Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: admin

  • Yaşlılıkta Beslenme

    Yaşlılıkta Beslenme

    Her ne kadar yaşlanma bütün insanlarda meydana gelecek kaçınılmaz bir olay ise de, her birey aynı hızla yaşlanma belirtisi göstermez. Hatta tek bir bireyde bile çeşitli vücut dokularının yaşlanma hızı birbirinden farklıdır. Yaşlıların neden özel bir beslenme tipine gereksinimleri vardır?.. Gençler ile yaşlıların beslenmesi neden farklı olmak zorunda?.. Tüm bunları merak ediyorsanız lütfen yazımızı okumaya devam edin.

    Yaşlanma ile beş duyumuzda birçok değişiklikler görülür. Özellikle işitme, görme, tat ve koku alma derecelerinde değişiklikler olur. Dilerseniz ilk önce yaşlılıkta işitme kaybının beslenmeyi nasıl etkilediğine bir bakalım. Yaşlılıktaki işitme kaybı yaşlının kişiliğini ve adaptasyon kabiliyetini etkiler. İşitme kaybı olan pek çok yaşlı, umuma açık yerlerde yemek yemekten, sosyal toplantılardan, yemek arkadaşları ile sohbet etmekten kaçınır. Çevresi birçok insanlarla dolu olduğu halde kendini izole edilmiş, yalnız hisseder.

    İleri yaşlarda presbyopia dediğimiz, göz merceğinin esnekliğini kaybetmesi sonucu, yakındaki cisimleri net görememe ile belirginleşen görme bozukluğu başlar. Karanlığa adaptasyon yavaşlar. Yaşlılar, gençlerin görebildiği loş ışıkta, objeleri yeterli netlikte göremezler, daha çok ışığa ihtiyaçları vardır. Görmelerindeki bu yetersizlik nedeniyle pek çok yaşlı rahat, huzurlu değildir. Lokanta, kafeterya gibi az aydınlatılmış loş yerlerde yemek yemekte zorluk çekerler. Tad ve koku alma yeteneği yaşlanma ile azalır. Ancak bu durum biraz tartışmalıdır. Çünkü, bazı uzmanlar tad alma duyusunun azalışını yaşlılığın bir parçası olarak görürken, diğer bazı uzmanlar bu azalışın diğer faktörlerden yani, fazla sigara içme veya diğer bazı hastalıklardan ileri geldiğine inanmaktadırlar.

    Yaşlılarda dildeki her “papilladaki” tad alma cisimciklerinin sayıları da azalır. İlk azalmaya başlayan tad alma cisimcikleri, tatlı ve tuzlu hissi için olanlardır. Acı ve ekşi hissi için olanlar daha sonra kaybolurlar. Tad alma cisimciklerinin azalışındaki bu sıra, bazı yaşlıların neden bütün gıdaları acı ve ekşi hissettiklerini açıklıyordur sanırız.

    Yaşlılarda gıdaların kokularını alabilme de belirgin şekilde azalır. Örneğin, kimi yaşlılar, kahvenin kokusunun uçtuğunu, kahvenin bayatladığını iddia ederler ve yavaş yavaş bu zevklerini de yitirirler.

    Eğer yaşlı kişide tad ve koku alma değişikliği oluşmuşsa, bu kişi biberin acı tadını duyar fakat o hoş kokusunu hissedemez. Bu da yaşlıların çeşitli gıdalara ilgisinin gittikçe azalmasına neden olur.

    Sindirim kanalında yaşlanma ile meydana gelen aktüel değişiklikler, yaşlanmada birçok beslenme problemlerini de beraberinde getirir. Yaşlıların % 25’inde görülen kronik atrofik gastrit de hazımsızlık yakınmalarına ve birçok gıda çeşidinden kaçınmaya neden olur. Altmış yaşından sonra yeni mide ülseri oluşması nadir ise de, eski mide ülserlerinin nüksü sıklaşır.

    İleri yaşlarda kabızlık sıklıkla görülür. Bu durum laksatif alışkanlığına yol açar. Hemoroid yakınmaları artar. Bunların kanaması anemiye sebep olur. Yaşlılar sıklıkla mide veya barsakta aşırı gaz toplanmasından ve bu gaz nedeniyle oluşan karın şişliğinden şikâyet ederler. Bundan dolayı da gaz yaptığına inandıkları besinleri almaktan sakınırlar. Örneğin taze sebze, portakal yemezler ve portakal suyu içmezler. Bu durum ise vitamin ve mineral yetersizliğine neden olabilmektedir.

    Yaşlılarda sindirim kanalı dışındaki bazı faktörler de beslenmeyi etkilerler. Kardiyovasküler, romatizmal hastalıklar özel bir diyeti gerektirir. Ayrıca, diş kayıpları da beslenmeyi büyük ölçüde etkilemektedir. Diş kaybı nedeniyle yaşlılar bazı katı ve sert besinleri yemekten kaçınırlar. Yemek yemek sosyal bir olaydır. Yaşlı insan huzur içinde oturabilmeli, güven içinde yemeğini yiyebilmeli, yemekten sonra sohbet edebilmelidir.

    Sağlıklı ve kaliteli bir yaşam, en az, yaşam süresinin uzun olması kadar önemlidir. Yaşamın anlamını, değerini veren entelektüellik, fizik güç ve bağımsızlığın devamında, alınan besinlerin miktarından çok kalitesi önemlidir. Besin kalitesinin yetersizliği, hayatı yaşanır hale getiren entelektüellik ve fizik gücün kaybına neden olur. Yeterli ve dengeli bir beslenme yaşlılığın arkadaşı olan kronik dejeneratif hastalıkların ilerlemesini geciktirir, sağlığı ve canlılığı destekler. www.kadinlarsitesi.com

    İleri yaşlardaki kişilerde enerji gereksinimi bazal metabolizmanın yavaşlaması, fiziksel aktivitenin azalması ve kas veriminin düşmesi gibi etkenlerle ilişkili olarak yetişkinlikteki enerji gereksinimine göre farklılık gösterir. İleri yaştaki kişilerin enerji alımına esas, vücut ağırlığının dengede tutulmasıdır.

    Yaşlıların diyeti uyarıcı olmalıdır. Sindirim salgısının artması sağlanmalıdır. Yaşlılar mukain gibi anti-asit maddeleri kullanmamalıdırlar.

