Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • EL

    İnsan elinde, başparmağın, diğer parmaklarla karşılıklı iş görüp, ufak ci­simleri ele alabilmesi yeteneği, insan tü­rünün bir özelliğidir ve bunun için de el, çok duyarlı ve karışık bir alet göre­vini yapmaktadır. Eli temsil eden alan, insan beyninde, diğer hayvanlarda oldu­ğundan daha geniştir ve beyinde bir bo­zukluğun ilk belirtilerinden biri, el par­mak hareketlerinin eskisi kadar kolay olmamasıdır. Elde 27 kemik vardır: Bi­lekte, dörder kemiğin, düzensiz bir şe­kilde iki sıra oluşturmasıyla 8 kemik bu­lunur; bunlar, karpal kemikler adını alır­lar. Avuçta da 5 metekarp kemiği vardır. Parmaklarda ise 14 falanks bulunup, başparmakta 2 falanks, diğer parmaklar­da ise 3’er falanks vardır. Önkol kasla­rından uzanan 12 kiriş, bileğin ön yü­zünde bir bağın altından geçip, bir si-novyal kılıf içinde parmaklara varır ve parmaklarda fleksiyonu (içe doğru bükül-meyi); bileğin arkasında bulunan, ön yüzdekinin benzeri aynı sayıda kirişler ekstansiyonu (dışa doğru açılmayı) sağ­lar. Avucun aşağı dönmesine pronasyon, yukarı doğru dönmesine de süpinasyon denir ki, bu hareketlerden, özellikle sü­pinasyon en çok insanda gelişmiştir. Pro­nasyon ve süpinasyon kasları, pronator, süpinator ve biseps kaslarıdır. Süpinas­yon daha iyi gelişmiş bir hareket oldu- ğundan, vidaların dönme yönü, buna gö­re ayarlanmıştır.
    Başparmak ve beşinci parmak kökle­rinin altında bulunan iki kabartıyı oluş­turan ve metakarplar arası boşlukları dolduran kısa kaslar, parmakların bir­birlerine yaklaşıp uzaklaşmalarını ve içi eklemlerdeki hareketleri sağlarlar.
    Ele kan, ulnar ve radyal atardamar­lardan gelir: Ulnar atardamar, kolun iç tarafmdan, radyal ise başparmağın bu­lunduğu taraftan ilerler. Bu atardamar­lar, avuç dokuları içinde, bir derin, bir de yüzeysel olmak üzere iki kemer ya­par ve bunlardan ayrılan dallar, her par­mağın iç ve dış yanlarına uzanır. Ulnar sinir, ufak parmağın ve dördüncü par­mağın iç yansının ön yüzlerinde deri duyusunu. sağlar ve ayrıca beşinci, dör­düncü parmakların ve ortaparmağm ya­rısının arka yüzünün duyusal siniridir. Medyan sinir ise, ön yüzde diğer par­maklara gider ve bütün parmakların, ar­kada uçlarını sinirlendirir. Radyal sini­re gelince, el arka yüzünde geri kalan bölgelere dallar verir.
    İnsan vücudunun az yeri, el kadar ki­şiliği ve kişinin özelliklerini yansıtabilir. Burada, el falından veya el parmakları şeklinin, kişiliği göstermesi gibi batıl inançlardan söz etmiyoruz. Yine de, ki­şinin, vücut sağlığına dikkat edip etme­diği, mesleği, genel duyarlılık durumu gibi pek çok şey ellerinden anlaşılabilir.
    Tıp açısından, elin ve parmakların şekli ve büyüklüğü önemlidir. Örneğin, akromegali’de (bkz.) hastanın elleri de fazla büyüktür; ulnar felçte “pençe eli”, tetanide, paralysis agitans (Parkinson’s Hastalığı) ve diğer sinir sistemi hasta­lıklarında “ebe eli” (başparmakla diğer parmaklar, bir arada bir koni yapar), kronik kalp ve akciğer hastalıklarında parmak uçlarının şişkinliği, damla has­talığında nodüler, ramatoid artritte de şişmiş eklemler tipiktir. Bunlardan baş­ka, alkolikteki tipik tremor (elin ince ince titremesi)bazen düşük bilekde buna eşlik eder—, organik hastalıklar ya da basit sinirlilikte görülen tremor, karaciğer sirozundaki avucun morarma­sı, Raynaud hastalığında ve diğer dola­şım bozukluklarında görülen beyaz ve­ya mor parmaklar, sirengomiyeli’deki ağ­rı duygusunun yok olması da, tıp yö­nünden önemli belirtilerdir. Muhakkak ki, bu sözü edilen işaretler, ancak diğer bulgularla bir arada anlam kazanabilir.

