden olurlar. GİNE KURDU. bkz. Dracunculus. GLAUBER TUZU. Müshil olarak kul­lanılan sodyum sülfattır. Etki yolu, bar­sak duvarını tahriş şeklinde olmayıp, barsak içine su çekme şeklindedir ve bundan ötürü zararsız bir müshildir. GLİKOJEN. Karaciğer, vücudun gerek­sinimi oldukça, glikoza dönüşerek kul­lanılmak üzere 100 gr. kadar glikojen depolamaktadır. Glikoz gereksinimi art­tıkça, adrenalin ve glukagon hormonla­rının etkisiyle kamçılanan enzim çalış­ması ile, glikojen yıkılır ve steroid hor­monlarının etkisiyle de, glikoz, glikojene dönüşür. Hücrelerin glikoz alması ve bel­ki de karaciğerde glikojen yapımının art­ması, insülin hormonunun etkisiyle olur. Kaslarda, bol miktarda glikojen bulunur.

  • GIRTLAK

    GIRTLAK (Larinks). Bağlarla destek­lenen ve ilişkin kasların yardımıyla hare­ket eden, oldukça sert bir kıkırdak ça­tıdan yapılmıştır. İç yüzünü kaplayan mukoza, yukarda, boğaz mukozası, aşa­ğıda ise trakea mukozasıyla devamlıdır. Boynun ön yüzünde, erkekte dıştan görünen gırtlak çıkıntısı vardır. Larinks’in başlıca görevi olan konuşmayı, ses tel­leri, larinks boşluğunu daraltıp geniş­lettikçe, oradan geçen havanın titreşim­leri yaratmaktadır.
    Larinks’teki başlıca hastalıklar üç sı­nıfa ayrılabilir: Tıkanma, felç ve tümör.
    1. Tıkanma:
    Nedeni: En sık rastlanan nedenler, larinks kıkırdağını örten zarın absesi (perikondrit), allerjik ödem, boğaz ya da ağız tabanının akut enfeksiyonları, yara­lar, yabancı cisimler, yabancı sıvıların ya da buharın yakması, zararlı buharla­rın tahrişidir. Belirtileri: Ani başlayıp, çabuk ilerler. Soluk alma güçlüğü, renk solma­sı, huzursuzluk ve sonradan morarmadır. Tedavi: Acil tedavi gereklidir ve ne­den hemen ortadan kaldırılmalıdır. An­cak, yaşam tehlikede olduğu takdirde, nedeni yok etmek olanaksızsa, mümkün olan süratle, trakteotomi yapılmalıdır. Bu girişimde, boyun ön aşağı yüzünde bir insizyon yapılıp, trakea kesilir ve içine bir tüp uzatılır. Hasta hemen rahatlar. İleride, neden ortadan kaldırıldıktan son­ra, bu açıklık kapatılır ve yine, eskisi gibi, normal yoldan solunum yapılabilir.
    2. Felç:
    Nedeni: Bulber poliyomiyelit (beyin tabanı poliyomiyeliti), larinks sinirlerinin zedelenmesi (seyrek olarak, tiroid bezi ameliyatlarında), tiroid, yemek borusu, ya da boyun lenf bezlerinin larinks si­nirlerini ilgilendiren kanserleridir. Belirtileri: Bir ses telinin felci, se­si kısıklaştırır ve değiştirir, fakat her ikisinin felcinde, ses telleri, larinks boş­luğunun içine doğru gevşediğinden, so-. luk vermek değil, fakat soluk almak, ile­ri derecede güçleşir.
    Tedavi: Her iki telin felcinde, ame­liyat yapılıp, bir tel açık durumda tespit edilir ve soluk alma kolaylaştırılır.
    3. Tümörler: Larinks’te tümöre sık rast­lanır ve ilke olarak, iki haftadan uzun bir süre ses kısıklığı görüldüğünde, dok­tora başvurulur. Larinks tümörlerinin çoğu selimdir. Buna rağmen, çıkartılma­ları gerekir. Kanserli tümörlere en sık, ellisinin üstündeki erkeklerde rastlanır ve bunların tedavisinde, hem ameliyat, hem ışın tedavisi gerekir. Bu tümörle­rin, aşırı sigara içmek, sesi fazla kul­lanmak, çok sıcak sıvılar içmek alışkan­lığına bağlı olduğu tahmin edilmekte­dir. Bu vakalarda, yarı ya da tam la-renjektomu yapılır ve tam larenjektomi’ de tüm ses cihazı yok edildiği halde, çe­şitli yöntemlerle ses çıkartılması sağla­nabilir, bkz. Boğaz ve Hastalıkları.

