Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • FENİTOİN SODYUM

    FENİTOİN SODYUM (Eqanutin, Me-santoin). Sara vakalarında kullanılan bir antikonvülsif ilaçtır. Fenobarbiton’dan az uyku hali verir. Vakaların çoğunda, fe-nobarbiton’la bir arada kullanılır. Her iki ilacın dozu, vakanın özelliğine göre ayarlanır. Fenitoin, bazı trigeminus nev- raljisi vakalarında da yararlıdır. Tek yan etkisi, dişetlerinin kalınlaşıp, şişmesidir. FENOBARBİTON. Sara tedavisinde ve sakinleştirici olarak kullanılan bir bar-bitürattır. bkz. Barbitüratlar. FENOL (Karbolik Asit). 1867 yılında, Lord Lister tarafından bulunan ilk anti­septiklerdendir (bkz.). Kömür katranının çok zehirli, kristal şeklindeki bir türe­vidir. Su katıldığında, kuvvetli bir de­zenfektan ve antiseptik haline gelir. Ha­len, diğer mikrop öldürücü maddeleri denemekte yararlanılan bir standart ola­rak ve çukurlarda, lağımlarda kullanılır. Bunun dışında, tıpta yeri yoktur. Günü­müzde, tıptan fazla, plastik yapımında kullanılmaktadır.

  • FENİLKETONÜRİ

    FENİLKETONÜRİ. Fenilalanin adlı amino asit metabolizması bozukluğuna bağlı olan bir hastalıktır ve genellikle, zekâ geriliği ile birlikte görülür. Bu ami­no asit’in değişimi için gerekli enzimin yokluğundan, fenilalanin vücutta anor­mal derecede fazla miktarda bulunur. Hasta, açık renkli, sarı saçlı ve mavi gözlüdür, çünkü, fenilalanin’in renk mad­desine dönüşmesi normalde olduğundan daha azdır. Gittikçe belirlenen zekâ ge-riliğiyle birlikte, hastada çırpınma kriz­leri görülür. Hastalık, kalıtsal olup, re-sesif bir gen’e bağlıdır; yani, anne ve babanın her birinde bu hastalık gen’i vardır ve her gebelikte, hasta bir çocuk doğurma şansı dörtte birdir.
    Tedavi: Özellikle erken çocukluk dev­resinde besinlerden fenilalanin’i kaldır­mak gerekir. Araştırmaların sonuçlarına göre, fenilalanin miktarının düşük tu­tulması sayesinde, zekânın gerilemesi durdurulabilir. Hastalık, doğumu izleyen üçüncü günden itibaren, bebeğin idrar ve kan tahlillerinden anlaşılabilir.

  • FARMAKOLOJİ

    İlaçların özelliklerini ve etki şekillerini inceleyen bilimdir. Çok eski çağlardan beri doktorları ilgilendi­ren bu bilimin alanı, günümüzde çok değişmiştir. Geçmişte, dışkı, taze ve ku­ru sebze, herhangi bir ölmüş organizma ve diğer bu gibi garip cisimler, ilaç ye­rine geçmekteydi. Kipling de, “küfte yeşeren her şey, dedelerimizce makbul ilaçtı” demektedir. Yüzyıllarca tanınan, sadece üç temel ilaç vardır: Opium (af­yon), dijital ve kinin. (Alkol de dördüncü ilaç olarak bu listeye girebilir). Yüz yıl­dan beri, farmakoloji bilimi, daha iyi örgütlenmeye ve yararsız bir sürü ilaç formülü unutulmaya başlamıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında, ku­rulmuş olan ilaç fabrikaları, çalışmala­rını ilerletmeye ve geliştirmeye başlamış­lar, farmakoloji büyük bir iş alanı olmuş, sanayileşmiştir. Günümüzde ilaç endüs­trisi gelişmeye ve yaygınlaşmaya devam etmektedir. Her gün sayısı çoğalan yeni ilaçlar piyasaya sürülmektedir. Her ila­cın, yapıcısı firma sayısı kadar, ticari adının varlığı yanında, kimyasal adı ve “kabul edilmiş” resmi adı vardır. Dok­torun, bir yığın ilaç reklam ve propa­gandası içinde, en gerekli iyileştiriciyi seçip hastasına salık vermesi, bir sorun haline gelmiştir

