İnsan elinde, başparmağın, diğer parmaklarla karşılıklı iş görüp, ufak cisimleri ele alabilmesi yeteneği, insan türünün bir özelliğidir ve bunun için de el, çok duyarlı ve karışık bir alet görevini yapmaktadır. Eli temsil eden alan, insan beyninde, diğer hayvanlarda olduğundan daha geniştir ve beyinde bir bozukluğun ilk belirtilerinden biri, el parmak hareketlerinin eskisi kadar kolay olmamasıdır. Elde 27 kemik vardır: Bilekte, dörder kemiğin, düzensiz bir şekilde iki sıra oluşturmasıyla 8 kemik bulunur; bunlar, karpal kemikler adını alırlar. Avuçta da 5 metekarp kemiği vardır. Parmaklarda ise 14 falanks bulunup, başparmakta 2 falanks, diğer parmaklarda ise 3’er falanks vardır. Önkol kaslarından uzanan 12 kiriş, bileğin ön yüzünde bir bağın altından geçip, bir si-novyal kılıf içinde parmaklara varır ve parmaklarda fleksiyonu (içe doğru bükül-meyi); bileğin arkasında bulunan, ön yüzdekinin benzeri aynı sayıda kirişler ekstansiyonu (dışa doğru açılmayı) sağlar. Avucun aşağı dönmesine pronasyon, yukarı doğru dönmesine de süpinasyon denir ki, bu hareketlerden, özellikle süpinasyon en çok insanda gelişmiştir. Pronasyon ve süpinasyon kasları, pronator, süpinator ve biseps kaslarıdır. Süpinasyon daha iyi gelişmiş bir hareket oldu- ğundan, vidaların dönme yönü, buna göre ayarlanmıştır.
Başparmak ve beşinci parmak köklerinin altında bulunan iki kabartıyı oluşturan ve metakarplar arası boşlukları dolduran kısa kaslar, parmakların birbirlerine yaklaşıp uzaklaşmalarını ve içi eklemlerdeki hareketleri sağlarlar.
Ele kan, ulnar ve radyal atardamarlardan gelir: Ulnar atardamar, kolun iç tarafmdan, radyal ise başparmağın bulunduğu taraftan ilerler. Bu atardamarlar, avuç dokuları içinde, bir derin, bir de yüzeysel olmak üzere iki kemer yapar ve bunlardan ayrılan dallar, her parmağın iç ve dış yanlarına uzanır. Ulnar sinir, ufak parmağın ve dördüncü parmağın iç yansının ön yüzlerinde deri duyusunu. sağlar ve ayrıca beşinci, dördüncü parmakların ve ortaparmağm yarısının arka yüzünün duyusal siniridir. Medyan sinir ise, ön yüzde diğer parmaklara gider ve bütün parmakların, arkada uçlarını sinirlendirir. Radyal sinire gelince, el arka yüzünde geri kalan bölgelere dallar verir.
İnsan vücudunun az yeri, el kadar kişiliği ve kişinin özelliklerini yansıtabilir. Burada, el falından veya el parmakları şeklinin, kişiliği göstermesi gibi batıl inançlardan söz etmiyoruz. Yine de, kişinin, vücut sağlığına dikkat edip etmediği, mesleği, genel duyarlılık durumu gibi pek çok şey ellerinden anlaşılabilir.
Tıp açısından, elin ve parmakların şekli ve büyüklüğü önemlidir. Örneğin, akromegali’de (bkz.) hastanın elleri de fazla büyüktür; ulnar felçte “pençe eli”, tetanide, paralysis agitans (Parkinson’s Hastalığı) ve diğer sinir sistemi hastalıklarında “ebe eli” (başparmakla diğer parmaklar, bir arada bir koni yapar), kronik kalp ve akciğer hastalıklarında parmak uçlarının şişkinliği, damla hastalığında nodüler, ramatoid artritte de şişmiş eklemler tipiktir. Bunlardan başka, alkolikteki tipik tremor (elin ince ince titremesi)bazen düşük bilekde buna eşlik eder—, organik hastalıklar ya da basit sinirlilikte görülen tremor, karaciğer sirozundaki avucun morarması, Raynaud hastalığında ve diğer dolaşım bozukluklarında görülen beyaz veya mor parmaklar, sirengomiyeli’deki ağrı duygusunun yok olması da, tıp yönünden önemli belirtilerdir. Muhakkak ki, bu sözü edilen işaretler, ancak diğer bulgularla bir arada anlam kazanabilir.