  • GIDA ZEHİRLENMESİ

    GIDA ZEHİRLENMESİ. Geçmişte, ne­deni gözetilmeksizin, her çeşit ishali ta­nımlamak için kullanılmış genel bir de­yim olan “gıda zehirlenmesi” gerçekte, GIDA ZEHİRLENMESİ
    bakterilerle bulaşmış besin maddelerinin neden olduğu barsak hastalıklarına ve­rilen addır.
    Nedeni: Besin maddelerinin aşağıda sayılan bakterilerle bulaşmış olmasıdır:
    1. Stafilokoklar: Besin maddesi içinde çoğalıp, koloniler oluştururlar. Bakteri­nin kendisi zararsız olup, salgıladığı tok­sini (zehirli maddesi) zehirlidir. Stafilo­koklar, genellikle, tekrar tekrar pişiril­miş ette, pasta, kıyma gibi fazla ellen­miş besinlerde bulunur. Ellerdeki mik­roplu yaralar, bademcik iltihabı veya akıntılı bir kulak hastalığı, stafilokokla-rm kaynaklarıdır.
    2. Salmonella grubu bakteriler: Salmo-nella typhi murium genellikle etkendir. Bu gruba ait diğer bakteriler, sığır, do­muz gibi hayvansal besin ürünlerinde (yumurta, süt vb.) bulunur.
    3. Clostridium welchii: Soğutulup, yeni­den ısıtılan ette gelişir. Bu organizmanın sporları ve toksinlerinin (zehirlerinin) ba­zıları, ısıya dayanıklı olduğundan, yeni­den ısıtmayla bunlar etkisizleştirilemez. Bu bakteri, oksijensiz ortamda yaşar. Belirtileri: Stafilokok zehirlenme­si, etkisi süresince çok rahatsız edici ol­makla birlikte, akuttur (bkz), çabuk ge­çer ve kusma ile ishale neden olur. Sal­monella zehirlenmesinin kuluçka döne­mi ise, daha uzundur (iki saat yerine, iki gün). Hasta ateşlidir, kusma ve is­hal vardır. Clostridium vvelchii’nin be­lirtileri bir gün içinde ortaya çıkar ve hastalar, yaklaşık olarak iki günde iyi­leşir.
    Tedavi: Belirtileri ortadan kaldırma­ya yönelik. Antibiyotikler kullanılmaz. Kusma ve ishal önleyici, kaybolan suyu tamamlayıcı önlemler alınır. Basit ilaç­lar en etkilileridir, bkz. İshal, Botulizm, Dizanteri.
    Önlenmesi: Tropikal ve subtropi-kal bölgelerde, özellikle sebzelerin bulaş­mış olduğunu kabul edip, besin madde­lerini kullanmadan önce yıkamak akıllıca bir önlemdir. Mümkünse, besin mad­deleri, temizliği saptanmış yerlerden alın­malıdır. Besin maddeleri, serin, hava­landırılan, sineksiz bir yerde saklanmalı ve bu maddeleri elleyecek kişilerle, kul­lanılacak tabak, çanak, vb.’nin temizli­ğine özen gösterilmeli ve besin madde­leriyle ilgilenecekler bu yönde eğitilme­lidir. Ev halkından birinde gıda zehir­lenmesi belirtilerinin ortaya çıkması, di­ğer kişilerde de aynı durumun belirebi-leceğine işarettir. Hazırlanış koşullarının bilinmemesi halinde, yaz aylarında, iki kere ısıtılmış yiyecekler yenmemelidir. Bütün dondurulmuş et ve tavuklar çok iyi pişirilmelidir.

