Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: admin

  • Regl Günü Hesaplama

    Regl Günü Hesaplama

    Kadınlar yumurtlama gününü hiçbir teknik alet ya da cihaz kullanmadan ellerine bir kağıt kalem alarak hesaplayabilirler. Ortalama olarak adet döngüsünü bir yere yazınız; diyelim ki 30 günde bir adet görüyorsanız 30’dan 14 çıkardığınızda yumurtlama gününü bulursunuz: yani 16. gün.  Eğer 32 günde bir adet görüyorsanız o zaman 18. gün olacaktır.

    Kadınlar aslında regl olma gününü bu hesaplama dışında adet öncesi vajinal salgılardan da anlayabilirler. Tabi bu biraz daha ileri yaşlarda olur. Yani genç kızlar vajinal salgılardan yola çıkarak regl olacağını anlayamayabilir. Daha çok çocuk doğurmuş kadınlar için geçerlidir bu.

    Şayet regl olma döneminiz yirmi bir günden daha kısa otuz beş  günden daha uzunsa adet döneminizde yumurtlama olmadığı manasına gelebilir. Lütfen böyle bir durumla karşı karşıyasanız bir kadın doğum uzmanına başvurunuz.

    Bazal Vücut Isısı:

    Yumurtlama gününü teknik aletlerle de ölçebiliriz.  Kadının yumurtlama gününden başlayacak şekilde 0.5 ila 1 derece kadının vücut ısısı artar. Bu artış ölçülerek de anlaşılabilir. Ancak bu günlük yaşamda kullandığımız termometrelerle ölçülemez. Yumurtlamadan 1 gün önce progesteron hormonu artar. Bu hormonun artışı teknik aletlerle öçlülerek de bulunabilir. Kadinlarsitesi.com

    Tükürükteki oluşan farklılıklar araclığı ile de yumurtlama günü mikroskop aracılığı ile anlaşılabilir. Ancak bu yöntem Türkiye’de pek yaygın değildir.

    Şu Sayfalarımıza da Bakınız:

  • Uykusuzluğun Nedenleri

    Uykusuzluğun Nedenleri

    Çoğu kadın, yaşamlarının bir yerinde uyku düzensizliği yaşar; ancak, yeterince uzun bir süre uykuda kalamıyor ve uyandığınızda ken­dinizi yenilenmiş hissetmiyorsanız, doktorunu­za başvurmalısınız. Buna tıp dilinde ihsomnia denir ve iyi uyuma alışkanlıkları yerleştiren ve beynin etkinliğini azaltan ilaçlarla tedavi edilebilir. Menopoz sırasında uykusuzluk alışılmadık bir durum değildir ve migren, stres, endişe ya da depresyonun bir belirtisi de olabi­lir. Bunların tümü için doktor yardımı aran­malıdır.

    En talihsiz olanlar, kronik uykusuzluk çe­ken, yani ya hiç uyuyamayan ya da başını yastığa koyar koymaz uyuyup çok geçmeden uyanan ve gecenin büyük bir bölümünü uya­nık geçiren kişilerdir. Bu, derin soluma ne­deniyle uyanık olunan saatlerde uyarılma yüzünden metabolizmayı etkileyebilir.

    Bedeniniz oksijen yoksunluğu belirtileri veriyorsa (iç çekişlerle kesilen hızlı ve kısa soluk alıp verme, esneme ve solunum hızın­da düzensizlik), akciğerlerinize oksijen dol­duran derin soluk alıp verme egzersizleri du­rumunuzda iyileşme sağlayabilir. Zamanla bu tür nefes darlıkları duygusal çöküntüye ve fi­ziksel yorgunluğa yol açabilir.

    İyi bir uyku için öneriler

    Hafta sonunda bile belirli zamanlarda yatıp kalkmaya çalışın. Her gün yaklaşık aynı saatlerde yatmak ve kalkmak bedeninizi sizin iste­diğiniz gibi çalışmaya programlayabilir. Yatmadan birkaç saat öncesine kadar kafein ya da çay gibi uyancılardan uzak durun. Bunun yerine ılık, kafeinsiz bir içecek alın. Son yemeğinizi yatmadan birkaç saat önce yiyin ve aşırı alkol alma­yın (alkol kolay uyumanızı sağlasa da sonraları rahatsızlık verir). Yatmadan önce bazı rahatlama teknikleri deneyin. Ilık (sıcak değil) bir banyo yapın, dinlendirici müzik dinleyin ya da yoga ya da meditasyon gibi yumuşak egzersizler yapın.

    Yatak odanızı dinlenme ve rahatlamaya uygun duruma getirin. Uyku için en iyi sıcaklık 15 ile 18°C arasındadır. Odayı olabildiğince karartın (ışık kapalı göz kapaklarından girebilir). Bu, özellikle gece şartları yaratılınca daha kolay uyuyan vardiyalı çalışan kişiler için önemlidir. Özellikle boyun ya da bel tutulmasıyla uyanıyorsanız, yatağınızın olabildiğince rahat olduğunu denetleyin. En iyisi, her 10 yılda bir yatağınızı değiştirmektir (Bu sürede ortalama 29000 saatinizi bu yatak­ta uyuyarak geçirirsiniz). Eşinizle yatıyorsanız, yatağınız birbirinizi ra­hatsız etmeden hareket edebileceğiniz kadar geniş olmalıdır. Yatağı alırken boyutlarını ikiniz de kontrol etmelisiniz. Uykuya dalamıyorsanız, öylesine uzanıp dert etmeyin. Kalkın ve kendinizi yorgun hissedinceye kadar başka bir şey yapın ve yeniden deneyin.

