Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • EPISPADIAS

    Doğuştan bir şekil bo­zukluğu olup, üretra, penis’in üst yüzün­de dışarı açılır. Bu şekil bozukluğunun en kötü halinde, penis’in üstünde oluk şeklinde açık olan üretra ve aynı zaman­da mesanede de “ektopik mesane” adı verilen bir şekil bozukluğu vardır (bkz. Mesane Hastalıkları) ve mesanenin ön yüzü ile karm açık kalmıştır. Penis’in kökünde ve mesanenin önünde birleşmiş olması gereken pubis kemikleri birbirin­den ayrı durumdadır. Tedavi, cerrahidir; bozukluk penisteyse, bir plastik ameliyat yapılır. Eğer mesanede de bozukluk var­sa, idrarın depolanmasını ve işeme kon­trolünü yöneten mekanizmanın çalışma­sı hiçbir zaman sağlanamaz, —ektopik mesanede idrar devamlı olarak akmak­tadır—, üreterler kalınbağırsağa açılır ve mesane çıkartılır.
    EPİSTAKSİS. bkz. Burun Kanaması.
    EPİTEL. Vücut yüzeylerini örten doku­ya epitel adı verilir. Epiteli yapan hüc­reler, bir temel zar üzerine dizilir ve birbirlerine sıkıca yapışırlar. Bir tabaka hücreden oluşan epitel’e “basit epitel”, birden fazla tabaka hücreden yapılmış epitel’e de, “çok katlı epitel” adı veri­lir. Epitel hücreleri, yassı, kübik ya da sütun şeklinde yüksek olabilir ve bir epi­tel tabakası, bir tip veya çeşitli tip hüc- reden yapılmış epitel’e, geçiş epiteli adı verilir. Bu tip epitel’e, üreter iç yüzü, mesane iç yüzü gibi, idrarla temas eden yüzeylerde rastlanır. Sürtünmeye karşı dayanıklı olan ve nemli ya da kuru ola­bilen yassı epitel ise, ağız derisi ve ağız iç yüzünde, yemek borusu ve vagina yü­zeylerini oluşturur. Salgılama ve emilme işlemlerini yapabilen kübik veya yüksek epitel hücreleri de, bağırsaklar, salgı or­ganları borularında bulunur ve çeşitli başka görevler de görebilir. Bazı yük­sek epitel hücrelerinde bulunan titrek tüyler (cilia) ritmik bir şekilde atarak, çevrelerindeki sıvıyı hareket ettirirler. Böylelikle, solunum yollarının titrek tüy­lü yüksek epitel hücreleri, balgamı ak­ciğerlerden boğaza iletebilir ve fallop borularında {bkz.) bulunan fallop boru­ları kirpikli yüksek epitel hücreleri, yu­murta hücresini yumurtalıklardan rahime iletir. Karaciğer, dalağın kan boşlukları­nı, kan ve lenf damarlarını, kemik ili­ğini çevreleyen epitel hücreleri, fagositoz adı verilen (bkz. Fagosit) bir olayla di­ğer hücre ve mikro-organizmaları yiye­bilirler ve bu tip hücrelere, endotel hüc­releri adı verilir; altlarındaki temel zarla birlikte, retikülo-endotelyal sistem’in bir kısmını yaparlar, bkz. Retikülo-endotel­yal Sistem.

  • Epidemi Nedir?

    Epidemi Nedir?

    Yunanca kökenli bir isim olan Epidemi epi (üzerinde) ve demos (halk) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Epidemi yaygın hastalık, salgın, bulaşıcı hastalık ve hızla yayılan gibi birçok anlama sahiptir. Belli bir bölgede hızlı bir şekilde aynı anda birden çok insanın birden hastalanması olayına epidemi denir. Bir hastalığın geniş bir bölgede yayılarak salgına dönüşmesiyle birlikte epidemi görülür.

    Nedenleri Nelerdir?

