Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • KALSİYUM

    KALSİYUM. Yaşam için şart olan bir metaldir: Barsaklardan emilir ve bu sı­rada D vitamini gereklidir. Kalsiyum, kemik yapımında kullanılır. Erişkin in­san iskeletinde, çoğu ekmek ve sütten edinilmiş, 1,25 kg. kadar kalsiyum var­dır. Kalsiyum, kan pıhtılaşması, kas ve sinir çalışması ve verimli kalp çalışması için gereklidir. Vücut dokularının kal­siyum dengesiyle, bu maddenin emilim ve atılımını, paratiroid bezlerinin (bkz.) hormonu kontrol eder. Kalsiyum eksik­liğinin sonuçları, kemiklerde şekil bozuk­luklarıdır (bkz. Raşitizm, Osteomalasi) ve düşük kan kalsiyumu, tetani’ye (te-tanoz’la karıştırılmamalıdır; kas dokusu­nun aşırı duyarlığından ötürü, istemsiz kasılmaları demektir) yol açar. Kanda uzun süreli kalsiyum azlığı, tırnak kırıl­maları, saç kuruluğu, deride ekzama ve zihinsel bozuklukların nedenidir. Aşın kan kalsiyumu düzeyleri ise, yine aklî bozukluklar, iştah azalması, susama, kus­ma ve halsizliğe yol açar. Bu durumda, böbrek, kan damarları ve göz korneası gibi anormal bölgelerde kalsiyum birike­bilir.

  • KALP ZARI İLTİHABI

    KALP ZARI İLTİHABI (Perikardit). Perikard iltihabıdır.
    Nedeni: Romatizmalı kalp hastalığı, verem, bakteri ve virüs enfeksiyonu, kalp kası infarktüsü, yaralanma (ameliyat ya­raları dahil) ve kanserli oluşumlar gibi, çeşitlidir.
    Belirtileri: Genellikle, hasta, sır­ta, omuzlar ya da karına vuran ağrı du­yar. Hareket ve derin solunum, bu ağ­rıyı artırır. Perikard’ın iki tabakası ara­sında sıvı toplanabilir ve bu durumda kalp hareketi engellendiğinden, hastada solunum darlığı ve öksürük belirir. Uzun bir kronik iltihap döneminden sonra, pe­rikard yer yer kalmlaşıp büzülür ve kalp hareketi engellenir. Bunun sonucu ola­rak, akciğer şişer, karında sıvı toplanır ve genel bir ödemle birlikte solunum darlığı ortaya çıkar.
    Tedavi: Nedene yöneliktir. Sıvı bi­rikmesi halinde, göğüs duvarından so- kulacak bir iğneyle boşaltılmalıdır. Kon-striktif perikarditte tedavi, ameliyattır

  • Kalp Yetmezliği

    Kalp Yetmezliği

    Doğuştan olan ya da sonradan edinilen bir hastalık so­nucu, kalp görevini yeterli yapamaz olabilir ve bu yetmezliğin başlıca sağ, ya da sol kalbe ilişkin olduğu saptanabilir . En sık görüleni, mitral ve­ya aort kapaklan hastalığı, koroner yet­mezlik ya da yüksek kan basıncı sonu­cu ortaya çıkabilen sol kalp yetmezliği­dir. Doğuştan kalp hastalıkları, kronik akciğer hastalıkları gibi, genellikle sağ kalp yetmezliğine yol açar. Sol kalp yet­mezliği sonuçlarından biri de, akciğerlerde kan birikiminin neden olduğu sağ kalp yetmezliğidir.

    kalp

    Belirtileri: Sol kalp yetmezliği: İlk belirti, solunum darlığıdır; efor so­nucu, hasta soluksuz kalır ve durum ilerledikçe, hareketlerini sınırlamaya zorlanır. Zamanla, soluk almak güçleşir ve oturarak solumak, yatarak solumaktan daha kolay gelir. Solunum darlığı nö­betleri, genellikle geceleri gelir ve kasta, soluk almaya savaşarak uyanır. Vakala­rın bazıları, oturunca rahatlar, fakat so­lunum darlığı akciğer ödemine bağlıysa, hasta morarıp bayılabilir. Soluk kesikli­ğinin yanı sıra, hastada yorgunluk duy­gusu vardır; hareket etmekten kaçınır.