    DİKKAT
    iyi uyuduğunuzu ve doğal biçimde uyandı­ğınızı ancak kendinizi her zaman yorgun his­settiğinizi düşünüyorsa­nız, doktorunuza başvur­malısınız. Bunun, kan­sızlık (anemi), tiroit be­zinin iyi çalışmaması ya da menopoz başlangıcından kaynaklanan gece terlemeleri gibi birçok nedeni olabilir. Çalışma yerinizde ciddi bir aydınlatma ve temiz hava eksikliği varsa, so­runun kaynağı bu olabi­lir. Bu ortamda uzun süre kalmak, biyolojik saatinizi ve metaboliz­manızı etkileyebilir.

  • Kilo Almanın Nedenleri

    Kilo Almanın Nedenleri

    Kendinizle ve yaşamla ilgili düşünceleriniz kilo artışında önemli rol oynar. İnsanların, mutlu olduklarında aşırı yemeyi bıraktıklarını ve bedenlerinin dengelendiğini söylemeleri ol­dukça sık görülen bir durumdur. Kimileri de, mutsuz olduklarında kilo aldıklarını söyler. Ancak bu iki örnek de olayı fazla basitleş­tirmek olur. Kilo almaya neden olan çeşitli etmenler vardır. Duygu ve düşüncelerinizle olayların günlüğünü tutmanız, bunlardan hangilerinin size uyduğunu anlamanıza yardım eder.

    Düzensiz beslenme İyi beslenme denge ve çeşitlilik demektir. Özellikle yüksek mik­tarda yağ ve şeker içeren kimi yiyecekleri han­gi aralıklarla aldığınızı fark etmeyebilirsiniz. İki hafta boyunca ağzınıza koyduğunuz her şeyi günlüğünüze yazın ve ardından notlarınızı dikkatle inceleyin. Kaç gün pizza, hamburger ya da ayaküstü atıştırılan diğer yiyecekler yemişsiniz? Kaç gün süt içmemiş, meyve ya da sebze yememişsiniz? Kaç gün kepekli tahıl ya da ekmek yememişsiniz?

    Yetersiz egzersiz Birçok insan, başkala­rından daha çok yemediği halde, daha kolay kilo aldığını düşünür. Belki de bedeniniz ye­terince enerji harcamıyordur. Otuzlu yaşların ortasından sonra kadınlar, her yıl kaslarının 225 gramını kaybedebilir ve genellikle kasın yerini yağ alır. “Yağsız kütle” diye bilinen şey dinlenme anındaki metabolizma hızınızı (resting metabolic rate-RMR) belirler ve RMR, gün­lük kalorinizin %75’ini dönüştürüp bedeninizin kullanımına hazırlama görevini yerine getirir. RMR’nizin büyüklüğü, bedeninizin gelişmişliği ve kaslarınızın gücüyle doğru orantılıdır. Bunu geliştirmenin en etkili yolu egzersiz yapmak­tır.

    Sıkıntı ve bunalım Besin günlüğünüze ne yediğinizi, ne zaman yediğinizi ve kendi­nizi ne kadar aç hissettiğinizi yazın. Neden yediğinizi de yazmayı unutmayın (örneğin, teklif edildiği, yemek zamanı olduğu, yapmayı istemediğiniz başka bir işi geçiştirdiğiniz için ya da üzgün olduğunuzdan). Rahatlamak için yemek, kısa vadede çözüm olabilir; ancak, bunalımdaysanız ya da durumunuzdan hoşnut değilseniz, yemek sorunlarınızı ağırlaştırır. Doktorunuzdan yardım istemelisiniz.

    Zayıf imaj Neden olursa olsun özgüveniniz tam değilse, bilinç altınızdan bedeninizin saygıyı hak etmediğini, kimsenin bir değeri­niz olduğunu düşünmediğini ve şişman ve itici görünmeyi hak ettiğinizi düşünebilir, ardın­dan buna kendinizi inandırırsınız. Kilo almanı­za izin verirseniz, kendinizi iyi hissetmeniz zorlaşır ve yediğinizi denetleyemediğiniz için kendinizden nefret edersiniz.

    Kötü yeme alışkanlıkları Nasıl ve ne zaman yediğiniz de (özellikle belirli saatlerde yemiyorsanız) sorununuzun bir parçasını oluşturabilir. Arkadaşlarınızla birlikteyken yemeniz gerekenden daha fazlasını yiyip iç­meniz yönünde bir baskı hissediyor musunuz? Yemek için zamanınız olmadığında elinizin bir çikolata ya da hazır yiyeceğe uzandığı olu­yor mu? Yapacak bir şeyiniz olmadığında ya da stresli olduğunuzda yer misiniz? Çocuğunu­zun tabağında kalanları bitiriyor musunuz? Besin günlüğünüz bütün bunları tanımlamanı­za yardım edecektir.

    Genetik bağlar Anne-babanız kiloluysa, bu eğilimi miras almış olabilirsiniz (ancak bu, en az görülen nedendir). Kötü beslenme alışkanlıklarım.başkasından mı aldığınızı, yok­sa yağ depolamaya çok mu uygun olduğunu­zu ayırt etmek güç olabilir. İki durumda da, kilolu olmayı bir yaşam biçimi olarak kabul­lenmek için bir neden yoktur.

    KADIN VE ALKOL
    İçki içmek için çevreden gelen baskıya direnmek güç olabilir ve sık sık aşırıya kaçmak kilo almaya yol açabilir. Ancak, dikkatle hazırlanmış bir yemek planının parçası olarak, yemekle birlikte alınan ölçülü miktarda alkol sağlığa yararlı olabilir.

  • Diyet ve Kilo

    Diyet ve Kilo

    Kadınlar dergi, film ve televizyonda ideal güzellik olarak sunulan incecik manken görüntüleriyle bombardıman edilmektedir. Bu görüntüler özellikle kilo vermek ve “diyet yap­mak” kavramlarını yaşamın bir gerçeği olarak gören gençler için itici bir güç olabilir. Bu bağlamda “diyet” sözcüğü, doktorların aşırı şişman (obez) hastalar için önerdiği kilo ver­me programı anlamına gelmemektedir. Kuşkulu “diyetler” kısa sürede mucizevi değişimler vaat edenlerdir.