    Belli bir zaman aralığında çok hızlı bir şekilde yayılan bir hastalığın ya da o bölgeye has belirli bir hastalığın enfeksiyon oluştururken artma göstermesi, başka yerlerde var olan bir hastalığın o bölgeye gelerek yayılma göstermesi sonucu ortaya çıkar. Birçok kıtada ya da bölgede geçmişten günümüze kadar pek çok epidemi hastalık baş göstermiştir. Bu hastalıklar çok sayıda insanın ölümüne neden olmuştur. İnsanlar arasında adeta korkulu bir rüya olan epidemi hastalıklar kısa süreli mevsimsel ya da uzun süreli olarak görülebilir.
    Original Title: 0605729E.tifDünyanın büyük bir bölümünde, geniş bir alanda ya da kıta olarak yayılım gösteren hastalıklarda ise epidemi yerine pendemi denir. İkisinin arasındaki tek fark ise birinin dar bir alanda görülüp kısa sürmesi pendeminin de geniş bir alanda uzun sürmesidir.

    Nasıl Yayılırlar?

    Hem hayvanlara hem de insanlara bulaşabilen hastalıklar doğrudan temasla, konak aracılığıyla bulaşma, damlacıkla yayılma gibi pek çok nedenle yayılabilirler. Bu hastalıkların önüne geçmek ve yayılmalarını önlemek için yaygınlaşma yolları, nedenleri gibi birçok etken göz önüne alınarak tedavi yöntemleri araştırılmalı ve yaygınlaşmaları önlenmeye çalışılmalıdır.

  • ENTAMOEBA HISTOLYTICA

    ENTAMOEBA HISTOLYTICA. Amip­li dizanteri vakalarında, kalınbağırsakta bulunan amiptir. Hastalık sırasında amip, karaciğere girip, burada abse ya­pabilir. Bu, ufak bir amiptir ve mikros­kopta bakıldığında, genellikle yemiş ol­duğu eritrositlerin de asalağm içinde ol­duğu görülür. İkiye bölünerek çoğalır ve kendisi için elverişli olmayan çevre koşullarında kistler haline geçer. Isının 5 derece civarında olması ve nemin bu­lunması halinde, bu kistler haftalarca konak organizma dışında yaşayabilir. 50 derece civarındaki ısı ve kuruluk, kist­leri öldürür. Bir başka insan, yiyeceğine bulaşmış kisti yerse, kist değişmeksizin mideden geçer ve bağırsakta, amip kistin içinden çıkar. Her bir kistte, başta dört çekirdek vardır ve bunların her biri iki­ye bölünür, böylelikle de her bir kistten sekiz amip çıkar. Konak organizmalar, genellikle insan, bazı hallerde de may­mundur. Amipli dizanteri için bkz. Di­zanteri.

  • Enfeksiyon

    Virüsler, inflüenza, kızamık, kabakulak, çocuk felci, çiçek, ansefalit, sarıhumma, enfeksiyöz sarılık, suçiçeği ve tütün mo­zaik hastalığı, ağız ve ayak hastalığı gibi bitki ve hayvan hastalıklarına neden olur­lar. Diğer virüs hastalıkları; domuzlar­da domuz humması, tavşanlarda görülen miksomatoz’dur. Araştırmaların sonuçla­rına göre, nezle de virüslü bir hastalık­tır.

    Virüslerin başlıca özellikleri şöyle özetlenebilir:

    1. Bakteriler, canlı doku dışında, laboratuvarda buyon kültürün­de üreyebilmektedir, buna karşılık, vi­rüsler yalnız canlı doku üzerinde, laboratuvar koşullarında da, yaşayan doku kültürlerinde, yaşamlarını sürdürebilir­ler;

    2. Çok ufak olduklarından, en ince delikli bakteriyolojik süzgeçten dahi ge­çebilirler;

    3. İnflüenza ve nezle dışında, geçirilmiş bir virüslü hastalık, yaşam boyu bağışıklık sağlar;

    4. Virüslerde, bü­yüme, çoğalma gibi canlı organizmalar­da görülen yaşama fonksiyonları olduğu gibi, cansız bir cismi andırırcasına, has­talık yapma yeteneğini kaybetmeksizin, kristal şekline de girebilirler;

    5. Virüs­lerin çoğu antibiyotik ve benzeri ilaçlara karşı dirençlidir. Bazı enfeksiyonlar, mantar enfeksiyonu adını alır ve küf sı­nıfından mantarlar tarafından meydana getirilir. Bu tip hastalıkların en önem­lisi, aktinomikoz’dur. Bununla birlikte, mantar enfeksiyonlarının çoğu, deri yü­zeyini ilgilendirir ve önemsizdir.