  • GERİYATRİ

    GERİYATRİ (Jeriyatri). Yaşlılık hasta­lıkları ve sorunlarıyla uğraşan tıp dalı­dır. Kelimeyi 1909 yılında ilk ortaya atan, New Yorklu Dr. I. L. Nascher’ dir. Bu doktor, yaşlılığın kaçınılmaz ka­bul edilmesindense, geciktirilmesi yö­nünde uğraşılması gerektiğini ortaya at­mıştır. II. Dünya Savaşı sonrasına kadar bu sorun ciddiye alınmamış, fakat savaş sonrası, artmış olan yaşlı nüfusun da sorunları gittikçe göze batar olmuştur. Yaşlılık, özellikle, endüstriyel toplum­larda sorun olmaktadır, çünkü, verimi azalan ihtiyarlar, burada maddi yük ka­bul edilmektedir. Yaşın getirdiği organik ve zihinsel değişiklikler, yavaş gelişmek­te ve kişiye göre farklar göstermektedir: Kırsal kesimde ise kollektif toprak işlerin­de yaşlılara da bir çalışma imkânı doğ­maktadır. Doksanında genç görünenlerle ellisinde yaşlananları hepimiz biliriz. Ge­nellikle yaşlılığa bağlı zihin değişiklikleri, beyin dokusunun, beyin atarlarının dara-lıp, esnekliklerini kaybetmelerinden ötürü, iyi beslenmemesine dayanır. Yakın olay­ların hatırlanması güçleşir, buna karşı­lık çok eski anılar canlı kalır. Kişinin duygusallığı arttığından, sık sık gözleri yaşarır ve öteden beri var olan alıngan­lık vb. gibi özellikleri abartmalı olur. Aşın hallerde, toplum düzenine ilgi kay­bolduğundan, ihtiyarın pis olduğu, idrar ve dışkısını kaçırdığı görülür. Bu du­rumlar, yalnız yaşayan ve yetersiz bes­lenenlerde, daha da belirginleşir. Yaşlı­lıkta, vücutta organik değişiklikler ol­makla beraber, asıl rahatsızlık, sosyal ilişkilerin kesilmesinden doğar. Bundan ötürü, yaşlı kimseyi yaşama bağlayabil­mek için bu tür ilişkileri kuvvetlendir­mek gerekir, bkz. İatrojen Hastalıklar.

  • GEN

    Kalıtım biliminde, belirgin bir özelliğin kuşaktan kuşağa geçişini kon­trol eden faktöre verilen addır. Son yıl­larda, bir organizmanın yapı proteinle­rinin durumu ve hücrelerinin yapısının, deoksiribo nükleik asit adlı kimyasal madde aracılığıyla dölden döle aktarıldığı öğrenilmiştir. Buna göre, genin, bu çok uzun spiral şekilli deoksiribo nük-leik asit (D.N.A.) molekülünün, kalıtım­la ilgili bir bölgesi olduğu kabul edil­mektedir.Bugünkü bilgilerimize göre genler, özellikleri kuşaktan kuşağa ileten “ha-berciler”dir. Boy, vücut yapısı, huy ve deri rengi, bir çocuğa anne ve babasın­dan kalıtım yoluyla az ya da çok geçen özelliklerden yalnız birkaçıdır. Binlerce gen tıpkı boncuklar gibi dizilerek bir kromozomu oluştururlar ve vücuttaki her bir hücrenin çekirdeğinde 23 çift kromo­zom vardır.
    Şu halde, çocuğun gelişim biçimi, bazı özellikleri taşıyan genlerin, başka özel­likleri taşıyan genlerden daha üstün ol­malarına göre değişir. Bu süreç son de­rece karmaşıktır; örneğin, anne ve baba­nın her ikisinin de mavi gözlü olmaları, doğacak çocuğun gözlerinin de mutlaka mavi olacağını göstermez.
    Çoğu kez, sözgelimi zekâ gibi bir özel­likte rol oynayan başlıca faktörün genler mi, yoksa olumlu ortam koşulları mı ol­duğunu bilmek olanaksızdır. Dolayısıyla, bir çocuğa anne va babasmdaki özellik­ler aynen geçmez. Kişiler, kendilerine özgü özelliklere sahip olmayı sürdürmek­tedirler.
    Anne ya da babada bulunan bozuk­luklar da genlerle çocuklara geçebilir. Örneğin, hemofili yalnızca erkekleri etki­ler, ama bu genleri anne de taşıyabilir. bkz. Kalıtım.
    Bozukluklar, genlerin döllenme sıra­sındaki birleşme düzeninden, ya da ge­beliğin başlamasından önce ya da sonra vücut hücrelerinin bölünme düzeninden ileri gelebilir. Down sendromu (mongo-lizm) genler yoluyla geçebilir, ama döl­lenme sırasında ortaya çıkar. Bazen bir bozukluk yalnızca belli koşullar altında belirlenir: Örneğin, Favizm, kansızlık ve sarılığa yolaçan kalıtsal bir eğilimdir, ama etkilenen kişi bakla yediği ya dasülfamidler dahil bazı ilaçlan aldığı tak­dirde ortaya çıkar.