    Yüz yıl kadar önce kadınlar kilolarıyla bu kadar ilgilenecek zaman bulamıyordu. Gün­lük yemeği pişirmek enerji tüketimini sağlı­yordu ve aşırı yemek olasılığı pek yoktu. Bit­meyen ev işleri ve çocukların bakımı, kadın­ların sürekli enerji alımını gerektirmekteydi. Metabolizmaları kalorileri depolamaya değil, yakmaya alışkındı. Günümüz kadınları daha hareketsiz bir yaşam biçimine ve kalori yak­maktan çok depolamaya yol açan sayısız seçe­neğe sahiptirler. Ancak geçmişte ve günümüz­de yaşayan kadınlar için değişmeyen iki şey vardır: besinler yararlıdır ve bedeninizin kullanabileceğinden fazlasını yerseniz, artan kısım yağ olarak depolanır. Metabolizmanızın en uygun hızda çalışması için kimyasal ve fizik­sel süreçlerin bileşimine gereksinim vardır.

    DİYET, YİYECEKLERİ DÜŞMAN YAPAR
    Greyfurt, lahana çorbası, besin bileşimleri, hatta düşük yağlı rejimleri öneren diyet plan­ları kilo verme sorununu çözemez. Diyete, zorunlu olduğunuz için başlamayı düşünü­yorsanız, şu gerçeği unutmayın: diyet yapan­ların büyük bir çoğunluğu diyet öncesi kilo­larını (ya da fazlasını) geri alırlar. Diyete başlayanların çoğu, ömürleri boyunca zaman zaman başlayıp bırakmayı sürdürür. Belirli yiyecekleri kendine yasaklayanlar, bu yasağı çiğneyince suçluluk duyar ve bu kendilerini daha kötü hissetmelerine yol açar.

    Diyet yapmak, yiyecekleri bir besin ve sağ­lık kaynağından çok düşman gibi gösterir. Yo-yo denilen diyet yöntemi (kilo vermek, al­mak ve yeniden vermek vb.) sağlığınız için zararlıdır. Besin almayı aniden azaltırsanız, yaşamak için tasarlanmış olan bedeniniz, ener­jiyi daha verimli depolayabilmek için meta­bolizma hızını azaltacaktır. Bu, diyet yapan­ların çikolata gibi enerji düzeylerini aniden yükselten yiyecekler için neden can attıklarını ve kilo kaybının ilk birkaç hafta sonra neden birden yavaşladığını açıklamaktadır. Birçok kadının düşündüğünün aksine, şok diyetin ilk haftalarındaki kilo kaybı istenmeyen sorunlara yol açabilir.

    Aşırı şişmanlık (obesite) ve kilo verme
    Aşırı şişman kadınların bedeninde aşırı oranda yağ vardır ve bu onları tıbbi ve ruhsal açıdan etkileyebilir. Diyetisyenler, doktorlarla çalışarak yeme alışkanlıkları ile ilgili eğitim vermenin yanında, fazla kiloların zaman içinde verilmesini sağlayan kilo verme programları oluşturmakta ve uygulamayı denetlemek­tedirler. Bu eğitimin temelini yaşam biçimi, egzersiz, tutum, ilişkiler ve beslenme oluşturmaktadır. Bunlar kadın yaşamında önemli et­menlerdir ve her biri, kadına erişilebilir hedefler sunar ve kilosunu etkileyebilir.

    Doktor denetiminde uygulanan düşük ve 1 çok düşük kalori içeren diyetler, kişilerin beslenme gereksinimleri de karşılanırken hızlı kilo vermeleri için tasarlanmıştır. Enerji, dok­torun, kadının sağlık durumuna ve kilosuna bağlı olarak hazırladığı egzersizle harekete geçirilen depolanmış yağdan gelmektedir. Kimi durumlarda ilaç da kullanılabilir.

    Önce kaslarınızda ve karaciğerinizde glukoz olarak depolanmış karbonhidratları verirsiniz. Şok diyetlerde kendini yorgun hissetmenin ve ağırlık kal­dıracak ya da koşacak güç kalmamasının nedeni budur (çünkü kas gücünüzü kaybe­dersiniz). Ayrıca çok miktarda su kaybeder­siniz ve bu, aslında aynı miktarda yağ taşıma­nıza rağmen, kendinizi daha ince hissetmenizi sağlayabilir.

  • Su Muhallebisi

    Su Muhallebisi

    Sevgili kadinlarsitesi.com ziyaretçileri, bu sayfamızda da şu sıralar çok popüler olan su muhallebisinin tarifini vereceğiz. Yapımı son derece kolay, pratik ve defalarca denenmiş bir tarif. Siz yeter ki burada verdiğimiz ölçüleri dikkatlice uygulayın. İşte meşhur su muhallebisi tarifi …

    Malzemeler

    – Bir paket vanilya
    – Bir buçuk su bardağı toz şeker
    – Dört çay bardağı inek sütü
    – Sekiz çay bardağı biraz ılık su
    – ve son olarak iki çay bardağı nişasta

    Hazırlanışı:

    Şimdi gelelim muhallebimizin yapılışına. Suyla sütü bir tencere aktarın. Bunların üzerine nişastayı aktararak kıvamını alana dek karıştırın. Ardından tencereyi ocağa alın. Uygun kıvamına geldiğinde daha önceden hazırladığımız şekeri ve vanilyayı da ekleyin. Oluşturduğumuz bu karışımı az ıslak olan borcam bir kaba aktarınız. Kabı dolaba koyun ve orada 1 gece kalsın. Ertesi gün muhallebi belli bir kıvama gelmiş ve dinlenmiş olacak. Muhallebiyi kareler halinde keserek, ( istemeniz halinde üzerine pudra şekeri de ilave edebilirisniz) servis yapın.