    Dilerseniz, yaşlılıkta günlük olarak neyi ne kadar yemek gerekir, bir de ona bakalım.

    Günlük ortalama ekmek tüketimi dört dilimi geçmemelidir. Süt ve yoğurt ise günlük yarım kilo veya daha fazla olabilir. Peynir ortalama otuz-kırk gram civarında olmalıdır. Et kemiksiz olarak günlük yüz-yüz yirmi gram olabilir. Sebze dört yüz gram civarında, meyve ise iki yüz gram veya üstü olabilir. Yumurta dört günde bir adet, yemeklik margarin yirmi gram, bitkisel sıvıyağ on beş gram olmalıdır. Günde yirmi beş gram reçel, bal veya marmelat, yirmi gram da şeker alınabilir. Günlük bir gram kuru çaydan fazla çay alınmaması uygundur.

    Gayet tabii ki, bu yazdıklarımız özel diyet gerektiren bir hastalığı olmayan kişiler için geçerlidir. Verilen değerler ise ortalama olarak alınmıştır.

  • Mantarın Faydaları

    Mantarın Faydaları

    Çok mantar yemek faydalı mıdır?
    Mantarın ülkemizde çok fazla tüketimi olmasa bile, genelde sevilen bir sebzedir. Yemeklik mantarın kimyasal yapısına ve ortalama değerlerine baktığımızda, mantarın proteğin içeriğinin diğer sebzelere göre daha fazla olduğunu görürüz. Bu durum da gayet tabii ki mantara bir ayrıcalık getirir. Aynı zamanda mantarlar insanların ihtiyaçları olan bütün elzem aminoasitleri de içermektedir. Et ve tavuğun lazım olan aminoasit puanı 98 iken, mantarınki 89, patatesinki 59, havucunki 31’dir. Genel beslenme değerine göre puan verildiğinde mantardaki gerekli aminoasit değerlerinin, sütteki elzem aminoasit değerlerine yakın olduğu gözlenmektedir.

    Gerekli aminoasit içeriği bakımından mantarın zengin oluşu en çok vejetaryenlerin işine yaramaktadır. Bilindiği gibi vejetaryenler yalnızca sebze ve tahıl tükettiklerinden, yani hayvan ürünleri almadıklarından, insan beslenmesinde hayati önem taşıyan elzem aminoasitleri de yeterince alamazlar. Bu durumda mantar bir nebze olsun vejetaryenlerin imdadına koşmaktadır. Ayrıca, mantarda kalsiyum, fosfor, demir, sodyum, potasyum, magnezyum, B1 vitamini, B2 vitamini, Niasin ve C vitamini bulunmaktadır. Mantarda bulunan bu vitamin ve minerallerin değerleri çok yüksek olmasa bile, pek de küçümsenecek düzeylerde değildir. Ancak yapılan araştırmalarda görülmüş ki, C vitamini, yabani türlerinde yani, yenmeyen zehirli türlerinde, kültür türlerine yani, yenebilen türlerine göre daha fazladır. Mantarların yenebilen kültür türlerindeki bu vitamin kayıplarının nedenleri araştırılmış ve sonuçta mantarların marketlerde uzun süre bekletilmesinden dolayı vitaminlerinin kayba uğradığı saptanmıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi mantarların taze alınıp, uzun süre bekletilmeden tüketilmesi halinde mantarın hakkı verilmiş olacaktır.

    Doğada yaklaşık olarak iki bin kadar yenilebilir mantar türü mevcuttur. Ancak, bunlardan yanlızca yirmi beş tanesinden yararlanılmaktadır. Halk arasında kayın mantarı veya istiridye mantarı diye bilinen şapkalı mantarlar, ağaç gövdesi üzerinde yetişmektedir. Bu mantar türü mutfaklarda en çok tüketilen ve sevilen türdür. Ancak bu mantar türleri çok dayanıksızdır. Dayanıksız olmasının nedeni de çok çabuk kurtlanmasındandır. Kuzu göbeği diye bilinen bir mantar türü daha vardır ki, bu da çok tüketilmektedir. Çayırlarda, otlaklarda ve orman kenarlarında, özellikle nemli iklimlerde yetişir. Mantar yemeği en çok kuzu göbeği dediğimiz mantar türünden yapılmaktadır. Bu mantar türü ülkemizde en çok Bolu yöresinde bulunmaktadır. Bu türü tanımak çok kolaydır. Açık kahverengi ve koyu renkli bal peteği şeklinde şapkası bulunmaktadır. Mantar türleri içinde bu tip şapkayı takan yanlızca kuzu göbeği mantarıdır.

    Bunlardan başka, içi kızıl, kanlıca veya melki, tellice gibi halk arasında bilinen ve sevilerek yenen mantarlar vardır. İçi kızıl ve kanlıca mantarları şapkalı mantarlardandır. Bolu, Kastamonu, Zonguldak, Bursa, Balıkesir, Sinop ve Ege bölgesinin birçok yerlerinde bulunmaktadırlar. Özellikle kanlıca mantarının kendine özgü bir kokusu ve aroması vardır. Tellice mantarının ise en belirgin özelliği şapkalı olmamasıdır. Rengi de yetiştiği ortama göre değişiklik göstermektedir. www.kadinlarsitesi.com