    Sağ kalp yetmezliği: Sol yetmezlikte ol­duğu gibi, akciğerlerden kan, yeterli mik­tarda dönemez ve akciğerlerde kan ba­sıncı yükselir. Böylelikle, sağ yetmezlik­te, vücuttan gelen kan miktarı azalır ve toplardamarlar içindeki basınç artar. Bu­nun sonucu, karaciğer büyümesi ve yer­çekimi etkisinde, ayak bilekleri ve ba­caklarda ödemdir. Hasta devamlı yatar olsa, ödem sırtında belirir. Karnın sığ üst bölümünde duyarlık ve ağrı vardır ve barsaklarla midede de kan birikimi olduğundan, iştahsızlık, bulantı ve hatta kusma görülebilir.

    Tedavi: En önemli tedavi, dinlen­medir. Ağır vakalarda, mutlak dinlen­mek gerekir; hafiflerinde ise, vakanın durumuna orantılı olarak ayarlanır. Ba­zı vakalarda, öğleden sonraları uzanmak, ya da erken uyumak, yeterlidir. Tatiller­de aşırı hareketten kaçınılmalıdır. Ya­takta yatanlarda dahi, bacak hareketleri önemlidir, çünkü kas hareketleri saye­sinde, kanın kalbe dönmesi ve dokular­da ödemin çözülmesi kolaylaşır, hasta tuvalete gidebilir ve günün bir bölümü­nü yatağın dışında geçirebilir. Yaşlıları devamlı yatağa bağlamak yanlıştır, çünkü akciğer enfeksiyonu ya da yatak ya­raları oluşabilir.
    Kalp yetmezliği tedavisinin ikinci önemli faktörü, dijitaldir ; bu ilaç, kalp kasını kuvvetlendirir ve tüm yet­mezlik vakalarında yararlıdır.
    Üçüncü faktör, böbreklerden atılan su miktarını artırmaktır; bunu idrar söktürücü ilaçlar sağlar. Bu sayede, akciğer ve diğer organ ödemleri azaltı­labilir. Diüretikler, kuvvetli ilaçlar ol­duklarından, her gün yerine, gün aşırı verilmelidir.
    Sol yetmezliğin ikincil belirtilerinden olan akut kalp yetmezliği ve soluk ke­silme krizlerine karşı, hastayı dinlenme­ye zorlayan morfin zerkleri uygulanır.

    Kalp krizi nedir?

    Adı üzerinde bir kriz anı olan kalp krizi, kalbe yeterli oksijen gidemediği durumlarda görülen ve oksijen takviyesi olmadığı zaman kalbi öldüren bir olgudur.

    Kalp vücudumuza kan pompalayan ve yaşamamız için gerekli olan en önemli organımızdır. Ancak günlük tempoda kalbimizi yorduğumuzu düşünmeden koşuşturup, enerjimizi harcar kendimizi yorarız. İşte bu yorgunluk zamanlarının birinde kalbimize giden damarlarda bir daralma vuku bulursa kalbimiz yeterli oksijeni alamaz ve işte o an kalp krizi gerçekleşir.

    Kalp krizi geçirmemiz demek yeterli oksijeni alamadığı için beslenemeyen kalp dokusunun ölmesi ve kanı pompalayamaması demektir ki kalp krizi geçiren kişilerde ölen dokunun yerine yeni bir doku oluşmaz. Yani kalp krizi geçiren kişilerin ölen dokuları iyileşmesi mümkün olmayan bir yara olarak kalır.