    Bu tarifin tek olumsuz yanı yapmaya başladığınız anda servis yapamıyor olmanız. Yani muhallebinin bir gece dinlenecek olması. Ama sonunda harika bir su muhallebisi olacaksa değer. Hadi afiyet olsun. Muhallebiyi yaptıktan sonra lütfen aşağıda yorum kısmına nasıl olduğunu yazınız. Hadi kolay gelsin.

  • Şizofreni

    Şizofreni

    Şizofreni (duyguda yarıklık); Kişiliğin harabolması anlamında kullanılan bir terimdir. Hastanelerde yatan ruh hastalarının 1/4 şizofrenidir. Şizofreni 16 -30 yaşları arasında ortaya çıkar.
    Özellikleri:
    • Gerçekle ilişkilerini tamamen kesmişlerdir. Kurdukları düş dünyasında yaşarlar.
    • Duygu ve davranışları arasında tutarsızlıklar vardır.
    • Çevreyle ilişkilerini kesmişlerdir. Toplum kurallarını, ahlâk kurallarını umursamazlar. Bir köşede kendi içinde yaşar, içinden konuşur ve kendi içindeki konuşmaları dinler.
    • Sakin ve ilgisizken aniden sinirlenip saldırgan davranışlar gösterir. Kısa bir süre sonra yeniden sakinleşir.
    • Kişilik kaybı vardır. Kendini tanıyamaz, kim olduğunu bilemez. Kendisi­nin o olmadığını belirtir.
    • Duygusal körlük vardır. Hiçbir duygusal tepki vermez. Ağlamaz, gül­mez, sevinmez, heyecanlanmaz v.b
    • İstenenin zıttı tepkiler gösterir, isteneni yapmaz, karşısındakini taklit edebilir.
    • Hallisünasyon (sanrı) lar görür. Görsel, işitsel, koku, ses, dokunum hallisünasyonları gibi. Örneğin, senestetik sanrıda bacaklarının başından çıktığını görebilir.
    • Hezeyanlar (sabuklama) görülür. Büyüklük hezeyanları, düşmanı olma hezeyanı, düşüncelerinin çalınması hezeyanı, gibi bunlara paralel fantaziler geliştirir.
    • Organlarını kesme, intihar girişimleri görülür. Sık sık intihara başvu­rabilirler.

    Şizofreninin çeşitli görünümleri vardır. Paranoid şizofreni de daha çok büyüklük hezeyanları gibi görünümler vardır. Katatonik şizofrenide taklit ve heykel duruşu ağırlık kazanır. Hebefrenik şizofrenide zıt tepkiler, kelime uydurma eğilimleri daha fazladır. Örneğin, hastaya ağla denildiği zaman gülmeye başlar, susması istendiğinde, sürekli ve anlamsız konuşmalar yapar. Kendince aniam verdiği kelimeler uydurabilir.

    Şizofreni Tedavisi:

    Şizofreni hastalığı çağımızda tedavi edilebilir bir akıl hastalığıdır; ancak burada önemli olan nokta hastalığın ilk ortaya çıktığı anda bir uzman hekime başvurmaktır. Son yapılan araştırmalar gösterdi ki şizofreni kalıtsal bir hastalıktan ziyade çevresel faktörlere dayanıyor. Yani bu tür hastaların çoğu özellikle çocukluk dönemlerinde cinsel taciz, terk edilme, şiddet gibi travmalar yaşamış. Bu yüzden hastalık psikoterapi ve sosyal terapi yöntemiyle büyük oranda tedavi edilebilmekte hatta hasta bir yaşam boyu ilaç kullanmadan hayatını sürdürebilmektedir.

  • Histeri nevrozu

    Histeri nevrozu

    Histeri nevrozu da denilen bu hastalık belirtileri çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Organik hastalık belirtileriyle kolayca karıştırılabilir. Yeterince olgunlaşamamış, yaşamın sorumluluğunu üstlenecek güçte olmayan, çevrelerine aşırı bağımlı ve ilginin odak noktasında olmak isteyen insanlarda görülür.

    Histeri nev­rozu;
    • Yapısal bozukluk görülmeyen bedensel belirtiler,
    Stresten kaçmak için seçici nitelik taşıma,
    • İçinde bulunulan hastalık durumuna karşı da ilgisizlik,
    • Telkine karşı açıklık belirtileri ile birlikte görülür.

    Histeri nevrozu çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir :

    – Duyu organlarında bozukluk, baş ağrıları, sırt ağrıları gibi şiddetli ağrı duyumları alınır.Görme duyumuna bağlı; tam körlük, gece veya gündüz körlüğü, bulanık görme, bazı renkleri görmeme gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Psikolojik et­kinin ortadan kalkmasıyle düzelir.

    – Hareket organlarında bozukluk; kol, bacak gibi tek bir organın felci biçiminde ortaya çıkar. Titreme, tik, ses telleri telci gibi belirtiler de bu tür hasta­lar arasında sık gözlenir.

    – Histeri nöbetleri, bayılma veya epilepsi (sara) nöbetleri biçiminde görülür. Nöbet sırasında bilinç tümüyle yitirilmemişîir. Bayılma sırasında zarar vermeyecek biçimde ve uygun yerlere düşme gözlenir.

    – İç organsal belirtileri taklit eden bozukluklarda, apandisit krizleri, sıtma nöbetleri, tüberküloz belirtileri gibi iç organlarla ilgili hastalık belirtilerinin çok başarılı taklitlerine dayanır.