Yazar: 13eta
-
EL
-
EKSTRASİSTOL
Kalp vuruşu normal olarak düzenlidir. Sinoatrial adı verilen ve sağ kulakçıkta bulunan vuru düzenleyici, kulakçıklardan geçen bir kasılma dalgasını başlatan uyarım gönderir. Bu kasılma, sağ kulakçıkla sağ karıncık arasındaki deliği kapatan triküspit valvülün (üçlü kapakçık) yanındaki başka bir özel hücre grubu olan atriyoventriküler düğüme ulaşınca, bu düğümün özel bir kas lifleri demetinde (his demeti) başlattığı uyartı, sağ ve sol karıncıklar arasındaki bölmeye geçer ve ventrikül kasında bir kasılma başlatır. Sinoatrial düğümün dışında herhangi bir yerde başlatılan bir uyarı sonucu kalp kasılırsa, buna bir ekstrasistol denir.
EKSTRAVAZASYON. Sıvının bir damardan doku aralıklarına sızması veya boşalması halidir. Örneğin, bir kan damarı zedelendiğinde, kan ekstravazasyo-nundan söz edilir ve bu fazla miktarda olursa, hematom, az olursa çürük oluşur. Üretra ya da mesane zedelenmelerinin sonucunda da idrar ekstravazasyo-nu söz konusudur. -
EKSTRAPİRAMİDAL SİSTEM
Motor sinirler (kasları oynatan sinirler) genellikle beyin kabuğundan omuriliğe uzanırlar ve omurilik içinde de kortikospi-tal veya piramidal traktus adını alan belirli yoldan (sinir lifleri demetlerinin oluşturdukları yoldan) giderler. Bu yola “piramidal” adının verilmesinin nedeni, sinir liflerinin beyin medullasmdan (bkz. Medulla) geçerken, beyin ön yüzeyinde piramit şeklinde bir çıkıntı yapmalarıdır. Piramidal yol, beyinle kaslar arası tek bağlantı değildir; bazı sinir lifleri, kor-teksten, beynin basal kısımlarına veya beyin sapma ulaşmakta, buralarda ikinci bir bağlantı yaparak, piramidal yoldan geçmeden doğrudan kaslara varmaktadır. Pirmidal yolu izlemeyen motor lifleri, ekstrapiramidal sistemi oluştururlar ve bunlar, özellikle kas durumu ve gücü ile ilgilidirler, bkz. Sinir Sistemi.
-
EKSOTOKSİN
Bakterilerce salgılanıp, bakteriden uzakta bulunan dokuları yıkan toksindir (zehirdir). Eksotoksinler, genellikle bazı özel dokulara özgüdür. Örneğin, tetanoz’da eksotoksin, sinir sisteminin motor bölümünü etkiler. Eksotoksinler, formaldehidle karıştırılıp ısı-tılırsa, zehirlilikleri yok olur, fakat antijen yapıları kalır ve böylelikle aktif bağışıklık mümkün olur. Bu işlemin uygulandığı eksotoksin, toksoid adını alır ve hastaya zerk edildiğinde, hastanın kendi antitoksinleri oluşur. Bundan sonra, zaman zaman devam dozunda toksoid verildiği takdirde, ilgili bakterinin vücuda girmesiyle, antitoksin yapımı kamçılanacak ve böylelikle hastalık be-lirmeyecektir. Bir hasta, eksotoksinine karşı aşılanmadığı bir bakteri enfeksiyonuna yakalanırsa, hastaya doğrudan antitoksin yaratmak mümkündür. Bir hayvanda (atta) oluşmuş antitoksinlerin insana zerk edilmesiyle sağlanacak etki, tok-soid enjeksiyonuyla yaratılan aktif bağışıklık etkisinden zayıftır. Buna ek olarak, pasif bağışıklıkta at serumuna karşı anafilaktik reaksiyon (bkz.) anafilaksi tehlikesi vardır. Bakteriyel eksotoksinler-le belirtileri ortaya çıkan önemli hastalıklar şunlardır: Difteri, tetanoz, botu-lizm ve gazlı gangren. Eksotoksinler ve özellikle botulizm eksotoksini, bilinen en etkili zehirlerdendir.
-

Eksojen
Dış kaynaklı olan, kaynağı dışarıda bulunan anlamına gelir.
Dünya’nın son yıllarda çözüm üretmek için fazlasıyla uğraştığı konulardan biridir “Obezite”.İnsanların keyif alarak yaptığı yemek yeme eyleminin sağlıksız yiyecekler ve hareketsiz bir yaşam neticesinde olumsuz sonuçlar doğurması durumu obeziteyi de beraberinde getirmektedir. Her şeyin fazlası zarar olduğu gibi aşırı yemek tüketimi de “Eksojen Obezite” adlı rahatsızlığa yol açmaktadır.
Eksojen Obezite Nedir?
Çocukluk ve ergenlik döneminde tohumlarını atan ve “aşırı yemek yemeye” bağlı olan eksojen obezitede, sadece yeme eylemi değil, bireyin genetik çevresi, bulunmuş olduğu ve yaşadığı fiziksel faaliyetler, bireyin tüketim şekli ve vücutta bulunan enerjiyi nasıl dışa vurduğu da önemlidir.