  • GEBELİKTE KİLO ARTIŞI

    Orta ya­pılı bir kadm için 12.5 kiloya kadar bir ağırlık artışı bugün normal sayılmakta­dır. Bir zamanlar “doğru” kabul edilen daha sınırlı rejimlere uymaya çalışmak kadının sağlığı yönünden yararlı değildir ve ölçüyü aşması durumunda birçok ka­dının gereksiz bir kaygı, mutsuzluk ve suçluluk duygusu duymasına yol açar. Ağırlık artışı, 12.5 kiloyu aştığı zaman, kadının aşırı yemek yediğine ve vücu­dunda yağ biriktiğine işaret edebilir. Bu durumda, özellikle bulantının kesilerek yerini doymak bilmez bir iştaha bırak­tığı, gebeliğin orta döneminde rastlana­bilir. Aşırı yağ birikimi doğrudan doğ­ruya zararlı değildir, ama çoğu kez ge­belikten sonra istenmeyen bölgelerde şişmanlık olarak kalabilir. Doğumdan sonra yaklaşık 6-7 kilo kaybedilir. Ağır­lık kaybının seyri başlangıçta oldukça hızlıdır; daha sonra ise, doğumu izleyen 2-4 ay içinde yavaş yavaş yeniden nor­mal ağırlığa dönülür.

  • Gebelik Süresi ve İşaretleri

    GEBELİK (Gestasyon).

    İnsanda, ortala­ma gebelik süresi 274-280 gündür. Ge­beliğin ilk işaretleri, âdetin kesilmesi, memelerin büyümesi, sabah veya akşam bulantıları ve sık idrar etmektir. Üçüncü ayda meme uçları ve çevrelerindeki renk­li bölge koyulaşır ve 18’inci hafta ci­varında fetus’un hareketleri hissedilir. Üçüncü aydan itibaren gebe rahim, ka­rın duvarından hissedilebilir. Bununla birlikte, bu işaretlerin hiçbiri kesin ge­belik belirtisi değildir ve bir kadının, bütün bu işaretlerin varlığına ve hatta karnının devamlı büyümesine rağmen, gebe olmaması mümkündür. Kesin ge­belik işaretleri, 4-5 ay dolayında çocuk kalp seslerinin duyulması, tecrübeli bir doktorun, vajinal muayenesi ile teşhise götürür. Günümüzde ultrason ve biyolo­jik gebelik testlerinden birinin pozitif so­nuç vermesi teşhis için yeterli sayılmak­tadır.
    Gebeliğin, normal bir durum olması­na rağmen, görülmesi olası anormallik­lerin zamanında teşhisi ve kontrol altı­na alınması için, doğum öncesi düzenli aralıklarla gebenin muayenesi gereklidir.İlk muayenede, hastanın öz ve soy geç­mişi hakkında bilgi edinilir, pelvis öl­çüleri ve kan basıncı saptanır, idrar ve kan testleriyle böbreklerin sağlık duru­mu ve kandaki Rh-antikorlarının (bkz. Kan Grupları) varlığı öğrenilir, frengi ve toksoplasmasis olup olmadığı testler­le araştırılır ve kan grubu saptanır. Ge­beye, sağlığı ve beslenmesine ilişkin ge­rekli bilgi verilebildiği gibi, doğumla il­gili doktor ve hastaneyle önceden ilişki kurulur. Bunu izleyen muayenelerde, ge­beliğin normal ilerleyip ilerlemediği belli olur.