    Kalp krizi geçirdiğimizi nasıl anlarız?

     

    Kalp krizi belirtileri bazen çok güçlü olarak kendini gösterirken bazende hiç belirti vermeden oluşur. Kalp krizinin en bilinen belirtileri ise şöyle sıralanabilir;

    -Göğüste ağrı hissi, kalp krizi geçiren kişinin göğsünde ciddi bir ağrı meydana gelir. Ancak her göğüs ağrısı kalp krizi geçiriyorsunuz sinyalini vermez. Göğüs ağrısına bağlı sol kolun ağrıması, ağrının yavaş yavaş çene ve yüzünüze yayılması hatta tüm vücudunuzu sarması durumunda tehlikedesiniz demektir.

    -Nefes daralması, en önemli belirtilerden biri de nefesinizin sıkışması rahat soluk alıp vermemenizdir. Bu durum kalbinize yeterli oksijen gitmediğine işarettir ve asla göz ardı edilmemelidir.

    -Mide bulantısı, kalp vücudumuzun diğer organlarının da da ciddi sorunlar meydana getirir. Mide kalp krizi geçirme anında bulantı oluşturarak adeta sinyal gönderir. Beyin kalp krizi ile nasıl başa çıkacağını düşünürken beyinde ki sinirler mideye sinyal göndererek baskı uygular ve bu durum mide bulantısına yol açar.

    -Soğuk terlemede kalp krizi geçirirken görülen bir diğer belirtidir.

    -Serçe parmağınıza doğru inen uyuşukluk ve ağrı hissi, kalp krizi anında sol kola bağlı olarak serçe parmağınızda uyuşup ağrıyabilir. Bunun dışında yüzünüzde ve çenenizde ağrı hissi oluşur.

    -Kalp çarpıntısı, kalbinizin ritmi bozulmuş demektir ve yolunda gitmeyen bir duruma işaret eder. Kalp çarpıntısı kalbe oksijen gitmemesinden kaynaklanabileceği için kalp krizi geçiriyor olabilirsiniz.

    Hem kadın hem de erkeklerde hemen hemen aynı şekilde ortaya çıkan bu bulgular kadınlarda daha çok göğüs ağrısı şeklinde kendini gösterir. Kalp krizi belirtilerini iyi bilmek sizin ve çevrenizdeki kişilerin hayatını kurtarmanıza yardımcı olabilir.

    Kalp krizi geçiriyorsam ne yapmalıyım?

    *Öncelikle telaşlanmadan hareket etmelisiniz. Böyle bir durumda telaş etmemek zordur biliyorum ancak telaş ve heyecan kalbinizi daha çok yoracağı için kalbin durma riski çoğalacaktır. Bu yüzden soğuk kanlı davranmalısınız.

    *Kalp krizi anında bilinciniz açık durumdadır. Bulunduğunuz yere hemen oturun ve mümkün olduğunca konuşmayın. Çünkü hareket ve konuşmak kalbi yorar.

    *Mutlaka bir acil yardım çağırmalısınız.

    *Acil yardım gelene kadar hemen aspirin çiğneyin. Su ile yutmak bir işe yaramaz çiğnemelisiniz çünkü aspirin kanın pompalanmasını sağlar. Kalp krizi geçirme riskinin bizimle olduğunu unutmamalı ve evimizde mutlaka aspirin bulundurmalıyız.

    *Kalp krizi anında hemen bir uzman tedavisi gerekir bu yüzden acil yardım çağırmakta acele edin, kendiliğinden geçer, basit bir kalp sıkışması diye düşünmeyin.

    *Kalp krizine karşı yapılacak en önemli unsur hızlı ve zamanında bir müdahaledir.

    Kalp krizi yalnızca yaşlı kişilerde mi görülür?