    Hayvanlar dünyasının en basit yaratık­ları, protozoonlar, yani, tek hücreli hay­vanlardır. İnsanda, protozoonların neden olduğu başlıca hastalıklar, amipli dizan­teri (basilli dizanteri ile karıştırılmama­lıdır), uyku hastalığı (trypanosomiasis; etkeni tripanosom adlı organizmadır) ve plasmodiurri’un etkeni olduğu sıtmadır. İnsan vücudunu, doğru bir deyimle, en­feste eden diğer organizmalar, hayvan­sal asalaklar ve solucanlardır.

    Hayvan­sal asalaklar, deride yaşar ve rahatsızlık yaratmak dışında, tehlikeli değillerdir. Bununla birlikte bunlar, tehlikeli bazı hastalıkları bulaştırabilir: Veba pire tara­fından, tifüs bit tarafından bulaştırılmak­tadır. Solucanlar ise, insan bağırsağında yaşarlar: Ufak kıl kurtları, toprak solu­canını andıran yuvarlak solucanlar ve 6 metre kadar uzun olabilen yassı şerit­ler bunlardandır. Bu asalak solucanların çoğu, iki dönemli yaşam sürdürür: Ya­şamlarının bir bölümü, insan bağırsa­ğında, diğer bölümü de, nisan tarafın­dan yenen bir hayvanın kaslarından ge­çer. Örneğin, bilimsel adı taenia solium olan domuz şeritleri, yumurtalarını insan bağırsağına bırakırlar. Dışkı ile dışarı atılan bu yumurtaları, özellikle gübre ola­rak insan dışkısının kullanıldığı bölge­lerde domuzlar yer. Domuzda, kasdo-kusu içinde, bu yumurtalar kistleşir ve bu etin insan tarafmdan yenmesiyle, ay­nı dönem yeniden başlar. Sığır şeridi olan taenia saginata’da. da buna benzer bir hayat devrimi vardır.

    Köpek solu­canları, çocuklarda önemli larva enfes-tasyonlarına neden olur. Mısır gibi ılık iklimli ülkelerde, Afrika’nın büyük bir bölümünde ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde, schistosoma adı verilen, ufak yaprak şekilli yassı solucanlar ya­şar. Bunların yumurtaları, hasta insan­ların idranyla, kanal ve su birikintileri­ne atılır, bu yumurtalardan miracidium denen bir ön şekil çıkıp su sümüklübö­ceklerinin içine girer ve bu sümüklübö­cekte evrimini tamamlayıp, ondan cercaria şeklinde çıkar, sularda yıkanmakta ve yüzmekte olan insanların derisini de­lip içeri girer ve karaciğer, mesane veya rektum’a erişir. Bunların yaptığı hasta­lığın adı, Bilharzia hastalığıdır ve kendi başlığı altında anlatılan önemli bir enfestasyondur. Diğer solucan hastalıkları (bunların bilimsel adı, “helmint hastalık­ları”dır) şunlardır: Ankiloztomyazis, (ele-fantiyazis: Fil hastalığı etkenidir), dracontiasis, cysticercosis ve hidatik kist.