  • Nevrotik bozukluklar

    Nevrotik bozukluklar

    (a) Nevrotik, bozuklukların özellikleri

    • Nevrotik bozukluklar hafif ruh hastalıklarıdır.
    • Hastalık kişinin çevresine uyumunu zorlaştırır, ama hayattan tamamen koparmaz. Çalışabileceği bir işi, ailesi ve çocukları vardır.
    • Hastanın irade gücü zayıftır. Kararlar verip uygulamada güçlük çeker.
    • Kolayca etki altında kalabilir.
    •Uyum bozuklukları görülür. Zaman zaman çevresinden kopar. Gerçeklerden uzaklaşır. Sorunlarına gerçekçi çözümler getirmekte zor­lanır veya getiremez.
    •Organik bir nedene dayanmayan hastalıklar ortaya çıkabilir. Ama gerçek organik bozukluklar gibi belirtiler gösterir. Örneğin, sınava hazırlanamadığı için okula gitmek istemeyen çocukta şiddetli karın ağrıları görülebilir.

    (b) Nevrotik bozukluk tipleri

    Kaygı kaynaklı bozukluklar
    Kaygı nevrozu olan birey sürekli gerilim ve üzüntü içindedir, tedirgindir. Karar verme güçlüğü çeker, kendini yetersiz bulur, kendine güveni zayıflamıştır. Kolayca çöküntüye girer. Bazı dürtüler denetim altına alınamaz. Kaygının belirli sebepleri olması gerekmez. Kaygılanma için daima bir neden bulunur.

    Kaygı nöbetleri, belirli sürelerde görülen panik nöbetleri olarak ortaya çıkar. Bu nöbetlerde çarpıntı, nefes alma güçlüğü, aşırı terleme, bayılma duygu­su, yüz ve etlerde soluktuk ve soğukluk görülür. Nöbetlerin sıklığı hastadan has­taya değişir. Günde bir kaç nöbet olabileceği gibi birkaç ayda bir nöbet de olabi­lir.

    Kaygı nevrozunda;
    • Kusurlu ana – baba tutumlarının,
    • Yaşamını, sürüdürecek gerekli yeteneklerin geliştirilmemiş olmasının,
    • Geçmişte yaşanan sarsıcı olayların etkileri olabilir.

    Çocuklarda görülen kaygı nevrozunun temelinde ana – babanın aşırı bek­lentileri, çocuğun bu beklentileri karşılayamayacak durumda olması rol oynar.

  • Davranış Bozuklukları

    Davranış Bozuklukları

    Normal ve Anormal Kavramlarının tanımı
    Normal ve anormal, günlük hayatta çok kullandığımız terimlerdir. Kelime olarak normal, doğal koşullara veya kurallara uygun anlamındadır.
    Anormal, normal olmayan, kural dışı demektir. Psikolojik bir terim olarak normal, herhangi bir özellik veya ölçü yönünden, çoğunluğun arasında bulun­ma, anormal ise, ortalamadan olumlu veya olumsuz yönde uzaklaşmadır.

    Normal, çoğunluğun durumunu belirtir. Normal dağılım eğrisinde orta değerlerde toplanan özellikler, “normal” terimi ile belirtilir. Boy, ağırlık, zekâ, heyecanlılık, davranışlar gibi özelliklerde görülür.

    Normalden her türlü uzaklaşma anormalliği göstermez . Örneğin, normal boydan uzun veya kısa boylu olmak, normal kilodan daha zayıf veya şişman olmak anormallik değildir. Boyda dev cüsselilik veya cücelik, kiloda aşırı derece­de şişman veya bir deri bir kemik halinde zayıflık anormalliktir. Zekâ bakımından değerlendirirsek, normalin üstünde zekâ düzeyinde olmak üstün bir özelliktir. Ancak, normalin altında ve belirgin olarak görülen zekâ geriliği (Z.B 60’ın altında olanlar) anormalliktir. O halde, normalden istenmeyen yönde ve ölçüde uzaklaşmalar, anormallik olarak değerlendirilir.

    Davranışlarda normallik ve anormalliği ayırdetmek daha zordur. Çünkü her zaman her yerde, her durumda normal davranışlarda bulunan insan yoktur. Her insanın zaman zaman anormal davranışlarına tanık oluruz. Zaman zaman anor­mal davranmak, o insanı anormallik kategorisine sokmaz.

    Normal davranan insan ruhsal açıdan sağlıklı olan insandır. Gerçekleri görebilen, sorunlarını çözebilecek güçte olan, heyecansal tepkileri olay ve du­rumlara uygun, çalışmak için gerekli zihin ve beden gücüne sahip, çevresiyle uyumlu ve tutarlı ilişkiler kurabilen insandır. Varlığının anlamı ve değerinin bilin­cindedir. Bunların yanında zaman zaman anormal davranabilir.

    Anormal insan, çoğunlukla anormal davranır. Ruh sağlığı bozulmuştur. Gerçeklerle kısmen veya tamamem ilişkisini kesmiş, hayal dünyasında yaşayan, sorunlarını çözecek güçte olmayan veya sorunlarının bile farkında olmayan, hayatının, ailesinin sorumluluğunu taşıyamayan, iş ve meslek sahibi olduğu halde bu durumlara uyum sağlayamayan insandır. Çevresiyle tam bir uyum kura­maz. Bu uyum kısmen bozulmuşsa nevrotik, tamamen bozulmuşsa psikotik olarak adlandırılır.

    Tarihsel gelişim içinde normal – anormal

    Bu kısımda da kadinlarsitesi.com olarak sizlere normal ve anormal kavramlarını tarihsel gelişim içinde anlatacağız.