    Genel sağlık:
    Birçok kadın, gebelik süresince bir dur­gunluk, huzur ve mutluluk duygusu için­dedir. Sağlığı da son derece iyi olabilir. Böyle talihli olmayan bazı kadınlar ise kendilerini çaresiz ve keyifsiz hissedebi­lirler. Birçoğu unutkan, beceriksiz, bazen de içlerine kapanık olurlar.
    Gebelik değişimlerinden birçoğunun nedeni, gelişmekte olan bebeğin korun­ması, doğuma hazırlanması ve doğduk­tan sonra beslenmesi için kadının vücu­dunda oluşan birtakım gerekli uyarlama­lardır. Öteki değişimlerse, etkisiz ya da sa­kıncalı tepkiler olarak görünmektedir; sanki beden ve duygular düzenli ve ya­rarlı bir biçimde tepki göstermeyi başaramamaktadır. Örneğin, gebeliğin erken dönemlerindeki iştah kaybının, bulantı­nın ve kusmanın anneye ya da bebeğe ne gibi bir yaran olacağını anlayabilmek güçtür; ama bütün gebe kadınların dört­te üçü bu şikâyetlerde bulunduklarına göre, bunların normal sayılması gerek­mektedir. Bu gibi belirtiler genellikle ha­fiftir ve 3-4 ay sonra geçer. Kusma aşı­rı olmadığı ve aşırı kilo kaybıyla birlikte görülmediği sürece, hiçbir zarar vermez ve gelişen embriyonda herhangi bir bo­zukluğa yol açmaz. Embriyon gerekli olan besinini alır; annenin beslenmesindeki dalgalanmalardan plasenta sayesin­de korunur. Deride renk değişimi Normal olarak koyu renkli olan ya da örneğin, kemer gibi şeylerin basıncı al­tında kalan deri alanlarında koyulaşma belirgin olarak artar. Birçok kadında, karnın orta çizgisi üzerinde dikey bir kahverengi çizgi (linea nigra) belirir. Ba­zen yüz özellikle etkilenir ve koyulaş­manın yüzde bir leke halinde belirgin­leşmesi durumuna da “Gebelik Maskesi” adı verilir. Kuvvetli güneş ışığı bu etki­yi artırabileceği için güneş banyosundan kaçınmak yerinde olur. Deri koyulaşma­sı genellikle doğumdan sonra geçer; ama bazen tamamıyla geçmeyip, kaldığı da görülmektedir.

    Gerilme izleri
    Gebeliğin ileri aylarında karında, göğüs­lerde ve seyrek olarak kalçalarda birta­kım gerilme izleri belirebilir. Bunlar, de­rideki derin dokuların yüzeysel dokular kadar esneyememesinden ileri gelir. Bu izlerin görülme olasılığı aşırı derecede kilo alan kadınlarda daha fazlaysa da, ince yapılı kadınlarda belirdikleri de gö­rülebilmektedir. Gerilme izleri başlan­gıçta kırmızıdır ve kaşıntı yapabilir. Ge­belikten sonraki birkaç ay içinde bun­lar kaybolur ve yerlerinde belli belirsiz gümüşi bir beyazlık kalır.

    Doku yumuşaması
    Bütün vücutta lifli bağdokusu yumuşar ve esnekleşir. Pelvis kemiklerini bir ara­da tutan bağlar, bebeğin daha kolay ge­çebilmesi için, biraz gevşer. Vajen ağzı­na yakın pelvis tabanı ile serviks (rahim boynu) dokuları da esnekleşir ve böy­lece doğum sırasında rahim, bebeği at­mak üzere kasıldığı zaman açılması ko­laylaşır.