Eksojen Obezitenin Nedenleri Nelerdir?Eksojen obezitenin başlıca nedeni tüketilen enerji miktarından fazla vücuda enerji alınması durumudur. Günlük hayatta her birey hayatını idame edebilmek için belirli meşgalelerle uğraşıp bunlar sonucunda bir enerji harcar. Tabiî ki bir sonraki iş için enerji sağlayabilmek adına da günün belirli periyotlarında beslenir. İşte bu dengenin beslenme tarafının ağır bastığı durumlarda görülen eksojen obezite önlem alınmadığı takdirde çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bireyin yaşı ve cinsiyeti de hastalığı ilerlemesi önemli pay sahibidir.
Eksojen Obeziteyi Önlemenin Yolları Nelerdir?
Obezitenin önüne geçmenin temel yolları, düzenli beslenme, egzersiz yapma, alkollü ve gazlı içeceklerden uzak durma ve sigara içmemektir. Kısaca bunları açıklayacak olursak, bol sebze ve meyve tüketilmeli, hazır ve hızlı tüketilen yiyeceklerden uzak durulmalı, şeker tüketimini en aza indirerek bolca su içilmelidir. Her türlü kötü alışkanlık ve stresten uzak durmak da önemlidir.
-
EKLAMPSİ
(Gebelik Toksemisi). İlerlemiş gebeliklerde veya hemen doğum sonrası, kadınlarda rastlanan ve yüksek kan basıncı, ödem ve idrarda protein bulunmasıyla birlikte görülen nöbetler ya da koma halidir. Bu durumun asıl nedeni bilinmemektedir. Ancak günümüzde eklampsinin bir damar uyum hastalığı olduğu anlaşılmıştır. Hasta, mümkünse, hastanede tedavi edilmeli, müsekkin verilmeli ve kendisine çok sakin bir ortam sağlanmalıdır. Hasta, gebe ise ve henüz doğum olayı başlamamışsa, doğum yapay olarak başlatılmalı veya sezaryen ameliyatına başvurulmalıdır. Bu durum, hem ana, hem de çocuk için tehlikelidir. Düzenli yapılan gebelik kontrol muayenelerinde, eklampsi’yi haber veren işaretler saptanır ve gerekli koruyucu ve önleyici önlemler alınabilir. Bu dönemde, yani pre-eklampsi safhasında tedavi edilen hastalar (tuz rejimi, tansiyon düzenlenmesi) normal gebeliklerini sürdürürler.
-
Döküntü
Deride, geçici olarak ortaya çıkan yeni oluşumlar ya da renk değişimidir ve genellikle enfeksiyöz, ateşli bir hastalıkta belirir. Çocuklarda görülen çeşitli döküntü tiplerinin tanıtıcı özellikleri şunlardır:
Kızamık: Deride döküntü ortaya çıkmadan önce, ağız içinde beyaz lekeler belirir (Koplik lekeleri). Deri döküntüsü, ufak kırmızı noktalar halinde, kulakların arkası, alından başlayarak yüze ve aşağı gövdeye yayılır. Döküntü 2 gün içinde tam özelliğini kazanır. Zamanla, döküntünün rengi koyulaşır, noktalar kabartı halini alır ve birleşerek kabarık kitleler yaparlar. Bütün olay 1 hafta kadar sürer.
Suçiçeği: Döküntü, vücutta başlar ve özellikle gövdenin giyim altında kalan bölümlerinde belirgindir. Yassı, ufak noktalar halinde başlar, bunlar sivilceleşir, içleri cerahat dolar, patlar ve kabuklanır. Döküntü çok kaşıntılıdır ve 1 hafta kadar sürer; ufak topluluklar halinde belirir ve 1 günde yassı nokta halinde sivilceye dönüşür.
Çiçek: Döküntüden önce, deri içinde ufak kanamalar olabilir veya gövdede genel bir kızarıklık olur. Yaklaşık olarak hastalığın 3’üncü günü beliren asıl döküntünün yayılması, suçiçeğinin yayılma yönünün tam tersidir: Önce alın ve yüzde, sonra eller ve bileklerde, daha sonra da ayak ve bacaklarda belirir. Döküntünün en belirli olduğu yerler, giyim eşyasıyla kaplanmayan bölgelerdir ve dolayısıyla, vücutta döküntü seyrektir. Başlangıçta pembe olan döküntü, ufak yassı noktalardan oluşur. Bunlar, sırayla: 1 gün sonra sivilceleşir, 2 gün sonra çıbanlaşır, içleri cerahat dolar ve yaklaşık 1 hafta sonra kabuklanır. Kabuklar birkaç hafta kalır. Döküntünün her yeri, aynı zamanda, aynı değişiklikleri gösterir. Bununla birlikte, önceden aşılanmış bazı kişilerde yarı bağışıklık oluşmuşsa da, döküntünün özelliği değişik olup, suçiçeğini andırır ve daha hafif seyreder.