    İlk çağlarda ruh hastalarına; Tanrının gazabına uğramış, şeytanın veya kötü ruhların esiri olmuş insanlar gözüyle baktlırdı. Tedavi biçimi de kötü ruhun veya şeytanın kovulması amacına dayanırdı. Dualar okunur, gürültü çıkarılır, kötü kokulu karışımlar içirilir, böylece kötü ruhun veya şeytanın o insanın bedeninden uzaklaşacağına inanılırdı.

    Hipokrat (M.Ö. 460 – 357), ruhsal bozuklukların doğal sebeplere bağlı ola­rak oluştuğunu belirtti. Ona göre, bedensel hastalıklar nasıl tedavi ediliyorsa ruh hastaları da tedavi edilebilir. Daha sondaki yüzyıllarda İskenderiye’deki sanator­yumlarda hastaların iç açıcı ortamlarda yaşamaları sağlanmış, eğlence ve idman programları ile hastalar iyileştirilmeye çalışılmıştır.

    Ortaçağda, ruh hastalarının tedavileri manastırlarda rahipler tarafından yapılmaya başlamıştır. Çok ağır olmayan hastalar dualar, kutsal sular ve yağlarla iyileştirilmeye çalışılmıştır. Ancak sonraları şeytanın gururu ruh hastalığının sebebi olarak görülmeye başlamıştır. Bu anlayış ruh hastalarının; kötü, kaba, çirkin dav­ranışlarla karşılaşmalarının başlangıcı olmuştur.

    15. yy da yayınlanan “Şeytan Çekici” adlı kitapta, şeytanın varlığının nasıl belirleneceği, şeytana kapılan insanların hangi işaretleri taşıdığı, bu insanların nasıl yargılanacağı açıklanır. Ruh hastaları şeytanın tutsağı sayılmış ve bunu iti­raf ettirmek için akıl almaz işkencelere maruz bırakılmışlardır. Manastırlarda zin­danlara hapsedilmişler, meydanlarda yakılmışlar, dümensiz gemilere bindirilip okyanusa bırakılmışlardır. Bu anlayışa karşı çıkanlar olsa da ya seslerini duyuramamışlar veya duyurabilenlerin eserleri yakılmış, kendileri çeşitli şekillerde ceza­landırılmışlardır.

    17. yy ortalarında Londra’da bir manastır, VIII. Henri tarafından hastane haline getirilmiştir. “Bedlam” olarak kısaltılan bu kurumda ruh hastaları para karşılığı halka gösterilir, zararsız hastalar Londra sokaklarında dilendirilirdi. Bu tür kurumlar kısa bir sürede Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşmıştır.

    18. yy ‘ a kadar ruh hastaları insanlık dışı koşullarda, cezalandırılarak, aç bırakılarak, soğuk duşlara sokularak, zorla müskil içirilerek, dilendirilerek yaşa­maya mahkûm edilmişlerdir.

    19. yy sonlarında Philippe Pinel, bazı ruh hastaları üzerinde deney yap­mak üzere izin aldı. Ruh hastalarının hoşgörü, anlayışla tedavi edilebileceğine inanıyordu. Pinel’in araştırmaları ve uyguladığı tedavi sonunda sağlığına kavuşan ve taburcu edilen hastalar oldu.

    19. yy da anatomi, fizyoloji, nöroloji ve kimya gibi alanlardaki bilimsel gelişmelerin ışığında, ruh hastalığına verilen anlamlar da değişti. Ruh has­talıklarının beynin yapısında ve işlevlerindeki bozukluklardan kaynaklanabileceği görüşü benimsenmeye başladı ve giderek yaygınlaştı.

    20. yy başlarında ruh hastalıklarının sadece beyindeki bozukluklara dayandırmanın yeterli olamayacağı, psikolojik ruh hastalıklarının da var olduğu görüşü ağırlık kazandı. Daha sonra Freud’un bu konudaki çalışmaları ile bilimsel temelleri atıldı.

    Bugün artık ruh hastalıkları da herhangi bir bedensel hastalık gibi görül­mekte ve geliştirilen tedavi yöntemleri ile tedavi edilmektedir.

    Buraya kadar yapılan açıklamalar, batı dünyasında ruh hastalığına verilen anlam ve açıklamaları verir. Doğuda, Türk – İslâm dünyasında aynı bakış görülmez. Eski çağlardan beri Türklerde davranış bozukluğu gösteren insanlar, hasta olarak görülmüştür. İslâmiyet’in kabulü bu görüşü desteklemiştir. Hiç bir zaman ruh hastası Tanrı’nın gazabına uğramış biri olarak görülmemiş ve ceza­landırılmamıştır.

    Camilerin yanında yaptırılan “Şifahane” lerde ruh hastaları müzik, su sesiy­le, çeşitli baharatlardan oluşan macunların ilaç olarak kullanılmasıyla, sevgi ve hoşgörü ile tedavi edilmeye çalışılmıştır. Daha sonra “tımarhane” adı verilen bu şilahaneler, vakıfla yönetilmişlerdir. Fatih, Süleyrnaniye, Manisa, Toptaşı önemli tımarhanelerdir.

    Osmanlı İmparatorluğunun zayıflaması ile hastalığa bakış değişmediği halde, hastalara bakış çok değişmiştir. Hastalar çok kötü koşullarda yaşa­mışlardır.

    Mazhar Osman, reformcu bir bakışla Bakırköy Sinir ve Ruh Hastalıkları Hastanesini (1927) kurmuştur. Toptaşı Tımarhanesindeki hastaları buraya nakletmiştir. Modern bir anlayışla hastalara yaklaşım yeni bir çehre kazanmıştır. Bugün psikiatri kiniklerinde çağdaş düzeyde teşhis ve tedavi yapılmaktadır.

    b) Anormal davranışın nedenleri

    Anormal davranışlar, kalıtsal ve çevresel etkenlere bağlı olarak ortaya çıkarlar. Tek başına kalıtım veya tek başına çevre, ruh hastalıklarını oluşmasında yeterli olamaz. Ruh hastası anne – babanın çocukları, küçük yaşta anne – baba­dan ayrılarak iyi çevre koşullarında yetiştirildiği zaman hasta olmadıkları görülmüştür. Ama kalıtım, ruhsal dengesi bozulan insanın hangi tür ruh has­talığının tepkilerini göstereceğini belirler. Örneğin, ailede şizofreni varsa başka etkenlerin de rolüyle ortaya çıkan hastalık şizofreni, paranoya varsa paranoya olur.