    Bundan on sene önce bu soruya “evet kalp krizi ekseriyatla 65 yaş üstü bireylerde görülen bir hastalıktır” diyebilirdim ancak günümüze baktığımızda ne yazık ki kalp krizi geçirme yaşının gençlere kadar indiğini görüyoruz.

    Yediğimiz yiyeceklerde bulunan hormonlardan, düzensiz beslenmelerden, sağlıklık yaşam koşullarında mıdır bilinmez ancak kalp krizi ne yazık ki 17 yaşında ki bir genci bile buluyor. Bu yüzden “yaşım genç bende kalp krizi olmaz” diye güvenip kalbinizi yormayın ve sağlıklı yaşamaya özen gösterin.

    Kalp krizi geçirme riskim nedir?

    Kalp krizi yaşının artık genç nüfusa kadar indiği bu dönemde kalp krizi riskinin yalnızca yaşlılarda olduğunu söylemek mümkün değildir. Kalp krizinin ne zaman ve nasıl gelişeceğini bilmemekle birlikte krizi etkileyen risk faktörlerini bilip bu risklerden uzak durarak kalp krizi geçirme olasılığımız azaltabiliriz.

    -Yüksek tansiyon hastalığı (hipertansiyon)

    -Şeker hastalığı

    -Sigara ve alkol kullanımı

    -Aşırı şişmanlık

    -Kolesterol yüksekliği

    -Genetik nedenler

    Kalp krizini etkileyen faktörler arasında yer alır. Bu gibi alışkanlık ve hastalıklarımız varsa risk altındayız demektir ve kalp krizinden korunmak için  dikkatli ve düzenli bir yaşam alanı oluşturmamız gerekir.

    Kalp krizi geçirdikten sonra ne yapmalıyım?

    *İlk 24 saat boyunca hastanede gözetim altında kalmalısınız. Çünkü olası bir kalp krizi geçirme ihtimaliniz hala bulunmaktadır.

    *Zamanınızı evde dinlenerek geçirin. Kalp krizi sonrası kişiler hafif bir depresyon durumu korku hali yaşar ve uyuyamazlar. Böyle endişelere kapılmadan uyumaya çalışın. Kalbinizi dinlendirir.

    *Sigara ve alkolü hemen bırakın.

    *Beslenme alışkanlıklarınızı düzenleyin, zararlı yiyeceklerden kaçının ve kilo almamaya özen gösterin. Hayvansal yağlar tüketmeyin.

    *Fazla kilolarınız varsa zayıflayın. Sebze yemeye özen gösterin. Şekerli gıdalardan uzak durun.

    *Sürekli yatmanıza gerek yok ancak kendinizi yormadan hareket edin. İşinizden izin alın ve evde dinlenin.

    *Doktorunuzun öngörmesi ile kendinizi çok yormadan günlük 10-15 dakikalık yürüyüşler yapın.

    *Kalp sıkışması, kalp çarpıntısı, baş dönmesi gibi rahatsızlıklar hissettiğinizde mutlaka doktora başvurun. Kendinizi dinleyin.

    Hoşça kalın, Sağlıkla kalın…

  • KALP

    KALP.

    Görevi: Kalp, aslında yan yana duran iki pompadan oluşmuştur. Pom­palardan biri, kanı akciğerlerden vücuda gönderir, diğeri ise vücuttan akciğere pompalar. Her pompanın iki odası var­dır: Birincisine kulakçık adı verilir ve burada akciğerler ya da vücuttan kanı getiren toplardamarların kanı toplanır. Kulakçık dolunca kasılır, atriyumla top­lardamarlar arası, tek yönlü işleyen ka­pak kapanır ve kan, karıncık adını alan ikinci odaya geçer. Karıncık kasıldığın­da, kulakçıkla karıncık arasındaki tek yönlü kapak kapanır ve kan, akciğerle­re ya da vücuda gönderilmek üzere, atardamarlara gönderilir. Karıncık gev­şemesi sırasında, atardamarla karıncık arasındaki diğer bir tek yönlü kapak, kanın atardamarlardan karıncığa dönü­şünü önler, kanı vücuttan akciğerlere pompalayan, kalbin sağ yarısıdır; akciğerlerden gelen kanı vücuda pompala­yan ise, sol kalptir.