  • EKSTRASİSTOL

    Kalp vuruşu normal olarak düzenlidir. Sinoatrial adı verilen ve sağ kulakçıkta bulunan vuru düzen­leyici, kulakçıklardan geçen bir kasılma dalgasını başlatan uyarım gönderir. Bu kasılma, sağ kulakçıkla sağ karıncık ara­sındaki deliği kapatan triküspit valvülün (üçlü kapakçık) yanındaki başka bir özel hücre grubu olan atriyoventriküler düğü­me ulaşınca, bu düğümün özel bir kas lifleri demetinde (his demeti) başlattığı uyartı, sağ ve sol karıncıklar arasındaki bölmeye geçer ve ventrikül kasında bir kasılma başlatır. Sinoatrial düğümün dı­şında herhangi bir yerde başlatılan bir uyarı sonucu kalp kasılırsa, buna bir ekstrasistol denir.
    EKSTRAVAZASYON. Sıvının bir da­mardan doku aralıklarına sızması veya boşalması halidir. Örneğin, bir kan da­marı zedelendiğinde, kan ekstravazasyo-nundan söz edilir ve bu fazla miktarda olursa, hematom, az olursa çürük olu­şur. Üretra ya da mesane zedelenmele­rinin sonucunda da idrar ekstravazasyo-nu söz konusudur.

  • EKSTRAPİRAMİDAL SİSTEM

    Mo­tor sinirler (kasları oynatan sinirler) ge­nellikle beyin kabuğundan omuriliğe uza­nırlar ve omurilik içinde de kortikospi-tal veya piramidal traktus adını alan belirli yoldan (sinir lifleri demetlerinin oluşturdukları yoldan) giderler. Bu yola “piramidal” adının verilmesinin nedeni, sinir liflerinin beyin medullasmdan (bkz. Medulla) geçerken, beyin ön yüzeyinde piramit şeklinde bir çıkıntı yapmalarıdır. Piramidal yol, beyinle kaslar arası tek bağlantı değildir; bazı sinir lifleri, kor-teksten, beynin basal kısımlarına veya beyin sapma ulaşmakta, buralarda ikinci bir bağlantı yaparak, piramidal yoldan geçmeden doğrudan kaslara varmakta­dır. Pirmidal yolu izlemeyen motor lif­leri, ekstrapiramidal sistemi oluştururlar ve bunlar, özellikle kas durumu ve gücü ile ilgilidirler, bkz. Sinir Sistemi.

  • EKSOTOKSİN

    Bakterilerce salgılanıp, bakteriden uzakta bulunan dokuları yı­kan toksindir (zehirdir). Eksotoksinler, genellikle bazı özel dokulara özgüdür. Örneğin, tetanoz’da eksotoksin, sinir sis­teminin motor bölümünü etkiler. Ekso­toksinler, formaldehidle karıştırılıp ısı-tılırsa, zehirlilikleri yok olur, fakat an­tijen yapıları kalır ve böylelikle aktif bağışıklık mümkün olur. Bu işlemin uy­gulandığı eksotoksin, toksoid adını alır ve hastaya zerk edildiğinde, hastanın kendi antitoksinleri oluşur. Bundan son­ra, zaman zaman devam dozunda tok­soid verildiği takdirde, ilgili bakterinin vücuda girmesiyle, antitoksin yapımı kamçılanacak ve böylelikle hastalık be-lirmeyecektir. Bir hasta, eksotoksinine karşı aşılanmadığı bir bakteri enfeksiyo­nuna yakalanırsa, hastaya doğrudan an­titoksin yaratmak mümkündür. Bir hayvanda (atta) oluşmuş antitoksinlerin insana zerk edilmesiyle sağlanacak etki, tok-soid enjeksiyonuyla yaratılan aktif ba­ğışıklık etkisinden zayıftır. Buna ek ola­rak, pasif bağışıklıkta at serumuna kar­şı anafilaktik reaksiyon (bkz.) anafilaksi tehlikesi vardır. Bakteriyel eksotoksinler-le belirtileri ortaya çıkan önemli hasta­lıklar şunlardır: Difteri, tetanoz, botu-lizm ve gazlı gangren. Eksotoksinler ve özellikle botulizm eksotoksini, bilinen en etkili zehirlerdendir.

  • Eksojen

    Eksojen

    Dış kaynaklı olan, kaynağı dışarıda bulunan anlamına gelir.

    Dünya’nın son yıllarda çözüm üretmek için fazlasıyla uğraştığı konulardan biridir “Obezite”.İnsanların keyif alarak yaptığı yemek yeme eyleminin sağlıksız yiyecekler ve hareketsiz bir yaşam neticesinde olumsuz sonuçlar doğurması durumu obeziteyi de beraberinde getirmektedir. Her şeyin fazlası zarar olduğu gibi aşırı yemek tüketimi de “Eksojen Obezite” adlı rahatsızlığa yol açmaktadır.

    Eksojen Obezite Nedir?

                    Çocukluk ve ergenlik döneminde tohumlarını atan ve “aşırı yemek yemeye” bağlı olan eksojen obezitede, sadece yeme eylemi değil, bireyin genetik çevresi, bulunmuş olduğu ve yaşadığı fiziksel faaliyetler, bireyin tüketim şekli ve vücutta bulunan enerjiyi nasıl dışa vurduğu da önemlidir.

    sismanliginnedenleriEksojen Obezitenin Nedenleri Nelerdir?