Kızıl: Hastalığın 2’nci gününde, kırmızı, yassı, düzensiz kenarlı nokta ya da lekeler belirmekte ve bunlar, 1 hafta kadar kalmaktadır. Ağız çevresinde bulunmayan döküntüye, özellikle dirsek, kasık, koltuk altı gibi vücudun kıvrımlı bölgelerinde rastlanır. Dilde bir dizi özellik gösteren değişiklikler olur. Başlangıçta, beyaz bir örtüyle örtülüdür, sonra bu beyazlık ortadan kalkar ve dil papillaları büyüyerek, yer yer kalmış beyazlıkların arasında çıkıntılar yapar ve böylece dil, hem çileği andıran bir görünüm kazanır. Beyazlığın tamamen yok olması sonucu ise, kızaran dil, olmuş çilek görünümündedir. Dildeki bu değişmeler 4 gün sürer. Hastalığın şiddetli seyrettiği vakalarda, dilin kızarmasından 1-2 gün sonra, kırmızı deri dökülmeye başlar.
Kızamıkçık: Yüzde başlayıp gövdeye yayılan ve 2 gün kadar süren ufak kırmızı noktacıklar görülür. Bu noktalar birleşmez, ağızda da beyaz lekeler yoktur.
-
Donma
Bebeklerin ve yaşlıların, soğuk etkisinde kalıp, ciddi hastalık belirtileri göstermeleridir.
Bebeklerde:
Belirtileri: Oda ısısı 18 derecenin iyice altına düştüğü vakit, bütün bebeklerde ve özellikle erken doğan ve zayıf olanlarında, donma belirtileri görülür. Bu tür bebeklerin dış dünyaya adaptasyonlarını sağlayan Termo-regülasyon mekanizması yeterince gelişmemiştir. Böyle bir bebek, sakin ve soğuk olup, açlık belirtileri göstermez. Bebeğin rengi kırmızıdır ve donma uzaksa, özellikle kaba eti ve yanaklarmdaki derialtı yağ tabakasının sertleşip kalınlaştığı elle anlaşılabilir. Başlangıçta nabız süratlidir, fakat bebeğin ısısı normalin çok altına düştüğü zaman, nabız da yavaşlar.
Tedavi: Bebeği, hastanede, kuvöz içinde, yavaş yavaş ısıtmak gerekir. Bu durumda, enfeksiyon belirmesi olasılığı fazladır; enfeksiyonun cinsine göre tedavi yapılır.
Yaşlılarda:
Belirtileri: Hastanın vücut ısısı 35 derecenin altındadır ve hastada dalgınlık görülür. Nabız düzensiz ve yavaş, deri soğuk, solunum yavaş ve kan basıncı düşüktür. Hastada bu durumu oluşturan düşük ısı, ev içinde bile olabilir. Tedavi: Hasta, ani ısıtılmamalı, ılık bir odada, üzeri bir battaniye ile örtülmelidir. Damar içi beslenme ve oluşması mümkün enfeksiyonlara karşı antibiyotik tedavisi gerekebilir. Böyle bir hastanın, hastanede tedavi edilmesi gereklidir.
NOT: Soğuğun, erişkin ve yaşlılarda öldürücü etkisi üzerinde dikkatle durulacak bir konudur. Bebeklerin odaları soğuk olmamalıdır. Her kış, ılık iklimli ülkelerde, soğuğun etkilerinin yeterince bilinmemesinden ötürü, bebek ölümlerine rastlanmaktadır. Bebeğin oda ısısı 18 derecenin üzerinde olmalı ve bebeğin rektal (makat) ısısının 35 derecenin altına düşmemesine dikkat edilmelidir. Yeni doğanlarda, donmaktan ölebilme oranı % 25 ‘tir, yani donan yeni doğanların 1/4’i, ölebilir. Yaşlıların soğuğa duyarlılıkları, tahminlerin üstündedir ve yaşlılık hastalıkları (felç, kalp hastalığı, miksödem gibi) bu kişilerin duyarlılıklarını artırır. Yaşlıların ılık yerlerde bulunması gereklidir.
-
DOKUNMAMA TEKNİĞİ
Özellikle ortopedi ve nöroloji cerrahlarınca, ameliyatlarda uygulanan bir tekniktir. Burada amaç, bu cerrahi dallarda yaranın ve komşu dokuların enfekte olması çok ciddi sonuçlar doğuracağından, ameliyat ekibi ve cerrahın ameliyat alanına mikrop bulaştırma tehlikesini azaltmaktır. Ameliyatla ilgili kişilerin hiçbiri, ne aletlerin ameliyat alanına dokunan yerlerini, ne de kullanılan dikiş, iğne, kompres ve ameliyat edilen dokuları ellemez. Bu, genellikle, alışkanlıkla geliştirilen bir tekniktir ve uygulanması çok yararlıdır, çünkü ameliyat ekibi, ameliyat öncesi ellerini ne kadar sterilize etseler de, bu tam olamaz ve ameliyat sırasında eldivenlerde çok ufak deliklerin açılması da olağandır.