    Şimdiye kadar yazdıklarımız mantarın hep iyi yönleriydi. Ancak bir de mantarın öteki yüzü var. Mantarın bu öbür yüzü gerçekten korkutucu. Özellikle mantara düşkün olanların içini bir hayli karartacak nitelikte. Dilerseniz, mantarın öbür yüzünü de birlikte inceleyelim. Ormanlarda ve çayırlarda belirli mevsimlerde yetişen çok çeşitli yabani mantar türleri vardır. Bunlar arasında yenilebilen nitelikte olanların yanı sıra çok sayıda zehirli olanlar da mevcuttur. Zehirli mantarların içinde muskarin, atropin, niyosiyanit gibi maddeler bulunur. Bu maddelerin cinsine ve miktarına, yiyen bireylerin bir defada aldığı mantar miktarına ve bireyin vücut yapısının direncine göre zehirlenme olayı üç ile beş saat sonra meydana gelebildiği gibi, birkaç gün sonra da ortaya çıkabilir. Hatta arsenik içeren mantarlarda, bu maddenin karaciğerde zehir etkisi gösterecek doza ulaşana kadar birikmesiyle, kırk ile altmış gün içerisinde kalp krizi yoluyla ölüme neden olan vakalar bile meydana gelmektedir. Çok zehirli mantarların yanı sıra, daha az zehirli ve insana etkisi olmayan mantarlar da vardır. Günümüzde mantarın zehirli olup olmadığını anlamak için en iyisi içindeki maddelerin analizidir. Diğer bir yol ise, mantarın morfolojik olarak yani, şekline, görüntüsüne bakarak çok iyi tanımlanmasıdır. Bu konuda çok iyi yetişmiş uzmanlar vardır. Zehirli mantarların tehlikesi gerçekten çok büyüktür. Tüketilen mantarların içerisinde yalnızca bir tek mantarın zehirli olması bile, bazen tüm aileyi yok edebilir.

    Mantarı sıkça tüketiyorsanız ve bu tüketim kültür mantarı değilse lütfen mantarın şu niteliklerine dikkatlice bakınız. Yemeklik mantar, bütün, temiz, sağlıklı, taze görünüşlü, pörsümemiş, yabancı tat ve koku almamış olmalıdır. Kemirici hayvan ve böcek yenikli, hastalık ve parazitten zarar görmüş olmamalıdır. Aşırı nem, kimyasal madde, yabancı madde kalıntıları olmamalı, yıkanmış ise satışa uygun bir biçimde kurutulmuş olmalıdır. Yemeklik mantarlarda sap uzunluğu şapka çapından büyük olmalıdır. Mantar çok ender durumlarda soğukta depolanmaktadır. Alışılmış olan şekli, hasattan sonraki bir gün içerisinde hemen tüketime sunulmasıdır. Taze olarak bekletmede değişik depolama ısıları uygulanmaktadır. Sıfır santigrat derecede dört-beş gün, üç santigrat derecede iki-üç gün, on beş santigrat derecede bir gün depolanabilir. Bu şekilde saklanan mantarlar taze görünüm ve lezzetlerini muhafaza ederler. Ayrıca, mantarlar derin dondurucu dediğimiz dipfrizlerde de saklanabilir. Derin dondurucularda saklama süresi oldukça uzundur. Bu yolla, yaklaşık olarak bir yıl süreyle tazeliğini koruyabilmek mümkündür. Sağlıklı mantar tüketiminde sonsuz yararlar olduğunu bir kez daha yineleyerek yazımızı sonlandıralım. Umarız, mantar sevenleri yeterince aydınlatabilmişizdir.

  • Aşılama yaptıralım mı?

    Aşılama yaptıralım mı?

    Soru:Bebek sahibi olmaya çalışıyoruz, size daha önce de yazmıştım. Rahim filmi çektirmemi tavsiye etmiştiniz. Çektirdim, kanallarım açık. Doktorum bana yumurta büyütmek için ilaç ve iğne verdi. Hamilelik yok ancak kasıklarımda çok ağrım var. Ağrı yüzünden ilişkiye bile giremiyorum. Bu normal bir durum mu? Aşılama mı yaptırayım?

    CEVAP
    Yumurtlama için verilen ilaç bazen yumurtalıkları aşırı derecede uyarıyor ve birden fazla yumurtanın gelişmesine neden oluyor. Bu durumda da ağrı olabiliyor. Merak etmeyin, birkaç gün sonra geçecektir. Yumurtlama için verilen ilaçlarla ilk kullanıldığı ay gebe kalınacak diye bir kural yok. Bu işlem 2-3 hatta daha fazla kereler denebilir. Telaş etmeyin. Rahim içinde yapışıklık olması en kesin olarak rahim filminde veya rahim içine sokulan bir optik sistemle (Histeroskopi) bakılarak anlaşılabilir.

    Aşılama yaptıralım mı

  • Greyfurt Zayıflatır mı?

    Greyfurt Zayıflatır mı?

    Nedense, bazı bireyler turunçgillerden olan greyfrutu zayıflama ilacı niyetine kullanırlar. Bu bireyler sabahları aç karnına greyfrut suyu içtiklerinde zayıflayacaklarına inanırlar. Yani, ne beslenmenize, ne de fiziksel hareketlerinize dikkat edeceksiniz, rasgele yaşayacaksınız ama sabahları bir bardak greyfrut suyu içip zayıflayacaksınız. Böyle bir şey asla mümkün değildir. Beslenmenize ve fiziksel aktivitenize özen gösterseniz bile greyfrut suyu yağlarınızı eritemeyecek, zayıflamanıza yardımcı olamayacaktır. Nasıl olsun ki?..

    Size somut bir örnek verelim. Greyfrut suyunu bir kalıp yağın üstüne dökün ve bir müddet bekleyin. Greyfrut suyunun yağı eritmediğini ve de yağa karışmadığını göreceksiniz. Bu nedenle greyfrut yiyerek veya sabah sabah aç karnına greyfrut suyu içerek vücuttaki fazla kilo atılmaz. Pazardan aldığınız bir adet greyfrutta ortalama yüz iki kalori vardır. Bir greyfrut ortalama iki yüz elli gram gelir. Siz bunca greyfrutu yiyeceksiniz karnınız doyacak, ayrıca yüz iki kalori de alacaksınız; ondan sonra zayıflamayı bekleyeceksiniz. Böyle bir şey olamaz.