                    Eksojen obezitenin başlıca nedeni tüketilen enerji miktarından fazla vücuda enerji alınması durumudur. Günlük hayatta her birey hayatını idame edebilmek için belirli meşgalelerle uğraşıp bunlar sonucunda bir enerji harcar. Tabiî ki bir sonraki iş için enerji sağlayabilmek adına da günün belirli periyotlarında beslenir. İşte bu dengenin beslenme tarafının ağır bastığı durumlarda görülen eksojen obezite önlem alınmadığı takdirde çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bireyin yaşı ve cinsiyeti de hastalığı ilerlemesi önemli pay sahibidir.

    Eksojen Obeziteyi Önlemenin Yolları Nelerdir?

                    Obezitenin önüne geçmenin temel yolları, düzenli beslenme, egzersiz yapma, alkollü ve gazlı içeceklerden uzak durma ve sigara içmemektir. Kısaca bunları açıklayacak olursak, bol sebze ve meyve tüketilmeli, hazır ve hızlı tüketilen yiyeceklerden uzak durulmalı, şeker tüketimini en aza indirerek bolca su içilmelidir. Her türlü kötü alışkanlık ve stresten uzak durmak da önemlidir.

  • EKLAMPSİ

    (Gebelik Toksemisi). İler­lemiş gebeliklerde veya hemen doğum sonrası, kadınlarda rastlanan ve yüksek kan basıncı, ödem ve idrarda protein bu­lunmasıyla birlikte görülen nöbetler ya da koma halidir. Bu durumun asıl ne­deni bilinmemektedir. Ancak günümüz­de eklampsinin bir damar uyum hasta­lığı olduğu anlaşılmıştır. Hasta, mümkün­se, hastanede tedavi edilmeli, müsekkin verilmeli ve kendisine çok sakin bir or­tam sağlanmalıdır. Hasta, gebe ise ve henüz doğum olayı başlamamışsa, do­ğum yapay olarak başlatılmalı veya se­zaryen ameliyatına başvurulmalıdır. Bu durum, hem ana, hem de çocuk için teh­likelidir. Düzenli yapılan gebelik kon­trol muayenelerinde, eklampsi’yi haber veren işaretler saptanır ve gerekli koru­yucu ve önleyici önlemler alınabilir. Bu dönemde, yani pre-eklampsi safhasında tedavi edilen hastalar (tuz rejimi, tansi­yon düzenlenmesi) normal gebeliklerini sürdürürler.

  • Döküntü

    Deride, geçici olarak orta­ya çıkan yeni oluşumlar ya da renk değişimidir ve genellikle enfeksiyöz, ateşli bir hastalıkta belirir. Çocuklarda görülen çeşitli döküntü tiplerinin tanıtıcı özellik­leri şunlardır:

    Kızamık: Deride döküntü ortaya çıkma­dan önce, ağız içinde beyaz lekeler be­lirir (Koplik lekeleri). Deri döküntüsü, ufak kırmızı noktalar halinde, kulakla­rın arkası, alından başlayarak yüze ve aşağı gövdeye yayılır. Döküntü 2 gün içinde tam özelliğini kazanır. Zamanla, döküntünün rengi koyulaşır, noktalar ka­bartı halini alır ve birleşerek kabarık kitleler yaparlar. Bütün olay 1 hafta ka­dar sürer.

    Suçiçeği: Döküntü, vücutta başlar ve özellikle gövdenin giyim altında kalan bölümlerinde belirgindir. Yassı, ufak noktalar halinde başlar, bunlar sivilceleşir, içleri cerahat dolar, patlar ve ka­buklanır. Döküntü çok kaşıntılıdır ve 1 hafta kadar sürer; ufak topluluklar ha­linde belirir ve 1 günde yassı nokta ha­linde sivilceye dönüşür.

    Çiçek: Döküntüden önce, deri içinde  ufak kanamalar olabilir veya gövdede genel bir kızarıklık olur. Yaklaşık ola­rak hastalığın 3’üncü günü beliren asıl döküntünün yayılması, suçiçeğinin yayıl­ma yönünün tam tersidir: Önce alın ve yüzde, sonra eller ve bileklerde, daha sonra da ayak ve bacaklarda belirir. Dö­küntünün en belirli olduğu yerler, giyim eşyasıyla kaplanmayan bölgelerdir ve do­layısıyla, vücutta döküntü seyrektir. Baş­langıçta pembe olan döküntü, ufak yas­sı noktalardan oluşur. Bunlar, sırayla: 1 gün sonra sivilceleşir, 2 gün sonra çıbanlaşır, içleri cerahat dolar ve yakla­şık 1 hafta sonra kabuklanır. Kabuklar birkaç hafta kalır. Döküntünün her yeri, aynı zamanda, aynı değişiklikleri gösterir. Bununla birlikte, önceden aşılanmış bazı kişilerde yarı bağışıklık oluşmuşsa da, döküntünün özelliği değişik olup, suçiçeğini andırır ve daha hafif seyreder.