    Enfeksiyonun yayılması: Bakteri ve vi­rüs hastalıklarının yayılması en fazla damlacık enfeksiyonuyladır. Hastalığa tu­tulmuş bir kişinin öksürmesi veya hap-şırmasıyla, içinde mikrop taşıyan ufacık tükürük damlaları havaya saçılır. Bu damlacıklar, en az 3-4,5 metre uzağa kadar yayılır. Mikropların diğer bir ya­yılma yolu da, bulaşmış yiyecek, içecek ve mutfakta iş görenin mikroplu elleri­dir: Kolera, dizanteri, gıda zehirlenmesi ve tifo bu yolla yayılır.

    Doğrudan do­kunmayla bulaşma sanıldığından güçtür, çünkü sağlam bir deri, mikroplara karşı önemli bir engeldir, fakat asalaklar ge­nellikle bu yoldan yayılır ve ağız ya da üretim organlarının mukozaları, deri ka­dar kuvvetli bir engel değildir. Bundan ötürü, zührevi hastalıklarda, cinsel bir­leşme önemli bir bulaştırma aracıdır. Bir ara konak yoluyla da bulaşma müm­kündür. Bu ara konak, bir böcek ya da sıçan piresi gibi (vebanın insana geçişin­de, sıçan, ara basamaktır) bir asalaktır. Son olarak da, mikropların, vücudun bir bölgesinden diğerine bulaşmasından söz edilebilir: Bazı bakteriler, vücudun bir bölümünde zararsızken, diğer bölümle­rinde hastalık yapıcı olabilir. Örneğin, “coli” basili, insan bağırsağında zararsız­dır, buna karşılık, idrar yollarına girdi­ğinde piyelit veya sistil (böbrek pelvisi veya mesane iltihabı) meydana getire­bilir.

    Vücudun enfeksiyona karşı tepkisi: Vü­cudun çeşitli korunma mekanizması var­dır.

    Bunların başlıcaları:

    1. Antikor ve antitoksin denen maddelerdir; antikor­lar, istilâ eden mikrobu etkisizleştirir, antitoksin ise, mikrop toksinini etkisiz kılar;

    2. Vücuttaki özel akyuvarlardır (fagositler). Bunlar, antikorlarca etkisiz­leştirilmiş mikroplan çevreleyip, yok ederler. Antikor ve antitoksinler, bir ki­şiden diğerine veya bir hayvandan (ör­neğin, attan) insana aktarılabilir ve bu olay, pasif bağışıklık adını alır. Tıpta, bu yolla, enfeksiyon hem önlenir, hem de tedavi edilir. Muhakkak ki, vücudun kendi antitoksin ve antikorlarını yapması için uyarılması daha etkilidir ve bu, aktif bağışıklık yoluyla olur: Vücuda, öldürülmüş bakteri eriyiği (örneğin, tifo için T.A.B.) veya zayıflatılmış, canlı bak­teri (aşı) zerk edilir. Aktif bağışıklık uzun sürebilir, ama pasif bağışıklık daima kı­sa sürelidir. Vücudun yerel enfeksiyonla­ra karşı reaksiyonu, “İltihap Reaksiyo­nu” başlığında anlatılmıştır, bkz. Bağı­şıklık.

    ENFEKSİYON SONRASI DEPRES­YON. Uzun süren bazı enfeksiyonlardan sonra bazı hastalıklarda umutsuzluk, kendini yeise kaptırma, kolayca ağlama, ruhsal çöküntü vb. gibi belirtilerle or­taya çıkan bir durum. Belirtileri genel­likle nevrastenik niteliktedir.
    ENFEKSİYÖZ MONONÜKLEOZ. Akut bir ateşli hastalık olup, genellikle tektük vakalar ve seyrek olarak da sal­gınlar halinde görülür. Özellikle 12-35 yaşlan arasında rastlandığı dikkati çek­miştir.

    Nedeni: Bir ya da daha fazla cins virüstür. Bazı vakalarda Epstein-Barr veya E.B. virüsü bulunmuş, diğerlerinde ise, cytomegalovirus saptanmıştır.