  • Fare Isırığı Hastalığı

    Fare Isırığı Hastalığı

    Fare Isırığı Hastalığı

    Fareler (veya sıçanlar) ısırma yoluyla insana en­feksiyon bulaştırabilirler. Bu enfeksiyon­lardan biri, streptobacillus moniliformis enfeksiyonudur; beş gün içinde, hastada yüksek ateş, deri döküntüsü, eklemlerde şişkinlik ve ağrı belirir. Diğer bir hasta­lık da, spirillum minus enfeksiyonudur ve burada, lenf bezleri şişer, arasıra yük­selen bir ateş görülür ve ısırmadan bir ay kadar sonra, deride kırmızı bir dö­küntü belirir. Her iki mikro-organizma da penisiline duyarlıdır, fakat spirillum minus enfeksiyonu, kroniktir ve hastalık aylar boyunca tekrarlayabilir.
    FARİNKS. bkz. Yutak.

    FARMAKOLOJİ. İlaçların özelliklerini ve etki şekillerini inceleyen bilimdir. Çok eski çağlardan beri doktorları ilgilendi­ren bu bilimin alanı, günümüzde çok değişmiştir. Geçmişte, dışkı, taze ve ku­ru sebze, herhangi bir ölmüş organizma ve diğer bu gibi garip cisimler, ilaç ye­rine geçmekteydi.

                    Fare Isırığı HastalığıDiğer bir adı sodoku olan fare ısırığı hastalığı fare ısırması ile deriye giren Spirillum minus mikrobunun iltihap ve lenf düğümlenmesine neden olması ile kendini gösteren bulaşıcı ve çabuk ilerleyen bir hastalıktır.

                    Bu hastalık çok eski zamanlardan beri Japonya ve Asya’da bilinmekte olup ülkemizde ancak 1922 yılında fark edilebilmiştir. Bütün dünyada yaygın olan ve çok kişi tarafından bilinen bu hastalık, fare olan ve fareye temas edilen yerlerde bulunmaktadır.

                    Fare ısırığı hastalığı farenin her ısırdığı kişide bulunmaz. Aynı farenin ısırdığı bir kişide bu hastalık görülebilirken bir başkasında görülmeyebilir.

    Fare Isırığı Hastalığının Zararları Nelerdir?

                    Fare ısırığı hastalığı ısırılan yerde üremeye başalar. Oradan kan dolaşımına karışıp kalbe, karaciğere, böbreğe ve diğer organlara yerleşerek bu organların işlevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirmesini engeller.

    Belirtileri Nelerdir?

                    Fare ısırığı hastalığının bir kuluçka dönemi vardır ve bu kuluçka dönemi 5-10 gün ile 5-6 haftaya kadar değişebilmektedir. Bu hastalık ısırılan yerde iltihaplanmayla başlayıp lenf düğümlerinin büyüyüp ağrı oluşturmasıyla devam eder. Akabinde baş ve kas ağrısı, iştahsızlık, kusma, baş dönmesi, yutma güçlüğü gibi sorunlarla devam edip hastanın ateşinin 40 dereceye kadar ulaşmasına kadar gider. Bu hastalık kişiye göre değişip ağır ve hafif şekillerde atlatılmakla birlikte bazı kişilerde şuur kaybına da neden olabilmektedir. Bu hastalığın ölüm riski az olup tedavi altına alınması, antibiyotiklerle desteklenmesi şarttır.

  • Fakültatif

    Fakültatif

    FAKÜLTATİF. Duruma, isteğe bağlı olan; çeşitli koşullar altında yaşama ye­teneğine sahip bulunan.

    Bakteriler Çerçevesinde Bakılabilen Fakültatif Nedir?

                    Fakültatif bir bakteri çeşididir. Gelişen teknoloji ile birlikte paralel olarak tıp ve bilim de gelişmiş ilerleme göstermiştir. Bu doğrultuda pek çok araştırma ve projeler oluşturulmuştur. Bu araştırma ve projeler, insanlığa hizmet etmiş ve yaşam koşullarının da iyileşmesini sağlamıştır. Artık insanlar bilim, tıp ve teknolojini ilerlemesi, gelişmesi sayesinde daha kendinden emin ve güvenli bir hayat yaşamaktadırlar.