Dokunma Ve Acı Duyma Nedir ?
Deride,dokunmaya,ağrıya,basınca,soğuğa,sıcağa karşı duyarlı pek çok duyu organı vardır.Derinin dokunduğu her noktadaki durumu, bu organlar sürekli olarak beyine bildirir.Basınç alıcıları (1) derinin dip tarafında, yüzeye uzak yerindedir. Dokunma (2), soğuk (3) ve sıcak (4) duyurucu ve alıcıları ise yüzeye yakın yerdedirler. Acıyı duyuran alıcılar (5) yüzeye çok yakın sinir uçlarıdır.
Derinin bazı bölgeleri daha duyarlıdır. Mesela parmak uçlarında,burun ucunda ve dudaklarda dokunma alıcıları çoktur.Elinizle cama ya da su bardağına dokunduğunuz zaman, gözünüz kapalı olsa bile bardağa dokunduğunuzu anlarsınız. Bardağın şeklini, içindeki suyun sıcak veya soğuk olduğunu da anlarsınız. Sıcağa, soğuğa, çok sokarsanız elinizin acıyacağını, beyin ve omurilik size bildirir. Onlara da bunu,parmak uçlarındaki dokunma alıcıları bildirmiştir.
-
DOKU
Dokular, vücudu oluşturan organların yapı taşlarıdır. Bağdokusu yağdokusu gibi özel dokular, aynı yönde gelişmiş ve belirli bir görevi yüklenmiş olan hücre toplantılarıdır. “Doku kültürü” ise, bir organizmadan alınmış ve yapay bir ortamda (in vitro) büyüme ve bölünmesi sağlanmış hücre topluluğuna verilen addır.
DOKU AŞISI (Graft). Bir bozukluğu düzeltmek amacıyla, bir insan veya hayvandan bir dokunun alınıp aynı insan veya hayvanın başka bir yerine ya da bir diğer insana ve hayvana aşılanmasına, doku aşısı yapmak denir. Aynı deyim, bitkiler için de kullanılır ve burada bitkinin yaradılışını değiştirmek amacı güdülür.
Modern cerrahide, en sık rastlanan doku aşıları, deri, kemik ve kan damarlarına ilişkin olanlarıdır. Deri aşılan; yanma, kaza veya ameliyat sonucu deriden yoksun kalmış bölgelere uygulanır. Bir insandan diğerine yapılan doku aşıları, tek yumurta ikizleri dışında, ilerde anlatılacak nedenlerden ötürü başarılı sonuçlanamadığından, günümüzde, genellikle bir kişinin vücudunun bir yerinden diğer yerine doku nakli yapılmaktadır. Doku aşılan 4 çeşit olabilir:Bunlar, ince deri yüzeylerinin uygun olmadığı, sürtünme veya çekilme etkisinde kalan yerlerin örtülmesinde kullanılır. Bu derilerin alındığı yerler de, konduğu yerler de dikilir.
4. Saplı aşılar: Burada, aşılanacak deri parçasının bir ucu örtülecek bölgeyi kaplarken, diğer ucu içinde gerekli kan damarları ve sinirler bulunduran bir kök kısmı şeklinde, aşının asıl alındığı yere hâlâ bağlıdır. Aşılanma tamamlandıktan sonra, bu bağlayıcı parça tamamen kesilebilir. Böylelikle, vücudun bir yerindeki deri parçaları, diğer ufak bölgelere “sıçrayabilir”. Örneğin, bir parça karın derisi, önce bir ucundan kol veya ele konur ve bu uç buraya iyice yapışıp aşı tuttuktan sonra, diğer ucu karından kesilerek ayrılır ve bu kez yüze yapıştırılır. Bu parça, yüze iyice aşılanınca kola bağlı uç kesilir.
Kan damarı değiştirilmesi: Bir kısmı zedelenmiş, yaşayan bir atardamarın (ağır arterioskleroz’da olduğu gibi) zedeli parça çıkarılarak yerine, ya kan daman bankasından alman bir atardamar parçası veya kolun yüzeysel dokularından alınan bir toplardamar parçası konur. Kemik aşıları: Aşılanan kemik bölümleri genellikle aynı kişinindir (otojen’dir). Bu aşılanacak kemik parçaları, kalça kemiğinin ilium bölümünün en kalın yerinden veya zedelenmiş yerin hemen üstündeki kırık kemik parçacıklarından sağlanır. Ender olarak, kemik aşılan bir kemik bankasından sağlanır ve bunlara homojen aşılar denir. Bankalardaki kemikler, göğüs ameliyatı geçirmiş bir kişinin çıkartılmış olan kaburgalarından, kesilmiş bir bacağın kemiklerinden veya otopsisi yapılmış bir ölü gövdesinden elde edilmektedir. Kemik aşıları, iyileşmesi devamlı geciken kırık vakalarında veya kırık iki ucun arasındaki kemik bölümünün tamamen yok olduğu hallerde kullanılır.