    Belirtileri: Hastalığın bulaşmasın­dan 4 gün ile 3 hafta arası, boğaz ağ­rısı, yutkunma güçlüğü, bademciklerde şiddetli iltihap görülür. Boyun lenf bez­leri şiş ve duyarlıdır. Çoğunlukla, bü­tün vücudun lenf bezleri şişmiştir. Ol­dukça yüksek bir ateş görülebilir. Baş­langıçta bir hafta sonra, kızamıkçığmkini andıran bir döküntü ortaya çıkabilir ve çok ağır vakalarda sarılık da belirebilir. Tam bir iyileşmeden sonra, hasta­lık tekrarlayabilir ve bu durum, hafta­larca sürebildiği gibi, hastada da aylar boyu süren bir halsizlik kalabilir. Teşhis, kan tahlili ile konur: Kanda lenfositler artmıştır ve bazen özel enfeksiyöz mononükleoz hücreleri görülebilir. Birçok hastanın kanında, koyun eritrositlerini kümeleştiren bir antikor bulunur.

  • ENFEKSİYON

    Vücudun, dışarıdan ge­len organizmalarca istilâ edilmesine, en-feksiyöz hastalık adı verilir. Bu duru­mun özelliği, hastalığın, insandan insana veya hayvandan insana bulaşabilmesidir. Organizmalar vücuda girdikten sonra, doğrudan etki alanları ne kadar dar olur­sa olsun, genel bir reaksiyon doğurur­lar. Vücut yüzeyinde yaşayan asalakla­rın enfeksiyon yerine enfestasyona ne­den oldukları söylenir. Hastalık nedeni olan bakteriler, şekillerine göre sınıflan­dırılırlar: Basiller “çubuk”, stafilokoklar “üzüm salkımı”, sterolokoklar “zincir”, diplokoklar “çift”, vibriyon “virgül” vb. şeklindedir. Diğer hastalık yapıcı orga­nizmalar da, spiroketler (tirbuşon şeklin­dedir, kıvrıla büküle hareket eder, fren­gi ile spiroket sarılığına neden olurlar), virüsler, mantarlar ve protozoonlardır (bir hücreli hayvanlar). Virüsler, genel­likle, ışık mikroskobuyla görülemeyecek kadar ufaktırlar; bunların ancak elek­tron mikroskopu altında resimleri çeki­lebilir. (Elektron mikroskopunda; mer­cek yerine bir mıknatıs alanı, ışın de­meti yerine de elektron akımı kullanılır).

  • ENDOTRAKEAL TÜP

    Genel anestezi altındaki hastada serbest bir solunum yolu sağlanması amacıyla, trakea için­den, ses telleri arasından uzatılan bir tüptür. Tüpü, bir laringoskop yardımıyla burundan uzatıp, narkozitörün ses tel­lerini rahatça görmesi mümkündür; bu­na karşılık, ses tellerine hiç bakmadan da tüp, boğazdan sokulabilir. Bu son teknik, tecrübeli bir narkoZitör tarafın­dan başarıyla uygulanabildiği halde, iyi bir anestezi uzmanı daima el altında bir laringoskop bulundurur. Gerekirse tüp, ağızdan da sokulabilir. Genellikle, en-dotrakeal tüpün ucunda, şişirilebilecek bir parça vardır ve bu parça, şişirildiği takdirde, trakea dışarı kapatılmış ve kan ya da kusmuk gibi yabancı cisimlerin akciğerlere girmesi yasaklanmış olur, çünkü anestezi altında, yabancı cisimlere karşı korunma mekanizması olan öksü­rük refleksi ortadan kalkar. Endotrakeal tüpün solunum borusuna rahatça uzatıla-bilmesi için, hastaya ayrıca bir kas gev-şetici ilaç verilir.