                    Bütün bu gelişmeler doğrultusunda bilim adamları pek çok araştırmalar yapmıştır. İşte bu araştırmalardan birisi de bakteriler konusudur. Bakteri tek hücreli bir canlıdır ve insanlarda, hayvanlarda, havada, suda, bitkide, toprakta ve daha birçok yerde bulunurlar. Bakteriler gözle görülemeyecek kadar küçük varlıklar olup ancak mikroskop sayesinde görülürler. Çekirdeksizdirler ve bölünerek çoğalırlar. Bakterilerin hem zararlı hem de yararlı olanları vardır. Başka canlıların yaşamını sürdüremediği çok sıcak ya da soğuk ortamlarda basıncın yüksek olduğu durumlarda bile yaşamaları mümkündür. Ölü halde bulunan organizmaların yapısını bozarak çürütür ve organik maddelerin diğer organizmalar tarafından kullanımını sağlar.Fakültatif

                    Fakültatif, bir bakteri çeşidi olmakla birlikte bu bakteriler her türlü ortamda yani, hem oksijenli hem de oksijensiz ortamlarda yaşayabilmektedirler. Toprak, deniz ve gölün gibi çeşitli her ortamda yaşayabilmektedirler. Bu yönden bakıldığında sadece oksijenli ortamlarda yaşayabilen ‘’ aerob bakteriler’’ ya da sadece oksijensiz ortamda yaşayabilen ‘’ anaerob bakteriler’’den ayrılmaktadırlar. Bu nedenle fakültatif bakteriler diğer bakteri türlerinde oldukça farklı bir bakteri türüdür.

  • ETER

    ETER. Kimyasal adı dietil eter (diethyl ether) olan uçucu, anestetik bir sıvıdır. XVI. yüzyıldan beri tanınmakta olan eterin anestezide ilk kullanılışı XIX. yüz­yılda olmuştur ve 1846’da, ilk defa Wil-liam Morton, Massachusetts General Hospital’de bu maddeyi kullanmıştır. Eterin anestezik olarak kullanılmaya baş­lanması, modern cerrahinin’ gelişimine yol açmıştır, çünkü tecrübesiz kişiler da­hi, eteri, tehlikesizce anestezide kullana­bilmektedir. Eter, günümüzün en tehli­kesiz anestezik maddesidir; fakat ba­zı sakıncalarından ötürü, eter kulla­nılması çok azalmıştır. Eter, solunum yollarını tahriş ettiğinden, hasta, solu­ğunu tutar ve buharını ilk soluduğunda da öksürmeye başlar. Bundan ötürü, eter yoğunluğu çok yavaş artırılmalıdır. Fa­kat, gerekli yoğunluk sağlanmadıkça da, hastada tam gevşeme olmayacak ve anes­tezinin eksitasyon ve konfüzyon evreleri uzun sürecektir. Ameliyat sonrası kus­malar da, eter narkozunda çok sık gö­rülür ve genellikle eter anestezisi hasta için pek rahat değildir. Bunlara rağmen, eterden ölüme çok ender rastlanabilir. Ayrıca, eter’in çeşitli toksik etkileri ol­duğu bilinmektedir. Bilinmesi gereken iki husus da, havayla karışmış eter’in kolay alev alabileceği ve oksijen-eter karışımı­nın patlayıcı olduğudur. Günümüzde mo­dern anestezi uygulamalarında eter gide­rek terkedilmiş; yerine diğer sentetik maddeler (Halothane vb. gibi) kullanıl­maktadır.

  • Eskar

    Eskar

    ‘’Yanık Yaralanmasına Genel Bir Bakış Doğrultusunda Eskar Nedir Sorusunun Cevabı’’

    Eskar dokusunu anlatabilmek için öncelikle yanık nedir konusuna değinmek gerekir. Çünkü eskar yanık neticesi sonucunda gelişen bir durumdur. Bu nedenle yanık meselesine bir göz atmak gerekiyor.

    Ateşin keşfinde bu yana insanoğlu ateşle sürekli iç içe yaşamıştır. İnsanoğlu için ateş artık vazgeçilmez bir parça adeta yaşam kaynağı olmuştur. Bu nedenle insanlar ilk çağlardan beri ateşle haşır neşir içerisinde yaşarlar. İnsanların ateşle diyaloğunun bu derece olması yanık yaralanmalarını da beraberinde getirmiştir. Öyle ki bazı yanık yaralanmaları hafif bir şekilde atlatılıp tedavisi mümkünken bazılarının ise tedavisi olmayıp ölüme kadar götürmüştür.