Tüm organların bir organizmadan diğerine nakli, transplantasyon adını alır; bu olay, Organ Nakli başlığı altında anlatılmıştır. -
DOĞUM LEKESİ
En sık rastlanan doğum lekesi, hemanjiyom diye adlandırılan selim bir tümördür ve doğumdan sonraki ilk yıl içinde çok çabuk büyür. Bu tümör, birçok ufak kan daman ve içi kan dolu boşluktan ibaret olup, kırmızı yada, yeni doğanda, alyuvarların yıkımı ve bunu izleyen sarılık görülür.
Nedeni: Bebeğin annesi, Rh-negatif-ken, babasının Rh-pozitif olması sonucu bebeğin kendi kanında Rhesus faktörünün (bkz. Kan Grupları) bulunmasıdır. Bebeğin hücreleri, plasentayı geçip, ana kan dolaşımına girer ve annede bunlara karşı antikorlar oluşur. Rh-negatif bir kadında, bu antikorları oluşturan diğer bir neden de, o kadına Rh-pozitif kan vermektir. Bu olay, nasıl oluşursa oluşsun, annenin antikorları plasentayı geçip bebeğin Rh-pozitif alyuvarlarını yıkar. Bu olay ilk gebelikte annenin antikorlar oluşturmasını sağlar, ancak ilk gebelik çok büyük oranda çocuk için tehlikeli değildir. İkinci, ya da sonraki gebeliklerde, durum daha da ağırlaşır.
Tedavi: Bazı vakalarda, bebeğin kanı değiştirilir: Göbek toplardamarından, azar azar kan alınıp, yerine, yeni kan verilir. Durumun çok ağır olduğu ve bebeğin henüz rahimdeyken çok fazla zarar görebileceği hallerde, ya anneye erken doğum yaptırılıp, bebeğin hemen kanı değiştirilir, ya da rahim içindeyken, bebeğe kan nakli yapılır. Bunu sağlayabilmek için, X-ışınları altında, bebeğin periton boşluğuna bir iğne sokulup bu yolla Rh-negatif alyuvarlar verilir.
Önlenmesi: Fötal hücrelerin çoğunun ana kan dolaşımına katılması, doğum anında olduğundan, ilk Rh-pozitif bebeğin doğumundan sonraki 48 saat içinde, Rh-negatif anneye gamma-glo-bülin enjekte edilir. Bu yönteme, özellikle, anne-çocuk kanlarının, ABO sınıflandırılmasında uyar olması halinde başvurulur, çünkü, bu tip uyuşmazlığın varlığında, annede Rh reaksiyonuna daha seyrek rastlanır. Gamma-globülin, Rh faktörüne karşı bağışıklık kazanmış, Rh -negatif annelerden elde edilir. -
DOĞUM OLAYI
DOĞUM OLAYI. Hayvanlarda ve ilkel kabilelerde doğum, büyük bir sorun değildir. Hayvanlarda doğumun kolay olmasının nedeni, anatomik ayrımlara dayanmaktadır. İlkel kabilelerde ise, aynı özelliğin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
a) Daha aktif bir yaşama bağlı olarak, kasların daha iyi gelişmiş olması,
b) Gebelik ve doğumun taşıdığı psikolojik anlamın farklı olması.
Modern kadınların çoğu, ya bilinçaltında, doğum yapmaya karşıdır veya doğum olayının korkunçluğuna ilişkin pek çok öykü dinlemiştir ve bunların sonucu olarak, psikolojik yönden, doğumdan korkmaktadır. Hipnotizma ve gevşeme tedavileriyle daha rahat doğum yapabilmek de bu psikolojik faktörün varlığını kanıtlamaktadır.
Yaklaşık 280 gün süren gebelikten sonra rahimde “doğum ağrıları” denen kasılmalar başlar. Bu ağrılar da, bebeğin rahim dışına atılması olayını başlatır. Doğum olayı 3 evrede incelenebilir:
1. Bebek, başı aşağıda olarak rahimde, amnios sıvısıyla birlikte selofana benzer zarlarla çevrili bir kese içinde bulunmaktadır. Kasılmalar ilerledikçe, vagina-mn üst bölümüne doğru uzanmakta olan rahim ağzı gevşemeye ve açılmaya başlar, çocuğu çevreleyen zarların bir parçası da bu açıklıktan dışarı doğru itilir. Bir süre sonra bu itilme basıncı ve gerilmesi sonucu, zarlar patlar, amnios sıvısı dışarı akar. Diğer bir deyimle, su kesesi patlar. Bu, birinci evrenin sonucudur.