    Ancak, şimdiye kadar yazdıklarımız gözünüzü korkutmasın. Zannedilmesin ki greyfrut yenilmesine karşıyız. Bizim söylemek istediğimiz, yalnızca greyfrut yenmesinin veya suyunun içilmesinin zayıflamaya bir katkısı olmadığıdır. Yoksa greyfrut yenmesinde tabii ki yararlar vardır. İki yüz elli gram gelen bir greyfrutta tam tamına doksan beş miligram C vitamini vardır. Metabolizmamızın günlük elli-altmış miligram C vitaminine ihtiyacı olduğunu düşünürsek, greyfruttan alınacak doksan beş miligram C vitamini hiç de fena sayılmaz. Ancak, burada şunu da belirtmek gereklidir. Doksan beş miligram C vitamini içeren greyfrut tüketildiğinde, malesef greyfruttaki tüm C vitamininden tam olarak faydalanamıyoruz. Çünkü, doğrarken olan kayıplar, doğranmış olarak bekletilirken olan kayıplar ve metabolizmamızda barsak lümenlerinden emilirken uğradığı kayıplar sonucu, biz bu doksan beş miligramlık C vitamininin, aşağı yukarı yüzde ellisini göz göre göre kaybetmiş oluyoruz. Kayıplardan sonra, arta kalan C vitamini miktarı kırk beş-elli miligramdır ki, bu da metabolizmanın tüm C vitamini ihtiyacını karşılamaya yetmez. Siz de bir buçuk adet greyfrut tüketirsiniz, böylece günlük C vitamini ihtiyacınızı karşılamış olursunuz. Gerçi, yiyeceğiniz diğer besinlerle de alacağınız C vitaminini göz ardı etmemek gerekir.

    Dipnot olarak belirtelim, C vitamini depo edilen bir vitamin değildir. Bu nedenle fazla alınan miktar idrar yolu ile atılmaktadır. Gayet tabii ki greyfrutta sadece C vitamini yoktur. Bunun yanı sıra birçok vitamin ve mineral de mevcuttur. Gene iki yüz elli gramlık bir adet greyfrutu ele alıp, içeriğine bir göz atalım. Hemen her meyvede olduğu gibi greyfrutta da potasyum yüksek düzeydedir. İçeriğinde üç yüz kırk miligram potasyum bulunur. Bir bireyin günlük ortalama iki bin-dört bin miligram arası potasyuma ihtiyacı vardır. Çünkü, potasyum birçok bedensel işlevde önemli rol oynamaktadır. Metabolizmanın her hücresinde potasyum bulunur. Potasyum özellikle kalbin, kasların ve sinir sisteminin çalışması için önemlidir. Ayrıca, kandaki normal şeker düzeyinin korunmasında da rol oynamaktadır. Gerçi, bir adet greyfrut tükettiğinizde tüm potasyum ihtiyacınızı karşılayamazsınız ama birkaç tane daha greyfrut veya herhangi başka bir meyve daha yerseniz, günlük potasyum ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

    Hemen belirtelim, potasyum meyve dışında birçok besinde de mevcuttur. Ayrıca, greyfrutta magnezyum ve kalsiyum da bulunmaktadır. Fakat bunlar günlük ihtiyacı karşılamaya yaklaşacak düzeylerde değillerdir. Turunçgillerden söz açılmışken isterseniz greyfrutu bir de portakal ile karşılaştıralım. Portakal cinsleri içerisinde hemen hemen en irisi ve ince kabuklusu Washington portakaldır. Yani, greyfrutun özelliklerine en yakın olan portakal cinsi budur. Böylece, iki yüz elli gramlık eşit ağırlıktaki portakal ve greyfrutu kıyaslıyabiliriz.

    Yukarda bahsettiğimiz gibi greyfrutta yüz iki kalori mevcuttu, buna karşılık aynı gramajdaki portakalda yüz yirmi iki kalori vardır. Bunun yanı sıra greyfrutta doksan beş miligram C vitamini varken, portakalda yüz yirmi beş miligram C vitamini bulunmaktadır. Gene aynı şekilde potasyumu karşılaştıracak olursak, greyfrutta üç yüz kırk miligram potasyum vardı, portakalda beş yüz miligram potasyum mevcuttur. Greyfrut ve portakalda magnezyum içerikleri hemen hemen aynıyken, kalsiyum içerikleri farklıdır. Bu fark portakal lehindedir. Greyfrutta kırk miligram kalsiyum mevcutken, portakalda kalsiyum miktarı yüz iki miligramdır. Şöyle bir bakıldığında portakalın, greyfruttan daha kıymetli bir meyve olduğunu anlamak mümkündür. Ancak, kalori değeri bakımından greyfrut, portakaldan daha düşük değerlerdedir. Zayıflama diyetinde olan bireylerin portakal yerine greyfrutu tercih etmeleri mümkündür. Ancak, bu kalori farklılığı çok fazla olmadığından ille de greyfrutu tercih etmelisiniz dememiz yanlış olur.

    Ümit ederiz ki, greyfrutseverleri üzmeden, yeteri kadar aydınlatabilmişizdir. Birey ya da topluluk için sağlıklı olan bir beslenme tarzı, bir başkası için sağlıklı olmayabilir.

    Bireylerin vücut kimyası birbirinden farklıdır. Örneğin, çok fazla tuz yemek herkeste yüksek tansiyona yol açmaz. Kimi bireyler çok fazla sigara içmelerine karşın sağlıklı yaşar ve sigarayla ilgisi olmayan bir hastalıktan ölebilirler.

    Böbrek taşı oluşturmaya eğilimli bireylerin çok şeker yememesi, beslenme yolu ile bol miktarda lif ve magnezyum alması gerekir. Bunlara dikkat etmezlerse böbrekleri büyük olasılıkla taş yapar. Oysa başkaları buna dikkat etmeseler bile böbrek taşı oluşturmazlar.

  • Nasıl Beslenmeliyiz?

    Nasıl Beslenmeliyiz?

    Bilimsel öğütlerden çok, reklamlara ve çevrenin etkisine göre yiyecek seçilmektedir. Bu yanlıştır. Yediğimiz besinleri satın alırken birçok faktörün etkisinde kalırız. Bireysel tercihlerimiz, dükkânlarda, marketlerde, lokantalarda, büfelerde gördüklerimiz, reklamlar, ana babalarımızın, dostlarımızın, komşularımızın yiyecek konusundaki tercihleri; bütün bunlar bizi etkiler. Oysa çevremizde bizi etkileyen pek çok kişi ve kurum sağlıklı beslenmenin ne olduğunu bile bilmemektedir. İşte bu nedenden dolayı yiyecek seçerken başkalarını taklit etmek, insanı yanlış yollara götürmektedir.

    Besleniyoruz da Ne Oluyor!..