    Teknolojik gelişmelerle paralel olarak ilerleyen yanık yaralanmalarının derecesi ısının ne derecede olduğu ve temas süresine bağlı olarak değişmektedir. Yanığı olan kişinin yanık derecesinin ne kadar ciddi olduğu yanan bölgenin derinliği ve genişliği ile doğru orantılıdır. Yanıklar küçük bir çay bardağı içindeki sıvının tenimizle temas etmesi ile de oluşur kızgın bir yağın elimize veya vücudumuzun herhangi bir yerine dökülmesiyle de oluşur.  Sıcaklık derecesi değişen bu maddelerin derimizde bıraktığı yara derinliğine bakarak bunu anlayabiliriz.

    Çeşitli kremler ve tedavi yöntemleri ile tedavisi mümkün olan bu yanıkların ardından deri üzerinde oluşan bir takım oluşumlar oluşur. Şöyle ki yanık sonrası derinin kendi kendini tedavi etme sürecinde deri veya mukoza denilen kısımda ölü, siyahımsı bir doku kabuğu oluşur işte bu oluşan ölü kabuğa eskar denmektedir. Eskar bir nevi derinin kendini yenileme sürecinde oluşturduğu siyah ölü tabakadır. Eskar derinin kendini yenileme süreci içerisinde dökülür ve yerini yeni deri tabakasına bırakır.

  • EROZYON

    EROZYON. Rahim boynunu (serviks) etkileyen bir özel durumdur. Nedeni: Burada kelimenin bize ha­tırlattığı anlamda bir doku aşınması söz konusu değildir. Aşınmadan kasıt, vagi-nayı ve vaginaya uzanan rahim boynu­nun dış kısmını normalde örten çok katlı yassı epitel’in (bkz. Epitel) yerini, yük­sek epitelin almasıdır. Vaginal bir spe-kulum’la rahim boynu inceldiğinde, bu değişmeden ötürü, normal pembe doku­nun, kronik tahrişle oluşmuşcasına kı­zardığı görülür. Erozyonda, aşırı alkalik salgı ve östrogen hormonların artmış ak-tivitesi rol oynar. Gebeliklerden sonra, erozyonlara sık rastlanır. Belirtileri: Gebelik sonrası, nor­mal kontrol muayenelerinde, belirti ver­meyen aşınmalar, rastlantıyla görülür ve­ya hasta, vaginal akıntıdan şikâyet eder. Tedavi: Doğum sonrası, belirti ver­meyen erozyon —üç aydan fazla varlığı sürmez ve akıntı olmazsa— tedavi ge­rektirmez. Belirtili aşınmalarda ise, ra­him boynu, elektrikli bir koterle dağla­nır; bu, ufak bir müdahaledir ve anes­tezi gerekmez.

  • Erken Doğum

    Erken Doğum

    Gebelik süresini dik­kate almaksızın, doğan bebeğin ağırlığı­nın 2500 gramdan az olduğu vakalar “erken doğum” diye nitelendirilir. Yeni doğanın ağırlığı 1100 gramdan az ise (takriben, 28 haftalık bebeğin kilosu) be­beğin yaşama olanağı yok gibidir. Ağır­lıkları 2000 gramın üzerinde olan bebek­lerin ise, uygun bakımla, % 96’sı yaşa­yabilmektedir.

    Erken doğumun nedenle­ri, vakaların çoğunda bilinmemektedir, fakat tüm doğumların üçte ikisinde et­ken, çoğunlukla gebelik, kanama veya preeklampsi’dir. Genellikle, erken do­ğumla fakirlik arasında bir paralellik var­dır. Erken doğan (prematüre) bebekler, enfeksiyona karşı korunmalı ve bundan ötürü de ayrılabilecekleri ayrı bölümler­de bakılmalıdır. Bu bebekler gerekirse kuvöz içinde, sıcak tutulmalı, yutma ve emme yeteneklerinin varlığından emin olmadıkça, ağız yolundan beslenmemelidir. Aksi halde, solunum yoluna kaça­cak sütle, akciğer enfeksiyonlarına yol açılabilir.