    Kızıl: Hastalığın 2’nci gününde, kırmı­zı, yassı, düzensiz kenarlı nokta ya da lekeler belirmekte ve bunlar, 1 hafta ka­dar kalmaktadır. Ağız çevresinde bulun­mayan döküntüye, özellikle dirsek, ka­sık, koltuk altı gibi vücudun kıvrımlı bölgelerinde rastlanır. Dilde bir dizi özel­lik gösteren değişiklikler olur. Başlan­gıçta, beyaz bir örtüyle örtülüdür, sonra bu beyazlık ortadan kalkar ve dil papillaları büyüyerek, yer yer kalmış be­yazlıkların arasında çıkıntılar yapar ve böylece dil, hem çileği andıran bir gö­rünüm kazanır. Beyazlığın tamamen yok olması sonucu ise, kızaran dil, olmuş çilek görünümündedir. Dildeki bu değiş­meler 4 gün sürer. Hastalığın şiddetli seyrettiği vakalarda, dilin kızarmasından 1-2 gün sonra, kırmızı deri dökülmeye başlar.

    Kızamıkçık: Yüzde başlayıp gövdeye ya­yılan ve 2 gün kadar süren ufak kırmızı noktacıklar görülür. Bu noktalar birleş­mez, ağızda da beyaz lekeler yoktur.

  • Donma

    Bebeklerin ve yaşlıların, so­ğuk etkisinde kalıp, ciddi hastalık belir­tileri göstermeleridir.

    Bebeklerde:

    Belirtileri: Oda ısısı 18 derecenin iyice altına düştüğü vakit, bütün bebek­lerde ve özellikle erken doğan ve zayıf olanlarında, donma belirtileri görülür. Bu tür bebeklerin dış dünyaya adaptas­yonlarını sağlayan Termo-regülasyon me­kanizması yeterince gelişmemiştir. Böy­le bir bebek, sakin ve soğuk olup, açlık belirtileri göstermez. Bebeğin ren­gi kırmızıdır ve donma uzaksa, özellikle kaba eti ve yanaklarmdaki derialtı yağ tabakasının sertleşip kalınlaştığı elle an­laşılabilir. Başlangıçta nabız süratlidir, fakat bebeğin ısısı normalin çok altına düştüğü zaman, nabız da yavaşlar.

    Tedavi: Bebeği, hastanede, kuvöz içinde, yavaş yavaş ısıtmak gerekir. Bu durumda, enfeksiyon belirmesi olasılığı fazladır; enfeksiyonun cinsine göre teda­vi yapılır.

    Yaşlılarda:

    Belirtileri: Hastanın vücut ısısı 35 derecenin altındadır ve hastada dalgınlık görülür. Nabız düzensiz ve yavaş, deri soğuk, solunum yavaş ve kan basıncı dü­şüktür. Hastada bu durumu oluşturan düşük ısı, ev içinde bile olabilir. Tedavi: Hasta, ani ısıtılmamalı, ılık bir odada, üzeri bir battaniye ile örtülmelidir. Damar içi beslenme ve oluşması mümkün enfeksiyonlara karşı antibiyotik tedavisi gerekebilir. Böyle bir hastanın, hastanede tedavi edilmesi gereklidir.

    NOT: Soğuğun, erişkin ve yaşlılarda öl­dürücü etkisi üzerinde dikkatle durulacak bir konudur. Bebeklerin odaları soğuk ol­mamalıdır. Her kış, ılık iklimli ülkelerde, soğuğun etkilerinin yeterince bilinmeme­sinden ötürü, bebek ölümlerine rastlan­maktadır. Bebeğin oda ısısı 18 derecenin üzerinde olmalı ve bebeğin rektal (ma­kat) ısısının 35 derecenin altına düşme­mesine dikkat edilmelidir. Yeni doğan­larda, donmaktan ölebilme oranı % 25 ‘tir, yani donan yeni doğanların 1/4’i, ölebilir. Yaşlıların soğuğa duyarlılıkları, tahminlerin üstündedir ve yaşlılık has­talıkları (felç, kalp hastalığı, miksödem gibi) bu kişilerin duyarlılıklarını artırır. Yaşlıların ılık yerlerde bulunması ge­reklidir.

  • DOKUNMAMA TEKNİĞİ

    Özellikle ortopedi ve nöroloji cerrahlarınca, ame­liyatlarda uygulanan bir tekniktir. Bura­da amaç, bu cerrahi dallarda yaranın ve komşu dokuların enfekte olması çok ciddi sonuçlar doğuracağından, ameliyat ekibi ve cerrahın ameliyat alanına mik­rop bulaştırma tehlikesini azaltmaktır. Ameliyatla ilgili kişilerin hiçbiri, ne alet­lerin ameliyat alanına dokunan yerlerini, ne de kullanılan dikiş, iğne, kompres ve ameliyat edilen dokuları ellemez. Bu, genellikle, alışkanlıkla geliştirilen bir tek­niktir ve uygulanması çok yararlıdır, çünkü ameliyat ekibi, ameliyat öncesi ellerini ne kadar sterilize etseler de, bu tam olamaz ve ameliyat sırasında eldi­venlerde çok ufak deliklerin açılması da olağandır.