    Neler olmuyor ki. Atalarımız “can boğazdan gelir” diye buyurmuşlar. Aslında fevkalade doğru bir söz. Ancak, eski çağlardan bu yana, bilim adamları, gözlemleri ve bilimsel araştırmaları ile canın boğazdan da gittiğini göstermişler. Buyrun bakalım; bir yanda atalarımız, bir yanda bilim adamları. Bizler de ortada.

    Canınızın her çektiği şeyi yemeden “yaşıyorum” diyebilir misiniz? Tıbbın babası sayılan Hippocrates, ondan sonra gelen Celcus, belirli besinlerin çok yenmesinin sağlığı bozduğunu, diğer bazı besinlerin de sağlık için gerekli olduğunu, belirli bir düzene göre beslenilmesi gerektiğini yirmi yüzyıl önceden bildirmişlerdir. İnsan sağlığıyla ilgilenen bilginler; oburluğun, gelişi güzel yemenin sağlığı bozduğunu keşfetmişlerdir. Hatta Türk bilgini İbni Sina, oburluğun, yani sadece haz duyma amacı ile beslenmenin, sağlık üzerindeki zararlarını açıklayarak, bilimsel araştırmaların ışığında bugün de geçerli olan öğütlerde bulunmuştur.

    Kimi bilgiç geçinen insanlar katkısız, hormonsuz, ilaçsız, arıtılmış besinlerle sağlıklı beslendiklerini savunarak böbürlenirler. Kimileri ise insanları et yiyenler, ot yiyenler şeklinde gruplaştırarak et yiyenlerin ot yiyenlerden daha üstün olduğunu ileri sürmektedirler.

    Peki ama, beslenme nedir? Nasıl beslenelim?
    Ot mu yiyelim, yoksa et mi yiyelim, yoksa canımız ne çekiyorsa onu mu yiyelim? diye sorabilirsiniz. Biz de yazımızda bu duruma bir nebze olsun açıklık getirmeye çalışacağız. Beslenme, açlık duygusunu bastırmak ya da sadece canının çektiklerini yemek değildir. Beslenme, insanın büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan öğeleri alıp vücudunda kullanmasıdır.

    Bu tez nasıl gerçekleşebilir?

    Bu tezin gerçekleşebilmesi için, iyi bir beslenme sistemi kurmak gereklidir. Bunun için de, değişik tür besinlerin, sağlık ve temizlik kurallarına uygun olarak saklanması, hazırlanması, pişirilmesi ve bir arada tüketilmesi sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde yeterli ve dengeli beslenme yolunda çok önemli adımlar atmış oluruz. İsterseniz “karışık beslenin” sloganımızı birkaç örnek vererek pekiştirelim.

    Sadece et yiyenlerin diyetlerine baktığımızda, kalsiyum ve C vitamininden yetersiz beslendikleri, buna karşılık hayvansal besinleri tüketmeyip, yalnızca tahıl ve sebzelerle beslenenlerde de elzem aminoasitlerin (yağ asiti / protein) yetersiz kaldığı gözlenmektedir. Öte yandan, Amerika’da fosiller üzerinde yapılan bir araştırmada, mısır tarımının gelişimine paralel olarak insan bedeninin küçüldüğü, protein ve demir yetersizliklerinin oluştuğu gözlenmiştir.

    Aynı zamanda mısır unundaki B kompleksi vitaminlerin, buğday ununa oranla çok daha düşük olması nedeniyle, mısır unu ağırlıklı beslenen insanların daha sinirli olduğu söylenmektedir.

    İnsan, kendi vücut proteinleri için gereksindiği bazı aminoasitleri diğerlerinden yapamaz. Vücudun diğer aminoasitleri kullanarak yapamadığı bu aminoasitlerin yiyeceklerle aynen ve gereksindiği kadar alınması zorunludur. İnsanlar için sayısı sekiz olduğu sanılan bu aminoasitlere elzem (esansiyel) aminoasitler adı verilmektedir.

    Görüldüğü gibi tek yönlü beslenme sistemi yerine, karışık beslenme sisteminin uygulanması, beslenme yetersizliklerinden doğacak sağlık sorunlarını da ortadan kaldıracaktır.

    Aslında yeryüzündeki son derece değişik beslenme tarzlarına insan bedeninin uyum sağlama yeteneği gerçekten şaşırtıcıdır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, her insanın sindirim sistemi, beslenmesini etkileyen temel etkenlerden biridir.

    Her nedenle olursa olsun sindirim sistemi yetersiz birinin beslenme durumu, sindirim sistemi yeterli birinin beslenme durumundan kötüdür. Örneğin, midesi yeterince hidroklorik asit salgılamayan bir hastada mide enzimi pepsin yeteri kadar işlev göremez. Bunun sonucu olarak da tüm sindirim sistemi bozulur.

    Sindirim sırasında mide-barsak salgıları, yediğimiz besinleri etkiler. Bundan sonra sıra özümsemeye gelir. Özümseme, sindirilmiş besin parçalarının kan akımına karışması, emilmesi işlemidir. Besinler sindirilip kana karıştıktan sonra sıra, bedenin bunu yeterli kullanıp kullanamadığına gelir.

    Bazı bireylerde metabolizma bozuklukları bedenin besini yeterince kullanamamasına sebep olabilir. Öte yandan kimi ilaçlar da temel besinlerin vücutta kötü kullanımına yol açabilir. Örneğin; yüksek tansiyon tedavisinde yararlanılan ilaçlar vücudun B 6 vitaminini kullanmasına engel olmaktadır. Ayrıca bazı besinler, başka besinlerin yeterince emilip kana karışmasını önleyebilmektedir. Örneğin; çay ve kahve, demir ile çinkonun emilip kana karışma yüzdesini azaltmaktadır.

    Öyle ki, kahve ve çay tiryakilerinin günlük beslenmede başkalarından daha çok miktarda demir ve çinko almaları gerekir. Bu tip örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sağlıklı bir yaşam için metabolizmanın protein, yağ, karbonhidrat, kalori ve su ile birlikte kırk beş çeşit değişik vitamin, mineral, aminoasit ve temel yağ asitine gereksinimi vardır. İnsanın sağlıklı kalabilmesi için beslenme yolu ile bunları sürekli alması gereklidir. Aksi takdirde herhangi bir besin maddesinin eksikliği insanı hafif rahatsızlıklardan, hastalığa, hatta ölüme kadar götürebilir.