    Çevresel etkenler; engellenmeler, çatışmalar, stresli bir yaşama biçimi bi­reyde birikim yaratır. Birikimler sarsıcı bir olay veya durumla dengenin bozul­masında rol oynar. Eğer, kalıtsal yatkınlık yoksa, nevrotik hastalıklar ortaya çıkabilir.
    Çevresel etkenlerde; kötü geçirilen çocukluk ve ergenlik dönemleri, bozuk aile ilişkileri, düzensiz bir hayat, edinilen kötü alışkanlıklar, başarısız iş ilişkileri, arkadaşsızlık, yalnızlık gibi çeşitli yaşam olayları, insanın ruhsal dengesini bozucu rol oynar.
    Cinsiyete bağlı olarak, kadın ve erkekte farklı tür ruh hastalıkları görülmek­tedir. Erkekler, daha çok organik çöküntü yaratan hastalıklara, yakalandıkları için ölüm oranı yüksektir.

  • Ruh Sağlığının Korunması

    Ruh Sağlığının Korunması

    Ruh sağlığının bozulması, çoğunlukla bir olaya indirgenir. Gerçekte bu, adım adım ilerleyen bir süreçtir Çocukluktan yetişkinliğe, bedensel yatkınlıktan yaşanan olayların etkilerine kadar her şey ruh sağlığının bozulmasında rol oynar. Yaşanan her olumsuz olay veya durum bir iz bırakır. Bunlar yaşam boyu birikim oluşturur. Son olay, bardağı taşıran damla görevini yapar.

    Ruh sağlığının korunması da bir süreç olarak düşünülmelidir. Çocukluktan itibaren bireyin aile, okul, iş gibi yakın çevresinin ve sağlıklı bir kişilik gelişiminin ruh sağlığının korunmasında önemli rolü vardır. Aile, okul, iş çevrelerinde kurulan sağlıklı ilişkiler, kişilik gelişiminde atılan olumlu adımlar olaylara gerçekçi bir bakış oluşturur, bireyin kendine güvenini güçlendirir. Güvenli insan, ruhsal bakımdan sağlıklı ve dengelidir.

    Zaman zaman ruh sağlığını sarsacak olaylar yaşanır. Birey bunlarla başa çıkmayı, kendi kendine yetmeyi, gerektiğinde yardım istemeyi bilmelidir. Hiç bir zaman çözülmemiş sorunların yığılmasına izin verilmemelidir. Birey problemini çözecek davranışın ne olduğunu ayırdetmeli, kısa zamanda çözüme götüren davranışı seçip uygulamada beceri kazanmalıdır.

    Ruh sağlığını korumanın diğer bir yolu stresten mümkün olduğunca uzak durmaktadır. Kaçınamadığında en kısa yoldan ruhsal gerginlikten kurtulmak olmalıdır. Bu kurtulma gerçekçi bir bakış ve mantıksal değerlendirmeye dayan­malıdır. Bunu başarabilmek için bedensel ve psikolojik bazı beceriler kazanmalı, duruma bağlı bazı yöntemlerle günlük yaşamını kolaylaştırmalıdır. Şimdi bu yöntemleri görelim.

  • Hamilelikte Beslenme

    Hamilelikte Beslenme

    Anne adayı artık iki canlıdır ve tüketeceği katı ya da sıvı bütün besinleri bebeği ile paylaşacaktır.Doğal olarak da bebeğin sağlıklı gelişmesi için annenin tüketeceği besinlerin önemi çok büyüktür.

    Bebek 40 hafta boyunca annenin tükettiği besinler ile beslenir. Bu noktada anne bebeği sağlıklı olsun besinsiz kalmasın diye aşırı bir besin tüketimine başlayarak ilk yanlışını yapmış olur. Hem anneyi hemde bebeği sağlıklı kılacak oranda besin alınması yeterlidir.

    Hamilelik döneminde annenin az yemek yemesi ile 10 kg dan az kilo alması bebeğin anne karnında ölme riskini ortaya çıkarır.Bu yüzden annenin hamilelği boyunca 15 kiloya kadar kilo alması gayet normal ve sağlıklıdır.Ancak bu kilo alımını hamileliğin tüm evresine orantılı olarak dağıtmak gerekir.Örneğin gebeliğin ilk 20 haftasını 2.5 kg alarak tamamlaması sonraki her hafta yarım kg alarak devam etmesi hem anne için hemde bebek için sağlıklı kilo alımıdır.

    Hamilelik döneminde anne ve bebeğin bol proteinli besinlere ihtiyacı olacaktır.Bu aşamada en zengin proteini içeren besinde süttür. Anne adayı günde 1 litre sütü tüketebilir. Ayrıca günde 1 yumurta yiyerek haftada 5 gün yumurta tüketmesi annenin demir ve protein ihtiyacına cevap verecektir.Kırmızı et,beyaz et,balık bunların bebeğin kaslarının ve organlarının gelişmesine yardımcı olacaktır.

    Annenin tükettiği meyve ve sebze türü besinler bebeğin organlarının bir arada ve normal çalışmasına sürat kazandırırken annenin kabızlık sorunu yaşamasını engeller.