    Erken doğum

    Erken doğum, yeni doğmuş olan bebeklerin ölüm sebeplerinin neredeyse yüzde 80’inden sorumludur. Erken doğmuş bebeklerin gelişim ve büyümeleri zamanda doğmuş bebeklere göre daha yavaş olmaktadır. Erken doğmuş bebeklerin, görme, solunum, duyma ve santral sinir sistemlerinin gelişimlerinde problemler yaşanmaktadır. Bunu yanında erken doğmuş bebekler okul çağlarına geldiğinde çeşitli sıkıntılarla karşılaşmaktadır.

    Erken doğum bakımından risk artıracak faktörler:

    • Önceki gebeliklerde erken doğum tehdidi atlatmış olmak.
    • Önceki doğumda erken doğum yapmış olmak.
    Çoğul gebelikler
    • Rahim ağzında önceden yapılmış olan işlemler
    • Döl yatağı içinde miyom bulunması.
    • Hamilelik döneminde böbrek iltihaplanması yaşamak
    • Hamilelik döneminde safra kesesi ameliyatı, yumurtalık ameliyatları gibi cerrah iyi bir takım işlemlere maruz kalmak
    • Gebelik dönemin ilk üç ayında kanama yaşamak
    • Rahim içinde gebelik önleyici araç varken gebe kalmış olmak
    • Gebelik yaşının yanlış hesaplamalara maruz kalması

    Erken doğum tehdidi bulguları

    • Fazlasıyla gelen akıntıların veya vajinal kanamaların olağan dışı derecede artma göstermesi
    • Karın bölgesinde ve kasık bölgesinden dayanılmaz ağrılar
    • Şiddetli bel ağrısı
    • Adet döneminde çekilen sancılara benzer sancıların günden güne artış göstermesi
    • Rahimde sürekli bir gerilme hissi
    • Sayıldığı zaman bir saat içinde altıdan fazla kasılma hissinin olması
    • Vajinada beliren aniden oluşan bu çok miktarda sıvı boşalması

    Erken doğum tehdidi tanısı nasıl konmaktadır?

    Erken doğum tehdidi tanısı, rahim ağzında gelişen bazı değişiklere bakarak konulur. Şayet rahim ağzı olması gerekenden daha yumuşak ise, ön tarafa doğru dönmüş ve kısalmaya başlamış ise, erken doğum tehdidi başlamış demektir. Yalnızca kasılmalar hissetmek erken doğum tehdidi demek değildir.

    Erken doğum tehdidin tedavisi

    Erken doğum tehdidi tedavisinde, ilki amaç mevcut aktiviteyi kısaltıp, sıvı alımını çoğaltmaktır. Erken doğum tehdidi yaşıyorsanız kesin kar hastaneye atmanız gerekir ve şart olmadıkça yataktan kalkmamanız gerekir. Erken doğum tedavisinde öncelikle damar yolundan serum verilir. Doktor gerekli gördüğü taktirde bu serumun içersine tokolitik ilaçlar koyar. Bu tokolitik ilaçlar rahim kasılmalarını dindirecektir.

    Erken doğum ve bebek sağlığı

    Erken doğum durumunda bebeğin sağlığı ne kadar erken doğduğuna bağlıdır. Şayet bebek 35 haftadan sonra doğmuş ise, genelde bir kaç gün içerisinde anneyle birlikte taburcu edilir. 35 haftadan daha önce doğan bebekler ise olması gereken doğum tarihinin ne kadar kaldıysa bu süreç kadar hastanede kalır.
    Olması gereken tarihten önce doğan bebekler, küvöz dışında bir ortamda yaşayamazlar. Erken doğan bebeklerin yeni doğan yoğun bakımına ihtiyaçları vardır.

    Erken doğumla dolmuş olan ve bekler sistem ufak oldukları için hem de organları olması gerektiği kadar gelişmediği için türlü sıkıntılar yaşarlar. Bu sıkıntılar genelde akciğerlerinde, kara ciğerlerinde, solunum sistemlerinde, ve çat ısılarını dengede tutmakta, kan şekerlerini ayarlamakta zorluklar yaşarlar. Vitamin eksiklikleri dışarıdan damar yoluyla takviye edilir. Erken doğumla dünyaya gelmiş olan bebeklerin karaciğerlerinde bazı fonksiyonlar tam olarak çalışmadığı için sık sık sarılık hastalığı görünebilir.