2. Şimdi, önünde zardan engel kalmamış olan bebek başı, rahim ağzını bastırıp aşağı doğru iter, rahim ağzı iyice açılır ve bebeğin başı vaginada ilerler. Rahim kasılmaları, daha kuvvetlenir, daha sıklaşıp, süreleri uzar ve karın kaslarının da yardımıyla, çocuk dışarı atılır.
Bazen, makat gelişi vakalarda, baş yerine makat önde gelir ve bu durum, önceden teşhis edilmemişse, bazı güçlüklen neden olabilir.
3. Doğumun üçüncü evresinde, plasenta (son) ve zarlar atılır. Çocuğun çıkmasın; izleyen 20-30 dakikalık bir sükûnet döneminden sonra, plasenta ve zarlar atılana kadar, rahim yeniden kasılmaya başlar.
Doğumların çoğu, bir yardımcı olmaksızın da normal gidebilir, ama yine debir doktor ya da ebenin yardımı anne ve çocuk sağlığı açısından çok doğru bir yönelimdir. Gelişmiş toplumlarda ev doğumları çok azalmış, doğum olayı hastanelerde yapılmaya başlamıştır.
Çocuk doğar doğmaz, üçüncü evre başlamadan, çocuğu plasentaya bağlayan göbek kordonu bağlanıp kesilir ve çocuk, bu ara ağlayıp ilk soluğu alır. Makat gelişleri (tüm doğumların % 3,5’i) dışında, yüz gelişleri (doğumların % 0,4’ü) ve çok ender yan duruş (çocuğun rahim içinde, pelvis’te, enlemesine yatışı) mümkündür. Bu durumlar, mütehassıs doktor yardımını gerektirir. Puer-perium denen doğum sonrası devrinin (loğusalık devrinin) tehlikeleri, şiddetli kanama ve sepsistir. Doğum sonrası kanamaları bazen öldürücü olabilir. Kanamaya karşı alınacak acil tedbirler, rahi-min sıkıştırılması (karın üzerinde, fizik yollarla) ve rahimi kasıcı, ergometrin veya pituitrin gibi maddelerin verilmesidir. XIX. yüzyılın başlarında, Viyanalı bir doktor olan Semmehveiss’in, loğusalık hummasını (sepsis puerperalis) doğum sonrası temizlik koşullarına dikkat edilmemesine bağlamasından bu yana, sepsisten anne ölümüne uygar toplumlarda pek rastlanmamaktadır.
DOĞUM HEKİMLİĞİ (Obstetrik). Tıbbın doğumla uğraşan dalı. DOĞUM KONTROL HAPLARI (Oral kontraseptifler) Kadınlar tarafından ağızdan alınarak kullanılan hormon yapısında ilaçlardır. Gebeliğin önlenmesi konusunda en yaygın olarak kullanılan araçtır, bkz. Doğum Kontrolü. DOĞUM KONTROLÜ (Kontrasepsi-yon). Gebeliğin yapay olarak önlenmesidir. Başlıca yedi yöntemi vardır:
1. Köpük tabletleri, kapsüller, jöle ya da aerosol köpükler gibi kimyasal maddelerin kullanılması.
2. Erkeğin prezervatif, ya da kadının diyafram gibi mekanik engeller kullanması.3. Devamlı, rahim içi maddenin kullanılması.
4. Cinsel birleşme sonrası lavaj yapılması.
5. Ağızdan alınan cinsiyet hormonlarıyla, yumurtlamaya engel olunması.
6. Doğal yöntemlerden “coitus interrup-tus” (meni gelmeden cinsel birleşmeye son vermek), ya da kadındaki “tehlikesiz dönem”den yararlanılması.
7. Kürtaj, cerrahi bir girişimle çocuğu aldırmak.
Her yöntemin iyi ve kötü yanlan vardır:
1. Kimyasal: Kuramsal olarak güvenli olmamakla beraber, kolaylığından ötürü, bazen daha karmaşık, fakat kuramsal olarak başarılı sayılan yöntemlerden üstün sonuçlar vermektedir. En iyi maddeler: Köpük, krem ya da sentetik jöledir. Kimyasal maddeler, rahime giımeden önce, spermleri öldürmektedir. Cinsel birleşmeden yarım saat kadar evvel, rahim boynu yakınlarına kadar konmalıdır.
2. Mekanik: Erkeğin kullandığı prezervatif, etkili olması için sağlam olmalıdır ki bunun da garantisi yoktur. Bundan ötürü, çoğu doktor mekanik ve kimyasal yöntemlerin bir arada kullanılmasını salık verir. Aynı şekilde, kadının kullandığı diyafram da sağlam olmalıdır ve ayrıca gerekli büyüklükte olup, tam yerine yerleştirilmelidir. Diyafram, genellikle, krem ya da jöleyle birlikte kullanılır. Kuramsal olarak etkili olmakla beraber, kullanılması karmaşıkçadır.