    Kısacası, sağlıklı yaşamak için doğru bir beslenme kültürüne sahip olmakta ve bu kültürü benimsemekte sonsuz yararlar vardır.

  • Gebelikte Alkol Kullanımı

    Gebelikte Alkol Kullanımı

    Eğer henüz hamile değilseniz ve önümüzdeki yıl yaşamınıza yeni bir can katma­yı planlıyorsanız, bu süreçte limitinizi kontrol altına alarak alkol kullanabilirsi­niz. Unutmayın ki, fazla alkol tüketimi, erkekle kadının cinsel birleşmesini de olumsuz etkileyebilir.

    Eşinizin yoğun alkol kullanımı spermlerinin kalitesini düşüreceğinden, onu da bilgilendirmenizde ve bu konudaki bilgiyi doktorunuz­dan beraber almanızda yarar var. Hamile kalmadan önce “akşamcılar” gibi ol­mak (günde 6 kadehten fazla içmek) döllenmeyi engelleyebildiği gibi, erken dü­şük olasılığını da beraberinde getirir. Eğer hamileyseniz ve bu durumu henüz bilmeden alkol kullanmaya devam etmişseniz bebeğinizin bundan nasıl etkile­neceğini merak ediyor olabilirsiniz. Merak etmeyin; bu süre içerisinde bebeği­nizde olumsuz gelişime neden olacak etkenler henüz oluşmamıştır.

    Hamilelik süresince alkol kullanmak, bebeğin rahim içindeki gelişimini, doğu­munu, bebeğin çocuklukta ve ergenlikte yaşayacağı sağlık sorunlarıyla mücade­le etmesini ve ergenliğe kadarki öğrenme yeteneğini olumsuz etkileyebilir.

    Hamilelikte alkol kullanan kadınlar, açık bir şekilde, bebeklerini “fetal alkol sendromu” ile karşı karşıya getirir. Bu sendrom, fiziksel, zihinsel ve davranışsal birçok sorunun bir arada bulunması anlamına geliyor. Bunlardan bazıları geli­şim sorunları, kalp sorunları, zihinsel gerilik veya yüzde ya da organlarda anor­mallikler olarak sıralanabilir. Bunun yanı sıra beynin gelişimini de olumsuz et­kileyerek, hafıza, öğrenme, konuşma ve davranış eksiklik veya bozukluğuna da yol açabilir. Fetal alkol sendromu olan bir bebekte, kısa boy, düşük kilo, küçük kafa yapısı, eklem ve organlarda sorunlar, yüzde anormal oluşumlar ve kalp has­talığı görülebilir. Ender olarak kulak enfeksiyonları, diş sorunları ve görme bo­zukluğu da ortaya çıkabilir. Ve ne yazık ki, günümüzde fetal alkol sendromunun tedavisi yok. Alkolün bebeğin gelişimi üzerindeki olumsuz etkilerinden bi­ri, bebeğin az gelişmesine neden olmasıdır. Buna tıp literatüründe “rahim içi ge­lişme geriliği” (İUGG-intrauterin gelişme geriliği) adı verilmektedir. Alkol kul­lanımının yol açabileceği en ciddi sonuçlar ise düşük ve erken doğumdur.

    “İçkiyi az için, bu sorunlar azalır” demek de ne yazık ki mümkün değil. Çünkü tıp, ne kadar içildiğinde bu sorunlarla karşılaşıldığını tam olarak bilemiyor. Ha­milelikte, bebeğiniz sizin kanınızda bulunan her şeyi alır; bu kadar basit yani!

    Dolayısıyla aldığınız alkol, plasentadan ona geçer. Yetişkinlerde, fazla alkol tü­ketiminde karaciğer alkolle mücadele etmeye çalışır. Bazen başarılı olur, bazen olamaz. Bebeklerin karaciğerleri ise alkolle mücadele etmede yeterli değildir. Düşünsenize, o daha minicik!..

    Bilimsel araştırmalar, her gün düzenli içmenin veya bir kerede aşırı düzeyde al­kol almanın ciddi komplikasyonlara neden olabileceğini gösteriyor. Ancak, ara­da bir veya özel günlerde bir kadeh içmenin bebeğe bir zararının olmadığını öne sürenler de var. Eğer, “Hayır, benim vazgeçmem çok zor” diyorsanız, o zaman kontrollü olarak ve sağduyunuzu kullanarak, alkol tüketim düzeyinizi bir şekil­de kararında tutabilirsiniz. Bazı hekimler, hastalarına özellikle ilk trimesterde içmemelerini, çünkü bu dönemde bebeğin organ sisteminin şekillendiğini ve teh­likeye açık olduğunu söylerler. Bu dönemden sonra ise haftada bir iki kadeh sı­nırlaması getirirler. Siz de doktorunuz ile konuşarak kendinize uygun bir plan yapabilirsiniz. Ama, en iyisi tabii ki hiç içmemek.

  • 10 Yıl Önce Adetten Kesildim

    10 Yıl Önce Adetten Kesildim

    Soru: 43 yaşındayım. 10 yıl önce birden adetten kesildim. Aynı anda depresyon yaşadım. Tedavim hâlâ devam ediyor. 7 yıldır östrojen hormonu kullanıyorum. Her yıl kontrolden geçiyorum. Bir sorunum yok. Aldığım ilaca devam etmeli miyim? Bu ilacı ne kadar kullanmam gerekiyor? Bırakırsam yeniden depresyon şikayeti ortaya çıkar mı?

    Cevap:Çok erken yaşta menopoz oluşmuş. Bunda depresyonun da rolü olabilir. Menopozda hormon tedavisi günümüzde hâlâ tartışılan bir konu. Her yıl (Menopozdaki birinin eğer imkanları müsaitse 6 ayda bir kontrolü çok daha güvenli olmaktadır) kontrollerini yaptırıyor, mamografisi çekiliyorsa ilacı kullanmaya devam edebilir. Ailede meme kanseri hikayesi olanlar veya mamografide şüpheli lezyonlar saptananlar için hormon kullanılmasında ısrara gerek yok. Hormon tedavisinin kadın psikolojisi üzerine de olumlu etkileri var. Kadın doğum uzmanı bir sakınca görmüyorsa psikiyatristinizle konuşun.

    menopoz

  • Sevgilime Hiç İnanmıyorum

    Sevgilime Hiç İnanmıyorum

    Soru:Benim 4 senelik ilişkim var. Kız arkadaşım beni çok seviyor. Ben de aynı şekilde onu çok seviyorum. Kız arkadaşımın çok güzel olduğunu düşünüyorum ve bundan dolayı onu çok kıskanıyorum. Onunla bir yere gittiğimde herkesin gözü onda olduğu için kendisine bazen kızdığım zamanlar bile oluyor. Çok kavga ediyoruz hep gereksiz nedenlerden dolayı. Birbirimize komşu olmamıza rağmen her gün beni kandırdığını, bana yalan söylediğini düşünüyorum.