  • ENDOMETRİOZ Nedeni

    ENDOMETRİOZ Nedeni: Çeşitli kuramlar vardır: Bun­lardan birine göre, anormal hormonal uyarma sonucu, rahim ve fallop borula­rını yapan (bkz. Fallop Boruları) hücre­lerin, değişik yerlerde doku yapmaya başlamasıdır. Diğer bir kuram da, ra­him iç yüzeyinden ayrılan hücre grup­larının, fallop boruları yoluyla gidip, över yüzeyleri gibi anormal yerlere yer­leştiğini ve buralarda bir nevi doku kül­türü davranışı gösterdiğini iddia eder. Belirtileri: Endometrioz odakları şunlardır: 1. Överlerin yüzeyi, 2. Göbek, 3. Yuvarlak bağ (bkz.) üstü, 4. Karın aşağı bölümlerindeki ameliyat yaraları yerleri, 5. Mesane peritonunun dış yü­zeyi, 6. Pelvis içi kalınbarsak peritonun dış yüzeyi, 7. Vagina-rektum arası do­kuları, 8. Pelvisi döşeyen periton.
    Hastalık, genellikle 30 yaşından son­ra başlar ve ağrı, disparöni (bkz.) dis-menore ve kalınbarsağı ilgilendirdiği hal­lerde de barsak tıkanması görülür. Tedavi: Bu odakların cerrahi olarak çıkartılmasıdır. Endometrioz alanı çok geniş olup, cerrahi müdahale olanaksız ise, sentetik progesteron hormonu teda­visine başvurulur.

  • ENDOKARDİT

    Kalp iç yüzeyinin ilti­habıdır.
    Nedeni: Normal kalplerde, ağır kro­nik hastalıklar sonu veya ilaç alışkan­lığından doğan zafiyet halleri dışında, iltihap görülmez. Buna karşılık, hasta veya anormal yapıdaki kalplerde, enfek­siyona sık rastlanır; kalpte, doğuştan şe­kil bozukluğu ya da romatizma gibi hal­ler varsa, iltihaplanması olağandır. En-fekte eden organizma, genellikle, kronik bir iltihap meydana getiren streptecoccus viridans’tır.
    Belirtileri: Hastalığın başlangıcı sinsidir. Düşük bir ateş ve genel bitkin­lik hali vardır. Hastada bulunan kalp anomalisi bilindiğinden, nedeni bilinme­yen ve arada sırada beliren halsizlik ve hastanın renginin gittikçe solması (bu hastalığa daima anemi eşlik eder), kalp iltihabını düşündürür. Hastada bulunan kalp bozukluğunun bilinmediği hallerde, teşhis koymak zordur. Kalbin iltihaplı bölgeleri, kan pıhtılarıyla örtülür ve ufa­lanan bu pıhtılar genel dolaşıma karı­şıp, ufak emboliler meydana getirir, (bkz. Embolizm). Bunlar, deride, ufak, renk değişikliği gösteren alanlar veya duyar­lı derialtı kabartıları halinde belirir. Tı­kacın böbreklere erişmesi halinde, idrar­da eritrositler görülebilir. Tedavi: Antibiyotiklerin bulunmasın­dan önce, bu hastalık öldürücüydü. Gü­nümüzde, hasta kanından yapılan kültürle, etken organizma ve ona etki edebi­lecek antibiyotik saptanabilmekte ve te­davi buna göre yapılmaktadır. Kalp anor­malliği olan ve endokarditli her hasta­da, periyodik olarak, iltihap odakları araştırılmalıdır. En sık rastlanan kronik iltihap odakları, hasta dişlerdir ve bun­ların çekilmesinden önce, bakterinin ka­na karışmasını önlemek amacıyla, has­taya penisilin zerk edilmelidir.

  • EMBOLİZM

    Kan dolaşımına, vücudun başka bir bölgesinden karışan maddeyle bir atardamarın tıkanmasıdır. Bu mad­de, bir kan pıhtısı parçası (kalbin hasta bir kapağından, trombuslu bir toplar­damardan kopmuş olabilir), bir tümör parçası, bakteri kitlesi, yağ damlacıkları veya hava kabarcıkları olabilir. Embo-lizmin sonucu anidir ve bir doku bölü­münün kanlanması durur, o doku ölüp yumuşar; bu ölen bölümün dirimsel öne­mi yoksa, hasta yaşar ve ölü doku ye­rini bağdokusu alır. Embolizm sonucu doku ölümü ve yumuşamasına infarktüs ve ölü dokuya da injarkt adı verilir. Tı­kacı oluşturan materyelde bakteriler var­sa, abse oluşur, bu maddede kanserli doku parçaları varsa ikincil bir tümör büyümeye başlar. Büyük kemik kırık- larından sonra, bazen yağ ambolizmi olur. Hava ambolizmi ise, kaza ya da ameliyat sonucu, boyun veya baş da­marlarının zedelenmesiyle ortaya çıkar.