    Erken doğumla doğan bebeklerin illerinde yaşayabilecekleri sıkıntılar

    Duyman görmen algılamada zorluk çekerler. Ancak gelişen tıp sayesinde erken doğumla doğmuş olan bebeklerin çoğu gelişmiş tedavi yöntemleri sayesinde bu sıkıntıları yaşamaya biliyorlar.

  • ERGOSTEROL

    ERGOSTEROL

    Günümüzde bile birçok genç kız bir­denbire beliren âdet kanaması olayına ruhsal açıdan hazır değildir veya en azın­dan, konu hakkında bilgisizdir. Âdet ka­naması ağrılı olabilir, vücuttaki hormon dengesinin değişimi ve dokuların su bi­riktirme eğilimi sırt ağrıları ve mide bu­lantısı yapabilir. Genellikle ilk âdet ka­namaları düzensizdir. Ay dönemi 12 gün kadar kısa veya 3-4 ay kadar uzun ola­bilir. Âdetlerin düzene girmesi 3-4 yıl sürebilir. Bundan sonra genç kız, süresi 24-34 gün arası değişen düzenli âdet dö­nemlerine sahip olur.
    Erkeklerde erginlik, daha geç başlar ve bazen 17-18 yaşlarına kadar tamam­lanmaz. Günümüzde erginlik yaşı 11 ilâ 17 yaşlan arasında değişebilmektedir. Penis 13 yaş dolayında büyür, erbezleri irileşir. Vücut irileşmeye, boy hızla bü­yümeye başlar. Erkek yapısına has adale dokusu gelişir. Nihayet ejakülasyon olur ve canlı sperm içeren meni teşekkül eder. Fakat en belirgin değişim, gırtlaktaki bü­yüme sonucu sesin kalınlaşması, yüzde sakal ve bıyıkların çıkmasıdır.
    Erginlikte, genç kız ve erkeklerin or­tak sorunları, derideki oluşumlardır. De­rideki yağ bezleri aşırı çalışır. Salgıla­nan bu yağlar, bez kanalını tıkar ve ka­ra noktalar haline dönüşür. Yağ biriki­mi şişer ve sivilceleri (ergenlik) oluştu­rur. Daha sonra, genellikle iltihaplanan bu sivilceler akne (çıban) denilen ve er­ginliğe ulaşmış kişilerin yarısından faz­lasını psikolojik yönden etkileyen önemli bir sorun haline gelir.

  • ERGENLİK ÇAĞI

    ERGENLİK ÇAĞI. Buluğ, Adolessans, Püberte, Erinlik. İkincil cinsel özelliklerin belirmeye başlamasıyla kişinin tam ol­gunlaşması arasındaki dönemdir. Bu dö­nem, vücut büyümesinin tamamlanmasıy­la sona erer; genellikle kızlarda 12, er­keklerde 14 yaşlarında başlar. Her iki cinsiyette de erginlik veya buluğ çağının belirtilen yaşlardan 3 yıl önce ya da 3 yıl sonra başlaması normaldir. İkincil seks özelliklerinin bu sınırların ötesinde belirmesi, doktorun değerlendirmesini gerektirir. Çocuk, erginlik çağında biyo­lojik açıdan erişkin hale geldiği için, bu çağın hızlı fizyolojik değişiklikleri, psiko­lojik gelişimde aksaklıklara, uyum bo­zukluklarına yol açabilir.