    ‘CAMA ÇIKMASINI İSTİYORUM’
    Hep bir şüphe içerisindeyim. Her telefon konuşmamızda ona inanmamazlık yapıyorum. Her telefonda konuştuğumda “Evde misin?” diye soruyorum ve “Evet” cevabını alıyorum. Ben de inanmadığım için cama çıkmasını istiyorum. Tabii ki cama çıkıyor, onu görüyorum ve rezil oluyorum. Hep bu şüphe içinde yaşamamam için ne yapmam gerekiyor? Böyle olaylardan dolayı hem kendime, hem kız arkadaşıma, hem de ilişkime zarar verdiğimi düşünüyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bana yardım ederseniz çok sevinirim.

    Mehmet Coşkundeniz’in yanıtı: Sizin özgüven sorununuz var. Kendinize güvenmiyorsunuz. Sevgilinizin çok güzel olduğunu, her an sizden daha etkileyici, yakışıklı ya da paralı birine gidebileceğini düşünüyorsunuz. Çünkü diziler, filmler hep bunu pompalıyor. Güzel kızlar yakışıklı ve zengin erkeklerle olur… Oysa siz sevgiliniz tarafından seçilmiş insansınız. O, başka birini isteseydi emin olun giderdi. Sizi istiyor ki, sizinle beraber. Bir kere bunu aklınızdan çıkarmayın. Kimseyi zorla tutamazsınız. Kıskançlığınız, paranoya noktasına gelmiş ve acilen müdahale edilmesi gerekiyor. Bir psikiyatra başvurmanızda yarar var. Hatta önce siz tek başınıza gidin, daha sonra çift terapisine katılın. Başka türlü bu psikolojiden çıkabileceğinizi sanmıyorum.

  • Mantar Nasıl Tedavi Edilir?

    Mantar Nasıl Tedavi Edilir?

    Soru: 3 aylık hamileyim. Hamileliğimin başından beri mantar var. Doktorum “Bebek 4 aylık olana kadar tedavi edemem” dedi. Ben bu durumdan rahatsız oluyorum. Çok dikkat ediyorum, eşimle cinsel ilişkiyi unuttuk. Şimdi tedavi olmamın bebeğe ne zararı olabilir? Hamilelikte neden böyle bir durumla karşı karşıyayım? Bir daha yaşamamak için nasıl hareket etmeliyim?

    Cevap: Hamilelikte vajinada meydana gelen değişiklikler nedeniyle mantar enfeksiyonlarının oluşması kolaylaşır. Eğer şikayetiniz çok ise lokal sürülebilecek kremler ve dıştan kullanılacak pansumanlar size yardımcı olabilir. Gebeliğin erken dönemlerinde bebeğin organları gelişirken çok gerekmedikçe pek çok doktor hastasına ilaç vermek istemez. Çünkü yıllarca zararsız zannedilen ilaçların bebeğe bazı etkileri olduğu yıllar sonra ortaya çıkabilmektedir. Doktorunuz da bu nedenle size sistematik kullanılacak ve bebeğe etkisi kesin olarak bilinmeyen bir ilacı vermek istememiş.

    Ayrıca bkz.  Akıntı ve Kaşıntı Var, Mantar Olabilir mi? , Vajinada Kaşıntı

    Mantar Nasıl Tedavi Edilir

  • Adet Kanamasını Geciktirmek Mümkün mü?

    Adet Kanamasını Geciktirmek Mümkün mü?

    Soru: 25 yaşındayım, arkadaşlarımın istedikleri zaman adetlerini geciktirdiklerini duydum. Böyle bir şey mümkün mü? Ben de o ilaçtan kullansam zararı olur mu?
    Cevap: Adet kanamalarını geciktirmek mümkün. Verilecek hormon ilaçları adet kanamalarını 10-15 gün hatta daha uzun süreler ileri bir tarihe atabilir. Ama arkadaşlarınız canları istedikçe bu ilaçları alıp kanama tarihleri ile oynadıkları yönünde bir izlenim aldım sorunuzdan. Bu ilaçların sık kullanılması hele doktor kontrolü olmadan kullanılması hiç doğru değil. Adet sancıları çok olan biri için (Aslında bunun tedavi edilmesi gerekir ama…) mesela önemli bir imtihan dönemi için veya senede bir gideceğiniz 15 günlük tatil için doktorunuza sorarak bu tip ilaçları kullanabilirsiniz ama hepsi o kadar.

    Adet Kanamasını Geciktirmek Mümkün mü

  • Ayrılmak İstediğimi Nasıl Söyleyebilirim?

    Ayrılmak İstediğimi Nasıl Söyleyebilirim?

    Ayrılmak istediğimi nasıl söyleyebilirim?
    Aşk her zaman istediğimiz gibi yürümüyor. Bazen ilişkinin bitmesi gerektiğini görüyoruz ama o son adımı atmaya cesaret edemiyoruz. Bizi engelleyen en büyük şey, karşımızdaki insanı üzme ve kırma korkusu. Bu yüzden istemediğimiz ilişkilerin kahramanları oluyoruz. Bu bize çok fazla sıkıntı veriyor. Birini üzmeyelim derken kendimizi üzüyoruz. Ayrıca ona karşı da samimi davranmıyoruz. Zor olacak, çok zor olacak ama ayrılacaksınız. Ayrılma fikri bu kadar yakınsa size, bu işin dönüşü yok artık. Bir kere bunu kabullenmek zorundasınız. Bahaneler üretmenize de gerek yok. Neden ayrılmak istediğinizi belirleyip bunu ona açıkça söylemek durumundasınız. Sevmiyorsanız sevmediğinizi, beğenmiyorsanız beğenmediğinizi söylemelisiniz. Hatta, ortada hiçbir neden yokken bile “Ben bu ilişkiyi yürütemeyeceğini” deme hakkına da sahipsiniz. Bilin ki, herkes kendi tercihini yaşar. Herkes kendi hayatından sorumludur.