  • Embesilite

    Embesilite

    Embesilite Nedir?

    Zekâ geriliğinin en önem­li ikinci derecesidir. Embesilitenin altın­daki zekâ geriliği idyosi adını alır. Em­besilitenin yasal olarak tanımı: “Doğuş­tan ya da çok erken çocukluk dönem­lerinden beri varolan, idyosiliğe kadar varmayan; fakat kendilerini ya da işle­rini yönetmekten yoksun olan; kişi ço­cuk ise, bunların öğretilmesini engelle­yen zekâ geriliği”dir. Embesilite türü ze­kâ geriliği için bazı ülkelerde “orta de­recede zekâ geriliği” tanımı da kullanıl­maktadır.

    Zekâ geriliğinin bir türü olan embesilitenin tıp ve psikoloji alanında çok geniş bir tanımı ne yazık ki yoktur. Zekâ gerilikleri üç kısımda sınıflandırılır. Birincisi ileri derecede zekâ geriliği olan debil hastalığıdır. Hastalık diyoruz, ancak debil bir tür psikolojik rahatsızlıktır. Embesilite ise orta dereceli zekâ geriliği anlamına gelmektedir. Embesilitenin bir adım öncesi de idyosi (idiosi) olarak bilinir, yani ileri olmayan düzeyde zekâ geriliği. Bu sınıflamaya bakacak olursak embesilite, orta derecede zekâ geriliği anlamına gelmektedir.

    Embesilitenin Özellikleri

    embesilite            Embesilite, doğuştan gelen veya erken çocukluk döneminde baş gösteren bir rahatsızlıktır. Debil aşamasına kadar varmadığı gibi idyosiliğe de indirilemez. Yetişkin embesilite hastalarında kendi işlerini kendi başına yapabilme çoğu zaman söz konusu değildir. Çocuk embesilite hastalarında ise kendi işlerini kendi başına yapabilme yeteneği edinilemez ve öğrenme oldukça geri seviyede gerçekleşir. Bundan dolayı da embesilite hastaları en fazla 8 yaşında bir çocuğun zekâ seviyesine ulaşabilir ve IQ seviyesi 20 ila 50 arasında değişkenlik gösterir.

    Embesilite Tedavisi

                Embesilite sorununun ne yazık ki bilinen bir tedavi henüz yoktur. Ancak akraba evlilikleri konusunda dikkatli olmak, hamilelikte iyi beslenmek gibi birtakım önlemleri almak da embesilite ile karşılaşmamak için, çözüm olabildiği kanıtlanmamış olmakla birlikte, iyi olacaktır.

                Çok sık rastlamasak da embesilite sorunu dünya çapında o kadar ciddi bir sorundur ki ‘I am Sam’ adlı bir Hollywood filmine dahi konu olmuştur. Rahatsızlığın daha iyi anlaşılabilmesi için filmin izlenmesi oldukça yararlı olacaktır.