    Dokunma Ve Acı Duyma Nedir ?

    Deride,dokunmaya,ağrıya,basınca,soğuğa,sıcağa karşı duyarlı pek çok duyu organı vardır.Derinin dokunduğu her noktadaki durumu, bu organlar sürekli olarak beyine bildirir.Basınç alıcıları (1) derinin dip tarafında, yüzeye uzak yerindedir. Dokunma (2), soğuk (3) ve sıcak (4) duyurucu ve alıcıları ise yüzeye yakın yerdedirler. Acıyı duyuran alıcılar (5) yüzeye çok yakın sinir uçlarıdır.

    Derinin bazı bölgeleri daha duyarlıdır. Mesela parmak uçlarında,burun ucunda ve dudaklarda dokunma alıcıları çoktur.Elinizle cama ya da su bardağına dokunduğunuz zaman, gözünüz kapalı olsa bile bardağa dokunduğunuzu anlarsınız. Bardağın şeklini, içindeki suyun sıcak veya soğuk olduğunu da anlarsınız. Sıcağa, soğuğa, çok sokarsanız elinizin acıyacağını, beyin ve omurilik size bildirir. Onlara da bunu,parmak uçlarındaki dokunma alıcıları bildirmiştir.

  • DOKU

    Dokular, vücudu oluşturan or­ganların yapı taşlarıdır. Bağdokusu yağdokusu gibi özel dokular, aynı yön­de gelişmiş ve belirli bir görevi yüklen­miş olan hücre toplantılarıdır. “Doku kültürü” ise, bir organizmadan alınmış ve yapay bir ortamda (in vitro) büyüme ve bölünmesi sağlanmış hücre topluluğu­na verilen addır.

    DOKU AŞISI (Graft). Bir bozukluğu düzeltmek amacıyla, bir insan veya hay­vandan bir dokunun alınıp aynı insan veya hayvanın başka bir yerine ya da bir diğer insana ve hayvana aşılanması­na, doku aşısı yapmak denir. Aynı de­yim, bitkiler için de kullanılır ve bura­da bitkinin yaradılışını değiştirmek ama­cı güdülür.

    Modern cerrahide, en sık rastlanan doku aşıları, deri, kemik ve kan damar­larına ilişkin olanlarıdır. Deri aşılan; yanma, kaza veya ameliyat sonucu de­riden yoksun kalmış bölgelere uygulanır. Bir insandan diğerine yapılan doku aşı­ları, tek yumurta ikizleri dışında, ilerde anlatılacak nedenlerden ötürü başarılı sonuçlanamadığından, günümüzde, ge­nellikle bir kişinin vücudunun bir yerin­den diğer yerine doku nakli yapılmak­tadır. Doku aşılan 4 çeşit olabilir:Bunlar, ince deri yüzeylerinin uygun olmadığı, sürtünme veya çekilme etkisinde kalan yerlerin örtülmesinde kullanılır. Bu derilerin alındığı yerler de, konduğu yerler de dikilir.

    4. Saplı aşılar: Burada, aşılanacak deri parçasının bir ucu örtülecek bölgeyi kap­larken, diğer ucu içinde gerekli kan da­marları ve sinirler bulunduran bir kök kısmı şeklinde, aşının asıl alındığı yere hâlâ bağlıdır. Aşılanma tamamlandıktan sonra, bu bağlayıcı parça tamamen ke­silebilir. Böylelikle, vücudun bir yerin­deki deri parçaları, diğer ufak bölgelere “sıçrayabilir”. Örneğin, bir parça karın derisi, önce bir ucundan kol veya ele konur ve bu uç buraya iyice yapışıp aşı tuttuktan sonra, diğer ucu karından kesilerek ayrılır ve bu kez yüze yapıştırı­lır. Bu parça, yüze iyice aşılanınca kola bağlı uç kesilir.

    Kan damarı değiştirilmesi: Bir kısmı ze­delenmiş, yaşayan bir atardamarın (ağır arterioskleroz’da olduğu gibi) zedeli par­ça çıkarılarak yerine, ya kan daman ban­kasından alman bir atardamar parçası veya kolun yüzeysel dokularından alınan bir toplardamar parçası konur. Kemik aşıları: Aşılanan kemik bölüm­leri genellikle aynı kişinindir (otojen’dir). Bu aşılanacak kemik parçaları, kalça kemiğinin ilium bölümünün en kalın ye­rinden veya zedelenmiş yerin hemen üs­tündeki kırık kemik parçacıklarından sağlanır. Ender olarak, kemik aşılan bir kemik bankasından sağlanır ve bunlara homojen aşılar denir. Bankalardaki ke­mikler, göğüs ameliyatı geçirmiş bir ki­şinin çıkartılmış olan kaburgalarından, kesilmiş bir bacağın kemiklerinden veya otopsisi yapılmış bir ölü gövdesinden el­de edilmektedir. Kemik aşıları, iyileşmesi devamlı geciken kırık vakalarında veya kırık iki ucun arasındaki kemik bölümü­nün tamamen yok olduğu hallerde kul­lanılır.
    Tüm organların bir organizmadan di­ğerine nakli, transplantasyon adını alır; bu olay, Organ Nakli başlığı altında an­latılmıştır.