3. Devamlı kullanılan intra-uterin (rahim içi) araç (I.U.C.D.): Rahim içine yabancı bir cismin yerleştirilmesi temeline dayanan bu yöntem, kırk yıl önce bulunmuş, fakat rahime zarar vermeyecek bir maddenin bulunması güçlüğüyle, böyle bir aracın yerleştirilmesi zorluğundan ötürü, uygulanamamıştır. On yıl kadar önce, bilim adamları, bu araçların yeniden tif olmayan plastik maddeden yapılan araç, rahimi tahriş etmemekte ve helezon ya da halka biçiminde olduğundan, yerleştirilmesi kolaylaşmaktadır. Aracı rahimin içine konan tüp içinde düz olan helezon veya halka, uterus içinde yeniden asıl şeklini almaktadır. Aracın gebeliği önlemedeki etkisi tam olarak bilinmemekle beraber, sonuçlar başarılı olmuştur; yöntemin etkisiz olabilmesi, aracın, bazen farkına varılmaksızın rahim dışma atılmasındandır. Rahim içi koruyucu madde adım alan aracı, doktor, rahim içine yerleştirir ve yerinde olup olmadığının nasıl kontrol edileceğini anlatır. Yan etkileri, âdet kanamasını artırmak, yerleştirme anında kramplara yol açmak ve bazen de pelviste iltihaba neden olmaktır. Aracın etkinliğini artırmak için, kimyasal yöntemle birlikte kullanılabilir.
4. Lava): Cinsel birleşmeden sonra la-vaj (bkz.) yapmanın gebeliği önleyici hiçbir etkisi yoktur.
5. Cinsiyet hormonları: Bunlar, doğum kontrol hapı adı altında, ağızdan alınır. On beş yıl kadar önce, östrojen ve pro-gesteron hormonları karışımının, yumurtlamayı önlediğinin bulunması üzerine, bu haplar hazırlanmıştır. Aynı etkiyi, yalnız östrojen kullanarak sağlamak mümkündür, ama progesteronlar, kanama kontrolüne yarar. Bu yöntem, yüzde yüz başarılıdır ve uygulanması kolaydır. Âdet kanamasının zamanı ayarlanabilir ve dismenore (bkz.) görülmez. Aşırı âdet kanamaları, bu yöntemle azaltılmış olur. İstenmeyen etkileri, bazı vakalarda kilo alınması, baş ağrısı, bulantı, genel halsizlik, sinirlilik ve meme şişkinliklerine neden olmasıdır. En büyük sakınca, kanın damarlarda pıhtılaşabilmesini artırması, kan basıncını yükseltmesi ve karaciğeri etkileyip, sarılığa yol açmasıdır. Bazı vakalarda, öldürücü emboliler (bkz.) görülmüştür. Yapılan araştırmalar, derin toplardamarlarda nın bu yöntemle altı-sekiz kere arttığını göstermiştir. Ağızdan alman doğum kontrol haplarının, koroner trombozunu artırdığı, ayrıca beyin damarlarında pıhtılaşma olanağını artırdıkları bilinmektedir. Östrojen dozu fazlalaştıkça, bu tehlike de artmaktadır. Bundan ötürü, östrojen miktarı en düşük etkili düzeyde olan haplar salık verilmektedir.
6. “Doğal” yöntemler: Coitus interrup-tus, ya da ilkel geri çekilme, hem etkili değildir, hem de psikolojik yönden sakıncalıdır. “Tehlikesiz dönem” ise, yanlış bir deyimdir, çünkü kesin olarak böyle bir süre yoktur. Gebelik, bir âdet döneminin herhangi bir zamanında oluşabilir.
7. Kürtaj, çocuk aldırma: Her ne kadar doğum kontrolündeki asıl amaç, ne olursa olsun gebeliğin olmasını önleme ise de; gebelik olduktan sonra çocuğu aldırma da bir tür doğum kontrolü yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde kürtaj, istenmeyen gebelikleri sınırlandırmak için (yasal açıdan serbest olarak) uygulanmaktadır. Ancak, bu yola, anne sıhhati açısından kabil olduğu kadar az başvurmak; gene asıl amacı, yani gebeliğin olmasını önlemek daha doğrudur.
Doğum kontrolüne ilişkin bilgi, doktordan alınmalıdır. Genellikle, en güvenilir yöntemin, mekanik ve kimyasal tekniklerin birleşmesi yöntemi olduğu söylenebilir, ama yine de çok dikkatli bir uygulamayı gerektirir. En kolay yol ise, hapların kullanılmasıdır, fakat tehlikelerini bilmekte yarar vardır ve uzun süre kullanılmaları sakıncalıdır. En pratik yöntem ise, rahim içi araçlarıdır.