    Annenin bir günlük ortalama kalori ihtiyacı 2400 dür. Annenin beden yapısına,biyolojik yapısına göre bu kalorinin ne kadarının proteinlere ne kadarının diğer vitaminlere ayrılması gerektiğini doktoru yapacağı testler sonucu söyleyebilir.

    Anne ne kadar iyi beslenirse beslensin günlük alması gereken demir ihtiyacını besinlerden karşılayamaz ve buda annede kansızlığa sebep olur.Kansızlığın etkisi ile annede halsizlik, baş dönmesi, çarpıntı gibi şikayetler başlar.Burda devreye gebeliğin 16 ila 20. haftalarından itibaren takviye için demir hapları kullanılmaya başlanır. Dermirin emilimini artırmak için c vitamini kullanılması faydalı olur burdan yola çıkarak demir haplarını portakal suyu ile alan anne demirim emilmesini sağlamış olur. Ancak burda dikkat edilecek husus annenin içmesi gereken sütün demir hapının emilmesini engelleyecek oluşudur. Bu yüzden demir hapıyla sütü aynı anda almamalıdır anne.Demir hapı takviyesine rağmen annede demirk eksikliği giderilemiyorsa bu sefer demir içeren iğneler kullanılarak arada açık kapatılır.

    Annenin gebelik döneminde en çok dikkat edeceği noktalardan biride su tüketimdir.Anne adayı gebeliği boyunca günde 1.5-2 litre temiz ve yumusak su tüketmelidir.Hepsini bir anda değil de zaman zaman az miktarlarda içerek gün içinde bu su miktarını dağıtmalıdır. Çünkü su böbreklerin ve bağırsakların düzenli çalışmasını ve diğer organların temizlenmesini sağlayacaktır.

    Gebelik döneminde aş ermenin etkisi ile veya çevrenin şunuda ye bunuda ye diye bilinçsizce tavsiyeleri yanlış beslenme riskine karşı anne adayının doktoruyla beslenme sistemi hakkında sürekli irtibat içinde olması hem kendisinin hem de bebeğinin sağlığı açısından faydalı olacaktır. Ayrıca bkz  Gebelikte Beslenme

  • Strese Gösterilen Zihinsel Tepkiler

    Strese Gösterilen Zihinsel Tepkiler

    Zihnin gösterdiği tepkiler; stres, bireyleri psikolojik olarak da etki­ler. Etkilenme gerginlik, korku, sıkıntı, heyecan, depresyon olarak görülebilir. Sık sık ve uzun süren stres, çeşitli psikolojik has­talıkların (nevroz, psikoz gibi) sebebi olabilir. Bugün psikolojik hastalıkların limbik sistemde meydana gelen değişmelere bağlı olduğu görüşü oldukçu yaygındır. Limbik sistem; duygu, motivasyon gibi psikolojik olaylardan sorumlu sinir sistemidir. Orta beyin, beyin korteksi arasında yer alan ağsı tabakanın, bu iki merkez arasında kurduğu veya kuramadığı ilişkilere dayanır. Stresle zaman zaman bozu­lan iletişim, stresin sürmesiyle devamlılık kaza­nabilir. Bu durumda nevrotik ve psikotik bo­zukluklar gelişir.

    Yukarıdaki açıklamalar, strese gösterilen tepkilerin sadece bedensel düzeyde olmadığını gösterir. Stres aynı zamanda beynin yapısı ve işlevleri ile de ilgilidir. Psikolojik tepkiler daha çok zihinsel olarak gösterilir.
    Zihnin gösterdiği tepkiler de;
    • Duygusal tepkiler,
    • Psikolojik tepkiler,
    • Psikolojik savunma mekanizmaları olarak görülür.

    • Duygusal tepkiler, stres yaratan durumla karşılaşıldığında görülen tepki­lerdir. (Heyecansal tepkilerde olduğu gibi). Bu tepkilerinde birey bilinçli olabilir. Stres yaratan bir durumla karşılaşan birey; ne yapması gerekliğini tasarlar, karar verir ve uygularsa bu bilinçli bir tepkidir. Ders çalışmaktan hoşlanmayan biri için bu, stres nedenidir. Kişi durumunu gözden geçirip, ne yapması gerektiğine karar verir. Çalışmak veya çalışmamak biçimindeki kararı uygulayabilir. Buradaki tepki bilinçli tepkidir.

    İkinci bir tepki biçimi, koşullanmış tepkilerdir. İnsan hayat boyunca stres yaratan çeşitli durumlarla karşılaşır. Bazen bilinçli, bazen deneme yanılma yoluy­la tepkiler gösterir. Zamanla bu tepkiler alışkanlık haline gelir ve benzeri bir du­rumla karşılaştığında tepkisini de otomatik olarak gösterir. Örneğin, beyaz bir köpekle oynamak üzere olan çocuğa şiddetli bir zil sesi verilir. Bu olay birkaç kez tekrarlanır. Sonunda çocuk köpekten korkmaya başlar. Bu korku bütün beyaz canlılara genellenir ve her gün oynadığı bayaz tavşanını görünce de aynı tepkiyi gösterir. Burada çocuğun gösterdiği tepki koşullanmış tepkidir.
    Bilinçdışı duygusal tepkilerde insanın kazanmış olduğu değer yargılarının, yerleşmiş anlayışların neden olduğu vicdanını rahatsız eden, inandığı benimse­diği değerlere ters düşen durumlarla karşılışması, sebebini bilemediği kaygılar sıkıntılar ve gerginlikler yaratabilir.

    • Stres karşısında psikolojik tepkiler, aşama aşama stresin etkisinin azalmasına bağlı olarak gelişir. Bu aşamalar şöyle sıralanabilir:
    – Duygusal yüklenme aşaması,
    – İnkâr aşaması,
    – Zorlu düşünceler aşaması,
    – Çözülme aşaması.