  • DOĞUM LEKESİ

    En sık rastlanan do­ğum lekesi, hemanjiyom diye adlandırı­lan selim bir tümördür ve doğumdan sonraki ilk yıl içinde çok çabuk büyür. Bu tümör, birçok ufak kan daman ve içi kan dolu boşluktan ibaret olup, kır­mızı yada, yeni doğanda, alyuvarların yıkımı ve bunu izleyen sarılık görülür.
    Nedeni: Bebeğin annesi, Rh-negatif-ken, babasının Rh-pozitif olması sonu­cu bebeğin kendi kanında Rhesus fak­törünün (bkz. Kan Grupları) bulunması­dır. Bebeğin hücreleri, plasentayı geçip, ana kan dolaşımına girer ve annede bun­lara karşı antikorlar oluşur. Rh-negatif bir kadında, bu antikorları oluşturan di­ğer bir neden de, o kadına Rh-pozitif kan vermektir. Bu olay, nasıl oluşursa oluşsun, annenin antikorları plasentayı geçip bebeğin Rh-pozitif alyuvarlarını yı­kar. Bu olay ilk gebelikte annenin an­tikorlar oluşturmasını sağlar, ancak ilk gebelik çok büyük oranda çocuk için teh­likeli değildir. İkinci, ya da sonraki ge­beliklerde, durum daha da ağırlaşır.
    Tedavi: Bazı vakalarda, bebeğin ka­nı değiştirilir: Göbek toplardamarından, azar azar kan alınıp, yerine, yeni kan verilir. Durumun çok ağır olduğu ve be­beğin henüz rahimdeyken çok fazla za­rar görebileceği hallerde, ya anneye er­ken doğum yaptırılıp, bebeğin hemen kanı değiştirilir, ya da rahim içindeyken, bebeğe kan nakli yapılır. Bunu sağlaya­bilmek için, X-ışınları altında, bebeğin periton boşluğuna bir iğne sokulup bu yolla Rh-negatif alyuvarlar verilir.
    Önlenmesi: Fötal hücrelerin çoğu­nun ana kan dolaşımına katılması, do­ğum anında olduğundan, ilk Rh-pozitif bebeğin doğumundan sonraki 48 saat içinde, Rh-negatif anneye gamma-glo-bülin enjekte edilir. Bu yönteme, özel­likle, anne-çocuk kanlarının, ABO sınıf­landırılmasında uyar olması halinde baş­vurulur, çünkü, bu tip uyuşmazlığın var­lığında, annede Rh reaksiyonuna daha seyrek rastlanır. Gamma-globülin, Rh faktörüne karşı bağışıklık kazanmış, Rh -negatif annelerden elde edilir.