    İş ayrılma noktasına gelmişse, o andan itibaren geçmişi kurcalamanın, “Geçmişte sen de şöyle yapmıştın” diye söylenmenin hiçbir faydası yok. Ayrılmak, karşınızdaki insan için yeterince kırıcı olacaktır zaten. Bu yüzden ayrılık konuşmasını yaparken kırıcı sözler kullanmayın. Dümdüz neyi istediğinizi ya da neyi istemediğinizi söyleyin. Böylece her şey çok daha çabuk biter. Ayrılacağınız kişiye “Sen çok iyi bir insansın… Benden iyilerine layıksın” gibi eski Türk filmlerinde kalmış klişe sözcükleri kullanmaktan kaçının. Buna kimse inanmaz!

    Nerede konuşmalı?
    Öncelikle ayrılık konuşması kalabalık içinde yapılmamalı. Böylesi o insanın gururunu kırar. Kendinizi onun yerine koyun. Aynı durumda siz olsaydınız bu hoşunuza gider miydi? Çok sayıda insanın bu ayrılığa tanık olmasını ister miydiniz? Mümkünse sadece ikinizin olduğu bir ortamda, değilse çok sakin bir kafede ya da parkta bu konuşmayı yapmalısınız. İlişkiniz bitmiş olsa da unutmayın ki karşınızdaki insanın bir kişiliği ve gururu var. Ayrıca, telefonla, maille, mektupla ya da başka herhangi bir iletişim kanalını kûlanmamalısmız. Bu konuşmayı mutlaka yüz yüze yapmalısınız. En azından bunu hak ediyor öyle değil mi?

    Kararlı davranın
    Ayrılmayı kafanıza koymuşsanız, ayrılık konuşmasını yaparken “Belki bir gün bir yerde…” gibi umut verici cümleleri sakın kullanmayın. Siz bunu onu üzmemek ya da daha fazla kırmamak adına yaparsınız ama karşınızdaki insana boş yere ümit vermiş olursunuz. Bu konuşmadan sonra o da anlamalı ki, bu ilişki bitti. Bu yüzden konuşmayı fazla uzatmanın anlamı yok. Son bir şey daha var. İlişki bittikten sonra bir süre onunla aynı ortamlarda olmamaya özen gösterin. Sizi görmek, hele hele yeni sevgilinizle görmek onu çok fazla üzecektir.

  • Aldatma ve Yüzleşme

    Aldatma ve Yüzleşme

    İhanete uğrayan, kendisini aldatan kişiyle nasıl yüzleşecek?
    Önce 10’a kadar sayıp derin nefes alın. Ne yapacağınızı planlamadan onun karşısına çıkarsanız sadece kendinizi üzersiniz. Bir kere ihanet yüzleşmesinden sonra atacağmız adımı iyi tespit etmelisiniz. Onun yüzüne gerçekleri haykırdıktan sonra terk edecek misiniz? Ya da oturup sakin sakin onun size vereceği cevapları mı dinleyeceksiniz? Sizden özür dilemesini mi bekleyeceksiniz? Bunların hepsini düşünmeniz gerekiyor. Bir kez yüzleştikten sonra geri dönüşü olmayan bir yola gireceğinizi hiç unutmayın. O yüzleşme anından sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Buna ruhen hazır olmalısınız. Karşınızdaki insan elbette bir takım bahaneler sunacaktır size. Ya da yalanlamaya çalışacaktır. Bu yüzden kanıtlarınız çok sağlam olmalı. Kulaktan dolma bilgilerle, dedikodularla ihanet yüzleşmesi yapılmaz.

    Hazır hissetmiyorsanız, erteleyin!
    Böyle bir yüzleşmeye kendinizi hazır hissetmiyorsanız birkaç gün erteleyin. Ama elbette sevgilinize aranızda bir sorun olduğunu ve bunu çok yakında konuşacağınızı söyleyin. Bu sürede de kendinizi dinleyin. Yapmak istediğiniz şeyin ne olduğuna karar verin. Daha önceki ilişkinizde de aldatıldıysanız bir ikinciyi atlatmanın çok zor olacağını sakın unutmayın. Bazı insanlar, ayrıldıkları zaman çekecekleri acıyı düşünüp ihanete uğrasalar da bununla yüzleşmezler. Aslında bu yanlış bir davranış şeklidir. Çünkü sevgilisi “Nasıl olsa anlamıyor” diyerek aldatmaya devam edecek ve acısını katlayacaktır. Yüzleşerek aptal olmadığınızı gösterirsiniz. Sizi aptal yerine koymasını engellersiniz. İhanet sineye çekilecek bir şey değildir.

    Bir kez aldatan yeniden aldatır mı?
    Kişi aldatmanın sonucunda acı çekmiş, gerçekten pişman olmuş, büyük kayıplar yaşamışsa, bir daha aldatma olasılığı düşüktür. Çünkü yaşadığı deneyim çok ağırdır. Bunu bir daha kaldıramaz. Aldatan kişinin pişman olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bu öyle hemen anlaşılacak bir şey değildir. Uzun süre gözlemek durumundayız. Davranışlarım, yaklaşımını, sözlerini tartmak zorundayız. Pişmanlığı yaşamının her alanına yayabiliyorsa bunu zaten anlarsınız. Ama “Dostlar alışverişte görsün” misali bir pişmanlık söz konusuysa bunu da zamanla anlarsınız.

    Aldatmanın bir cazibesinin olduğu gerçek. Aldatmayı alışkanlık haline getirenler de vardır. Yani aldatmadan duramayanlar. Bu tür insanlar affettiğiniz zaman sizi yine aldatacaktır. Aslında benim önerim şu: Bu tamamen size kalmış bir şey. Kendi yüreğinizin sesine kulak verin. Aldatmayacağına inanıyorsanız buyurun devam edin. Ama şüpheleriniz varsa hiç başlamayın.