    Hormonlar
    Plasentanın ürettiği hormonlar, gebelik süresince bedensel işlevlerin, uyarlama­ların ve büyümenin başlıca düzenleyici­leridir. Bunlar âdet süreleri içinde yu­murtalıkların ürettiği östrojen ve pro-jesterona benzer. Sağlıklı bir gebelik için dengeli bir rejim gereklidir; ama “iki kişilik yemek” yen­mesi de gerekmez. Enerji sağlanması, or­ganların iyi bir durumda tutulması ve barsakların normal çalışabilmesi için dengeli bir rejimde yeterli miktarlarda protein, karbonhidrat, yağ, vitaminler, mineraller ve kaba maddeler bulunma­lıdır. Anne vücudu fetüsün besin alabi­leceği bir depo gibi olduğundan, bebek yetersiz bir rejimle de gelişebilir; ama annenin sağlığı mutlaka tehlikeye düşer. Halsizlik ve uyuşukluk görülür; kansız­lık, kan zehirlenmesi, erken doğum ve yetersiz süt üretimi gibi yan etkilerin gelişme olasılığı artar ve bunlar da be­beği dolaylı olarak etkileyebilir

  • GASTROSTOMİ

    GASTROSTOMİ. Midenin, karın dış du­varına açılması ameliyatıdır. Buna, ye­mek borusunun tümör veya benzeri bir engelle tıkalı olduğu hallerde başvuru­lur. Geçmişte, evlerde kireçkaymağı, kostik soda, mineral asitler gibi tehli­keli yakıcı zehirlerin kullanıldığı devir­lerde, bu maddelerin yanlışlıkla ya da intihar amacıyla yutulmasına sık rastlan­dığından, hastanın yiyecek alabilmesi ancak gastrostomi ameliyatıyla mümkün olurdu. Günümüzde, gerek bu gibi mad­delerin kullanılmasının azalması, gerek­se ilerlemiş cerrahi teknik sonucu ösofa-gektomi ameliyatının mümkün olması so­nucu, gastrostomi sık yapılan bir mü­dahale değildir. Ösofagektomide, yemek borusunun yıkıma uğramış veya hasta bölümü çıkartılıp, organın devamlılığı sağlanabilmektedir. Gastrostomi, halen tümörlerin tedavisinde yararlıdır, çünkü geçici olarak tümörlü bölge üzerinden bir kısa devre yapılıp, bu bölgeye şid­detli ışın uygulanması sağlanabilmekte­dir. Bundan sonra tümör çıkartılıp, gas­trostomi kapatılır.

  • GASTRİT

    Gastrit, mide İltihabı anlamına gelir.
    Gastrit aslında mide mukozasının bir tür yanmasıdır. Bu farklı faktörlerin meydana getirdiği ikaz neticesinde beyaz kan hücrelerinin mukozada birikmesi manasına gelir. Gastrit hastalığı akut ya da kronik olabilir.Yani kalıcı ya da geçici olabilir.

    GASTRİTİN NEDENLERİ

    Helicobacter pylori (HP) :
    Kronik gastritin en fazla görülen sebebidir. HP olarak adlandırdığımız bu bakteri ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız bir iltihap oluşturan, spiral şeklinde bir çeşit bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında iyice yerleşerek mide asidinden ve diğer faktörlerden korunarak burada yaşamaya devam eder. HP hem salgıladığı toksinlerle hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt neticesinde meydana gelen kimi maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve başka saldırgan faktörlere daha da duyarlı bir hale getirir. Gelişmekte olan ülkelerde çoğunlukla çocukluk döneminde alındığından tedavisi yapılmazsa mide mukozasında yaşam boyu süren bir kronik iltihaba neden olur. Yaşlı popülasyonda daha fazladır ve toplumumuzun yüzde 80’inin bu bakteriyle enfekte olduğu tespit edilmiştir. HP enfeksiyonu midede ülser oluşumunda önde gelen etkenlerden biri olarak kabul edilmekle beraber bu bakteriyle enfekte olan insanların tümünde ülser meydana gelmesi ve son yıllarda sürekli artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında bunların dışında başka etkenlerin de etkili olduğunu tahmin edilmektedir.

    Günümüzde HP enfeksiyonun sebep olduğu anlaşılan hastalıklar biçiminde meydana gelmektedir. HP Dünya Sağlık Örgütüne göre 1. derece kanserojen etkenler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, ürenefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle ortaya çıkarılabilir. Midede HP varlığı saptanan hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği maalesef yüzde yüz değil %80-85 civarındadır.

    Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar :
    Bu çeşit ilaçlar mide mukozasındaki koruyucu mekanizmaların zayıflamasına yol açmak suretiyle mukozanın asit ve diğer saldırgan etkenlere karşı hassasiyetini artırırak gastrit meydana getirir. Oluşan gastrit herhangi bir belirti vermeden sezsiz geçirilebileceği gibi ülser kanama gibi komplikasyonların oluşumu ile birlikte de devam edebilir.

    Otoimmun gastrit :
    Vücudun bağışıklık sistemi kimi durumlarda yanlışlıkla kendi doku ve organlarına karşı aktif hale gelebilir ve bu doku ve organları hasarlayıcı maddeler ve hücreler meydana getirebilir. Hipotiroidi , Sjögren sendromu, romatoid artrit, lupus bu çeşit hastalıklar içinde sayılabilir. Mide mukozasındaki birtakım hücreler de immun sistemin hedefleri arasında olabilir ve bu durum kronik gastrit ve mide mukozasında asit salgılayan hücrelerin kaybı ile giden bir rahatsızlığın meydana gelmesine neden olur. Bu hastalarda mide asidinin azalması yanında vücutta demir ve B12 vitamini eksikliğine bağlı kansızlık da oluşur ve bu durum otoimmun gastrit ve pernisiyöz anemi olarak isimlendirilir. Bu çeşit midelerde hayatın ilerleyen dönemlerinde mide kanseri oluşma ihtimali normal insanlara göre artmıştır.

    Alkol :
    Alkol mide mukozasında hasar meydana getirebilir. Alkol abartılmadığı sürece ve aç karına içilmezse mide mukozasında ciddi bir zarar vermesi beklenmez.

    Hipertrofik gastritis :
    Midenin iç yüzünü kaplayan mukozal kıvrımların inflamasyon sebebiyle genişlemesi akabinde meydana helen gastrit hipertrofik gastrit olarak isimlendirilir. Bu çeşit gastritin bir türü Menetrier hastalığı olarak bilinir. Mide mukozasından aşırı protein kaybı neticesinde kanda protein seviyesi azalır ve ödem meydana gelir.

    Gastritin Belirtileri Nelerdir:

    Gastritin belirtileri geçici ya da sürekli oluşuna göre farklılıklar gösterir. Akut yani geçici gastritte karnın üst bölümünde ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime,bulantı ve kusma gibi belirtiler oluşurken kronik yani sürekli, kalıcı gastritte ise ağrı daha az olup yemek yedikten hemen sonra şişkinlik ve dolgunluk hissiyatı, çabuk doyma, mide bulantısı, geğirme, iştahsızlık ve ağızda pis tat gibi yakınmalar daha çok görülür. Kronik gastritte ağrı arttığında gastrit zemininde ülser ya da bunun dışında diğer hastalıkların gelişmiş olabileceği ihtimali göz önünde bulundurulur. Aspirin ve antiromatizmal ilaçların kullanımı akabinde meydana gelen akut gastritte gizli ya da açık kanama görülebilir.

    Gastrit Nasıl Tedavi Edilir?

    Gastritin tedavisi gastritin nedenine göre farklı şekillerde yapılır. Genellikle mide asidinin çeşitli yöntemlerle azaltılması gastrit şikayetlerinin azalmasını sağlar. HP pozitif bulunan durumlarda bakterinin temizlenmesine yönelik en az 2 antibiyotik içeren bir ya da 2 haftalık tedavi yapılır. Aspirin ve buna benzer ilaçlar kullanan kişilerde bu ilaçların artık alınmaması ya da kullanım gerekliliğinin gözden geçirilmesi gerekir. Daha özel gastrit türlerinde ve komplikasyon gelişen durumlarda nedene ve meydana gelen komplikasyonlara göre tedavi metodları uygulanır.

    Gastrit, Ülser, Reflü gibi hastalıklar endoskopi ile teşhis edilir. Aşağıdaki videoda bu hastalıklarla ilgili olarak ayrıntılı bilgiler alabileceksiniz. Lütfen videoyu sabırla sonuna kadar izleyin.