  • DOĞUM OLAYI

    DOĞUM OLAYI. Hayvanlarda ve ilkel kabilelerde doğum, büyük bir sorun de­ğildir. Hayvanlarda doğumun kolay ol­masının nedeni, anatomik ayrımlara da­yanmaktadır. İlkel kabilelerde ise, aynı özelliğin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    a) Daha aktif bir yaşama bağlı olarak, kasların daha iyi gelişmiş olması,
    b) Gebelik ve doğumun taşıdığı psiko­lojik anlamın farklı olması.
    Modern kadınların çoğu, ya bilinçal­tında, doğum yapmaya karşıdır veya do­ğum olayının korkunçluğuna ilişkin pek çok öykü dinlemiştir ve bunların sonu­cu olarak, psikolojik yönden, doğumdan korkmaktadır. Hipnotizma ve gevşeme tedavileriyle daha rahat doğum yapabil­mek de bu psikolojik faktörün varlığını kanıtlamaktadır.
    Yaklaşık 280 gün süren gebelikten sonra rahimde “doğum ağrıları” denen kasılmalar başlar. Bu ağrılar da, bebe­ğin rahim dışına atılması olayını başlatır. Doğum olayı 3 evrede incelenebilir:
    1. Bebek, başı aşağıda olarak rahimde, amnios sıvısıyla birlikte selofana benzer zarlarla çevrili bir kese içinde bulun­maktadır. Kasılmalar ilerledikçe, vagina-mn üst bölümüne doğru uzanmakta olan rahim ağzı gevşemeye ve açılmaya baş­lar, çocuğu çevreleyen zarların bir par­çası da bu açıklıktan dışarı doğru itilir. Bir süre sonra bu itilme basıncı ve ge­rilmesi sonucu, zarlar patlar, amnios sı­vısı dışarı akar. Diğer bir deyimle, su kesesi patlar. Bu, birinci evrenin sonu­cudur.
    2. Şimdi, önünde zardan engel kalma­mış olan bebek başı, rahim ağzını bastı­rıp aşağı doğru iter, rahim ağzı iyice açı­lır ve bebeğin başı vaginada ilerler. Ra­him kasılmaları, daha kuvvetlenir, daha sıklaşıp, süreleri uzar ve karın kasları­nın da yardımıyla, çocuk dışarı atılır.
    Bazen, makat gelişi vakalarda, baş ye­rine makat önde gelir ve bu durum, ön­ceden teşhis edilmemişse, bazı güçlüklen neden olabilir.
    3. Doğumun üçüncü evresinde, plasenta (son) ve zarlar atılır. Çocuğun çıkmasın; izleyen 20-30 dakikalık bir sükûnet dö­neminden sonra, plasenta ve zarlar atı­lana kadar, rahim yeniden kasılmaya baş­lar.
    Doğumların çoğu, bir yardımcı olmak­sızın da normal gidebilir, ama yine debir doktor ya da ebenin yardımı anne ve çocuk sağlığı açısından çok doğru bir yönelimdir. Gelişmiş toplumlarda ev do­ğumları çok azalmış, doğum olayı hasta­nelerde yapılmaya başlamıştır.
    Çocuk doğar doğmaz, üçüncü evre başlamadan, çocuğu plasentaya bağlayan göbek kordonu bağlanıp kesilir ve ço­cuk, bu ara ağlayıp ilk soluğu alır. Ma­kat gelişleri (tüm doğumların % 3,5’i) dışında, yüz gelişleri (doğumların % 0,4’ü) ve çok ender yan duruş (çocuğun rahim içinde, pelvis’te, enlemesine ya­tışı) mümkündür. Bu durumlar, müte­hassıs doktor yardımını gerektirir. Puer-perium denen doğum sonrası devrinin (loğusalık devrinin) tehlikeleri, şiddetli kanama ve sepsistir. Doğum sonrası ka­namaları bazen öldürücü olabilir. Kana­maya karşı alınacak acil tedbirler, rahi-min sıkıştırılması (karın üzerinde, fizik yollarla) ve rahimi kasıcı, ergometrin veya pituitrin gibi maddelerin verilme­sidir. XIX. yüzyılın başlarında, Viyanalı bir doktor olan Semmehveiss’in, loğusa­lık hummasını (sepsis puerperalis) do­ğum sonrası temizlik koşullarına dikkat edilmemesine bağlamasından bu yana, sepsisten anne ölümüne uygar toplumlar­da pek rastlanmamaktadır.
    DOĞUM HEKİMLİĞİ (Obstetrik). Tıb­bın doğumla uğraşan dalı. DOĞUM KONTROL HAPLARI (Oral kontraseptifler) Kadınlar tarafından ağız­dan alınarak kullanılan hormon yapısın­da ilaçlardır. Gebeliğin önlenmesi konu­sunda en yaygın olarak kullanılan araç­tır, bkz. Doğum Kontrolü. DOĞUM KONTROLÜ (Kontrasepsi-yon). Gebeliğin yapay olarak önlenme­sidir. Başlıca yedi yöntemi vardır:
    1. Köpük tabletleri, kapsüller, jöle ya da aerosol köpükler gibi kimyasal mad­delerin kullanılması.
    2. Erkeğin prezervatif, ya da kadının diyafram gibi mekanik engeller kullan­ması.3. Devamlı, rahim içi maddenin kulla­nılması.
    4. Cinsel birleşme sonrası lavaj yapıl­ması.
    5. Ağızdan alınan cinsiyet hormonlarıy­la, yumurtlamaya engel olunması.
    6. Doğal yöntemlerden “coitus interrup-tus” (meni gelmeden cinsel birleşmeye son vermek), ya da kadındaki “tehlike­siz dönem”den yararlanılması.
    7. Kürtaj, cerrahi bir girişimle çocuğu aldırmak.
    Her yöntemin iyi ve kötü yanlan var­dır:
    1. Kimyasal: Kuramsal olarak güvenli olmamakla beraber, kolaylığından ötürü, bazen daha karmaşık, fakat kuramsal ola­rak başarılı sayılan yöntemlerden üstün sonuçlar vermektedir. En iyi maddeler: Köpük, krem ya da sentetik jöledir. Kim­yasal maddeler, rahime giımeden önce, spermleri öldürmektedir. Cinsel birleş­meden yarım saat kadar evvel, rahim boynu yakınlarına kadar konmalıdır.
    2. Mekanik: Erkeğin kullandığı prezer­vatif, etkili olması için sağlam olmalı­dır ki bunun da garantisi yoktur. Bun­dan ötürü, çoğu doktor mekanik ve kim­yasal yöntemlerin bir arada kullanılma­sını salık verir. Aynı şekilde, kadının kullandığı diyafram da sağlam olmalıdır ve ayrıca gerekli büyüklükte olup, tam yerine yerleştirilmelidir. Diyafram, ge­nellikle, krem ya da jöleyle birlikte kul­lanılır. Kuramsal olarak etkili olmakla beraber, kullanılması karmaşıkçadır.
    3. Devamlı kullanılan intra-uterin (rahim içi) araç (I.U.C.D.): Rahim içine yaban­cı bir cismin yerleştirilmesi temeline da­yanan bu yöntem, kırk yıl önce bulun­muş, fakat rahime zarar vermeyecek bir maddenin bulunması güçlüğüyle, böyle bir aracın yerleştirilmesi zorluğundan ötürü, uygulanamamıştır. On yıl kadar önce, bilim adamları, bu araçların yeni­den tif olmayan plastik maddeden yapılan araç, rahimi tahriş etmemekte ve hele­zon ya da halka biçiminde olduğundan, yerleştirilmesi kolaylaşmaktadır. Aracı rahimin içine konan tüp içinde düz olan helezon veya halka, uterus içinde ye­niden asıl şeklini almaktadır. Aracın ge­beliği önlemedeki etkisi tam olarak bi­linmemekle beraber, sonuçlar başarılı ol­muştur; yöntemin etkisiz olabilmesi, ara­cın, bazen farkına varılmaksızın rahim dışma atılmasındandır. Rahim içi koru­yucu madde adım alan aracı, doktor, ra­him içine yerleştirir ve yerinde olup ol­madığının nasıl kontrol edileceğini an­latır. Yan etkileri, âdet kanamasını ar­tırmak, yerleştirme anında kramplara yol açmak ve bazen de pelviste iltihaba ne­den olmaktır. Aracın etkinliğini artırmak için, kimyasal yöntemle birlikte kulla­nılabilir.
    4. Lava): Cinsel birleşmeden sonra la-vaj (bkz.) yapmanın gebeliği önleyici hiç­bir etkisi yoktur.
    5. Cinsiyet hormonları: Bunlar, doğum kontrol hapı adı altında, ağızdan alınır. On beş yıl kadar önce, östrojen ve pro-gesteron hormonları karışımının, yumurt­lamayı önlediğinin bulunması üzerine, bu haplar hazırlanmıştır. Aynı etkiyi, yal­nız östrojen kullanarak sağlamak müm­kündür, ama progesteronlar, kanama kontrolüne yarar. Bu yöntem, yüzde yüz başarılıdır ve uygulanması kolaydır. Âdet kanamasının zamanı ayarlanabilir ve dismenore (bkz.) görülmez. Aşırı âdet kanamaları, bu yöntemle azaltılmış olur. İstenmeyen etkileri, bazı vakalarda kilo alınması, baş ağrısı, bulantı, genel hal­sizlik, sinirlilik ve meme şişkinliklerine neden olmasıdır. En büyük sakınca, ka­nın damarlarda pıhtılaşabilmesini artır­ması, kan basıncını yükseltmesi ve kara­ciğeri etkileyip, sarılığa yol açmasıdır. Bazı vakalarda, öldürücü emboliler (bkz.) görülmüştür. Yapılan araştırmalar, de­rin toplardamarlarda nın bu yöntemle altı-sekiz kere arttığını göstermiştir. Ağızdan alman doğum kon­trol haplarının, koroner trombozunu ar­tırdığı, ayrıca beyin damarlarında pıhtı­laşma olanağını artırdıkları bilinmektedir. Östrojen dozu fazlalaştıkça, bu tehlike de artmaktadır. Bundan ötürü, östrojen miktarı en düşük etkili düzeyde olan hap­lar salık verilmektedir.
    6. “Doğal” yöntemler: Coitus interrup-tus, ya da ilkel geri çekilme, hem et­kili değildir, hem de psikolojik yönden sakıncalıdır. “Tehlikesiz dönem” ise, yanlış bir deyimdir, çünkü kesin olarak böyle bir süre yoktur. Gebelik, bir âdet döneminin herhangi bir zamanında olu­şabilir.
    7. Kürtaj, çocuk aldırma: Her ne kadar doğum kontrolündeki asıl amaç, ne olur­sa olsun gebeliğin olmasını önleme ise de; gebelik olduktan sonra çocuğu aldır­ma da bir tür doğum kontrolü yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bugün dünya­nın pek çok ülkesinde kürtaj, istenme­yen gebelikleri sınırlandırmak için (ya­sal açıdan serbest olarak) uygulanmak­tadır. Ancak, bu yola, anne sıhhati açı­sından kabil olduğu kadar az başvurmak; gene asıl amacı, yani gebeliğin olmasını önlemek daha doğrudur.
    Doğum kontrolüne ilişkin bilgi, dok­tordan alınmalıdır. Genellikle, en güve­nilir yöntemin, mekanik ve kimyasal tekniklerin birleşmesi yöntemi olduğu söylenebilir, ama yine de çok dikkatli bir uygulamayı gerektirir. En kolay yol ise, hapların kullanılmasıdır, fakat teh­likelerini bilmekte yarar vardır ve uzun süre kullanılmaları sakıncalıdır. En pra­tik yöntem ise, rahim içi araçlarıdır.