  • ELEKTROŞOK TEDAVİSİ

    ELEKTROŞOK TEDAVİSİ (Elektro-konvülsif tedavi). 1934’te, Budapeşteli von Meduna, psikiyatride şok tedavisini uygulamaya başladı. Bu tedavide şok, ilaçla sağlanmaktaydı. Sonraları İtalyan Carletti, şoku elektrik akımıyla verme yöntemini buldu. Şok tedavisi veya di­ğer deyimiyle, “konvülsif tedavi”nin ta­rihçesi ilginçtir: Von Meduna, şizofre­ni ve saranın karşıt iki hastalık olduğu­na inanmakta ve birinin varlığında di­ğerinin var olamayacağını söylemektey­di. (Bu inanç, günümüzde rağbet gör­memektedir). Bundan ötürü, yapay sara krizlerinin şizofreniyi iyi yönde etkileye­ceği kanısıyla, bu tedaviye başlandı. Ger­çekte de, tedavinin çok etkili ve iyileş­tirici olduğu görüldü. Sonraları, vakala­rın tekrar kötüleşebildikleri gözlemlen-diyse de, elektrokonvülsif tedavi halen bazı tip şizofrenilerde ve ayrıca, belirli olarak depresif durumların, 10-14 gün­de, bu tedavi ile iyileştiği görülür. Bu tedavinin asıl tehlikesi, kas spazmları sırasında kemik kırıklarının da olabilmesiydi, fakat tedavi sırasında, kas gev-şeticilerinin ve genel narkozun kullanı­labilmesinden beri, bu tehlike de orta­dan kalkmıştır.

  • ELEKTRİK ÇARPMALARI

    Bu kaza­lar, elektrik akımı ya da şimşekle olu­şur ve ortaya çıkan durum, çeşitli fak­törlerle bağlıdır (akımın voltajı gibi). Amperaj, voltajdan önemlidir ve alter­natif akım, doğru akımdan zararlıdır. Kuru kumaşlardan geçen akım, ıslak ku­maşlardan geçen veya doğrudan çıplak deriye rastlayan akım kadar tehlikeli de­ğildir. Bütün akımlar, vücut toprağa bağ­lı olduğu zaman daha tehlikeli olur, kau­çuk tabanlı ayakkabı giymiş kişide akım­ların etkisi o kadar korkunç değildir. Evin, elektrik akımı yönünden en teh­likeli odası, banyodur. Çünkü, burada vücut çıplak ve ıslaktır, ayaklar doğru­dan yere bastığından, toprağa bağlıdır ve burada olacak bir elektrik çarpma­sının sonu büyük olasılıkla ölümdür. Elektrik şokunun etkileri yerel ve genel-, dir. Kas spazmları, kemik kırıklarına yol açabilir ve akımın vücuda girdiği yerde, hafif bir yanıktan, kas ve iç organların şiddetli yıkımına kadar çeşitli ağırlıkta etkilere rastlanabilir. Bu yaraların iyi­leşmesi çok uzun sürer. Tedavi: Bazen, kas spazmı, kişinin şok yaratan cismi elinden bırakmasını önler. Bundan ötürü, hastayı, elektrik kaynağından ayırmaya çalışmadan önce, akımı kesmek gereklidir. Bunun olanak­sız olduğu hallerde, hastayı çekecek ki­şinin elleri kuru olmalıdır. Bir kişinin, yüksek voltaj kaynağı yakınında, bay­gın bulunması halinde, dikkat edilmesi gereken ilk husus, o kişinin yüksek vol­taj kaynağıyla hâlâ bağlı olup olmadı­ğıdır. Burada, yardımcı kişinin ellerinin kuru olması işe yaramaz ve kazazedeye dokunduğu an, o da akıma çarpılır; bun­dan ötürü, çok çabuk bir elektrik tek­nisyeni bulmak gerekir.
    Şimşekli havada, sürekli hareket etmek yararlıdır; duran kişinin çevresinden yük­selen ılık hava, şimşeği çekebilir. Dere­ler ve göllerden, tek tek duran ağaçlar­dan, çevresi tenha olan duvar ve çitler­den uzak durmalıdır. Bu elektrik şoku veya yıldırım çarpması sonucu, kazaze­denin solunumu durmuşsa, hemen suni solunum yapmalı (bkz. Suni Solunum) ve gerekirse, saatlerce sürdürülmelidir. Na­bız hissedilemiyorsa, kalp masajı gerek­tirir (bkz. Masaj). Alınacak herhangi bir önleme hemen başvurmalıdır; kişinin kurtarılması buna bağlıdır.