  • GARGARA

    GARGARA. Yutmamak koşuluyla, bo­ğazın arka bölümünün temizliğinde kul­lanılan çeşitli maddelerdir. Bunlar, ge­nellikle, tonsilit (bademcik iltihabı), fa­renjit ve “boğaz ağrıları”nda kullanı­lır. Etkileri, ağız ve boğazı mukus ve salgılardan temizlemek, ısıttıklarından veya içlerindeki kimyasal maddelerden ötürü, bu bölgelerde dolaşımı artırmak ve antiseptiklerin kullanılması halinde, bazı enfekte eden organizmaları öldürmek şeklindedir. Gargaraların yararları sınır­lıdır, çünkü yüzeylere çok kısa süre do­kunduklarından, hem etkilerini yapmala­rı için yeterli zaman geçmez, hem de dokuların derinlerine yerleşmiş mikrop­lara pek erişemezler. Buna rağmen, eri­miş aspirin gargarası (bir bardak ılık su içinde 2 tablet aspirin eritilmesiyle elde edilir) etkili bir lokal anesteziktir ve yerel ağrıyı azaltır; kuvvetli bir tuzlu eriyik de boğazı yapışkan mukustan te­mizlemeye yarar. Kuvvetli antiseptikler, ağız ve boğaz temizliği için salık veril­mez, ama potasyum klorat, potasyum permanganat (saydam açık pembe bir eriyik olacak şekilde hazırlanmış), boraks, asit borik veya timol ile gliserin, yararlı gargaralardır. Önceden de söy­lendiği gibi, bunların asıl görevi, boğazı temizleyip, tahrişi gidererek, hastayı ra­hat ettirmektir

  • GANGREN

    GANGREN (Kangren). Bir vücut bö­lümünün, vücuda henüz bağlıyken ölme-sidir. Kuru ve yaş gangren olarak sınıf­landırılır. Kuru gangren, atardamar tı­kanması sonucu oluşur; yaş gangrende ise, temiz veya pis kanın yetmezliği ya­nında, bakteri enfeksiyonu da vardır. Kuru gangrende, hasta bölüm (genellik­le, el veya ayak parmağı) büzülür ve ka­rarır, canlı doku ile ölü dokunun bir­leştiği yerde bir ayırıcı bölge belirir ve zamanla ölü doku, yerinden ayrılıp dü­şer. Gangren, diyabetle ilgili olabileceği gibi, yaralardan sonra, yanıklar, uzun süre soğuğa maruz kalmak, adrenalin ve çavdar mahmuzu gibi, atardamar daral­masına neden olan ilaçların kullanılması, kuvvetli asitler, alkaliler veya karbolik asit uygulaması sonucu oluşabilir. (Bun­dan ötürü, yaraların pansumanında fe­nol kullanılmamalıdır). Gazlı gangren, ölü hasdokusunun, cîostridium welchii ve cîostridium oedematiens’ce, enfekte olması sonucu ortaya çıkar. Bu organiz­malar, oksijensiz ortamda, ölü doku üs­tünde yaşayıp, çevrelerindeki kas lifleri­ni öldürücü eksotoksin salgılarlar ve böylelikle, kaplayabilecekleri daha fazla ölü kasdokusu oluştururlar. Bu organiz- malar, dokularda bir mayalanma olayı­nı başlatıp, gaz kabarcıklarının oluşma­sına yol açarlar.
    Tedavi: Cerrahidir. Hastanede, has­ta bölümün kanlanmasını artırıcı önlem­lerin alınmasına gayret edilebilir ve ay­rıca, kuru gangren, gangrenli bölüm dü­şene kadar, steril ve serin olarak koru­nur. Bazı vakalarda, cerrahın gangrenli organı kesip yerinden ayırması gerekir; bu gibi durumlarda, organın asıl gan­grenli bölgenin iyice üstünde kalan bir yerden kesilmesi uygundur, çünkü gan­grenli bölge yakınlarında da, kan dola­şımı, kesik yarasının iyileşmesine yeter­li değildir. Gazlı gangrenin tek tedavisi, cerrahidir; geçmişte, ameliyata rağmen çok tehlikeli ve hatta umutsuz olan bu durum, günümüzde, antibiyotikler saye­sinde, tedavi edilebilir hale gelmiştir.