    Erginlik çağının başlaması kızlarda çok daha belirgindir. Olgu, hipofiz bezinin hormon salgılamasıyla başlar. Bu hor­monlar, cinsel bezleri, yani yumurtalık veya erkeklerde erbezlerini harekete ge­çirirler. Böyle uyarılan cinsel bezler cinsel hormonlar (testosteron, östrojen ve progesteron bunların başlıcalarıdır)salgılamaya başlarlar. Salgılanan bu hor­monlar erginlik çağının belirtisi olan fi­ziksel değişikliklerin ortaya çıkmasını sağlarlar. Bu hormon salgıları bir süreç halinde sürüp gider. Dokuz, on yaşların­da kalçalar kadınsı bir biçim alır ve er­kek çocuklardan farklılaşır. Göğüs uçla­rı genişler ve kalçalar dolgunlaşır. Bir­kaç yıl içinde cinsel organ tüylenir ve iç cinsel organlar olgunlaşır. Genellikle, genç kızın ilk âdet kanaması ile göğüs­lerin gelişmesi aynı döneme rastlar. Âdet kanaması: Başlangıç tarihinden 30 yıl kadar sonra menopoz (yaş dönemi) ile sona erecek olan bir sürecin dış belir­tisidir. Bu süreç ile, her ay döneminde yumurtalıklardan bir yumurtacık (ovum) dışarı atılır. Rahim duvarları, bu yumur­tacık döllenip rahime yerleştiğinde bes­leyebilmek için, ay dönemi boyunca ka­lınlaşmıştır. Yumurtacık döllenmemiş ise, hormon dengesindeki ani değişiklik ra­him duvarlarının kalınlaşmasını durdu­rur. Bundan sonra, döllenmemiş yumur­tacık, rahim duvarlarında hazırlanan, ama kullanılmayan dokular âdet kana­ması şeklinde kan ve müköz salgıyla dı­şarı atılır.

  • ERBEZİ

    ERBEZİ (Testis). Düzgün yüzeyli, oval, 2,5 x 3 x 4 cm. boyutlarında olan bir or­gandır. Her bir testisi, tunica vaginalis adlı, aralarında ince bir sıvı tabakası olan çift katlı bir zar kaplar. Her iki testis de skrotum’un içinde bulunur; ge­nellikle, soldaki, sağdakinden biraz da­ha aşağıda durur. Erbezinin arkasında, boylu boyunca, epididim adını alan, kendi üstüne kıvrılmış, uzun ince bir tüp bulunur. Erbezinden, epididim’e açı­lan ve içinden sperma hayvancıklarının geçtiği on beş kadar kanal vardır. Sper­ma hayvancıkları, epididim’den, vas de-ferens’e geçer. Vas deferens, spermatik kordonun içinde, karm boşluğunu geçer, kasık kanalından, idrar torbasının taba- nının düzeyinde, prostat bezine girer. Burada, vas deferens, meni kesesiyle bir­leşir ve buradan, spermatozoerler (sper­ma hayvancıkları), atıcı kanal (ductus ejaculatorius) aracılığıyla, üretra’ya ge­çer. Her bir testis’le, içinde spermatozo-erlerin yapıldığı, çok sayıda seminifer tubulle, erkek cinsiyet hormonu olan tes­tosteron ‘un yapıldığı, ara hücreler var­dır. Normal yumurtalıkların az miktar­da erkek cinsiyet hormonu salgılaması­na karşılık, normal erbezleri de, az mik­tarda östrojen hormonları salgılar. Er-bezini kontrol eden hipofiz hormonları, överleri kontrol edenlerin aynıdır: F.S.H. (spermatozoer yapımıyla ilgilidir), L.H. (testosteron salgılanmasıyla ilgilidir). Bu­nunla birlikte, erkek üretim organların­da, devresel değişiklikler oluşmaz, bkz. Överler ve Cinsel Organlar.
    Er bezi hastalıkları: 1. İltihabı, epididi-moorşite yol açar. Etken mikroorganiz­malar, çoğunlukla, gonokok, Escheria coli, ya da verem basilidir. Belirtiler, erbezinde şişkinlik ve ağrıdır. Tedavi, nedene göredir. Epididimo-orşitin, genel­likle, üreme-idrar sisteminin, başka ye­rindeki hastalığa ikincil olduğunun ha­tırlanması gerekir. Yalnız başına, erbe­zinin iltihaplanması seyrek olup, genel­likle, kabakulakta görülebilir. 2. Erbezinin yerine tam inmemiş olması. bkz. Orşidopeksi.
    3) Erbezi tümörleri: Habis ya da basit­tir, bkz. Seminom, Teratoma.
    4) Hidrosel: Erbezini kaplayan tunica va-ginalis’de sıvı birikmesi, bir iltihap, bir tümörün büyümesi sonucu, ya da neden­siz görülebilir, bkz. Hidrosel.
    5) Yaralanmalar: Seyrek rastlanır ve ge­nellikle, tedaviyi gerektirecek ağırlıkta değildir. Erbezi kapsülünde, kan birik­mesi (hematom) oluşabilir ve bunun, be­lirli basınç artışına yol açıyorsa, akıtıl­ması gerekir.