    Anatomisi: İki pompa, gerçekte yan ya­na değildir: Sağ kalp, helezon gibi bir büklüm yapıp, sol kalbi kısmen çevreler. Kalbin tümü kastan yapılmıştır, göğsün ortasında, göğüs kemiğinin arkasında, iki akciğerin arasında bulunur. Göğüste, kal­bin konumu oblik olduğundan, tepe nok­tası, (ön bölümünü sağ karıncık, arka bölümünü de sol karıncık yapar) beşin­ci kaburga aralığında, sol meme ucu dü­zeyindedir. Sol karıncık, sağdan kalındır ve karıncıkların kasılması sırasında kalp döndüğünden, apeksin vurumları, göğüs duvarından hissedilebilir.

    Büyük damarlarla ilgisi: Kalbe, sağ ta­raftaki üst ve alt ana toplardamar’dan (vena kava’lardan) kan gelir. Bu iki bü­yük toplardamar, sağ kulakçık duvarının bir bölümünü yaparlar. Sağ karıncık ka­nı, akciğer atardamarlarına pompalar; bundan ötürü, bu atardamarın kanı pis kandır, yani oksijeni alınmış kandır, çün­kü vücut toplardamarlarmca getirilmiştir. Akciğerlerden geçip oksijenlenen kan, dört pulmoner toplardamar aracılığıyla, sol kulakçığa gelir; böylelikle, bu top­lardamarlar, oksijenlenmiş, yani temiz kan taşırlar. Bu kan, mitral kapaktan geçip, sol karıncığa gelir ve buradan, vücudun en büyük atardamarı olan aorta ve oradan sonra da atardamarlara atılır. Kan buradan kılcal damarlar ağından geçtikten sonra, toplardamarlara girer ve yeniden iki vena kava aracılığıyla sağ kalbe iletilir.

    Kapaklar: Sağ kulakçıkla sağ karıncık arasındaki tek yönlü kapak, üç parça­dan oluştuğundan, triküspit (üçlü) kapak adını alır. Gerçekten, sol kulakçık ile sol karıncık arasındaki iki parçalı mitral ka­pak dışında, kalbin bütün kapaklan üç parçalıdır. Karıncıkların kasılması sıra­sında, kalp içinde oldukça büyük bir basınç oluşur (solda 150 mm. Hg ka­dar, sağda ise 30 mm. Hg kadar); triküspit ve mitral kapaklar, kenarlarından uzanan kas kordonlarıyla karıncıkların iç yüzeyine bağlı olduklarından, bu ba­sınç nedeniyle ters yüzüne doğru dön­mezler. Buna karşılık, sağdaki, pulmo­ner kapakla, soldaki aort kapağının böyle destekleri yoktur. Tüm kalp kapaklarının yapısı, bağdokusu halkalarından oluş­muştur.

    Kalp sesleri: Kapaklar sessiz açılır, bu­na karşılık kapanırken, kan akımında titreşimler oluşturduğundan, bunlar gö­ğüs duvarından ses olarak duyulur. Adet olduğu şekilde, kalp sesleri “lubbdup” heceleriyle simgelenir: Birinci ses, mitral ve triküspit kapakların kapanma sesidir; ikincisi ise aort ve pulmoner kapakların kapanmasını belirtir. Kapakların hasta olması halinde, doğru dürüst açılmadık­larında, ya da kapanmadıklarında, kan­da girdaplar oluşur ve stetoskopta “üfürüm”ler duyulur.

    Kalp kasılması: Kalp gevşediğinde, içi kanla dolar. Kulakçıkların kasılmasını başlatan oluşum, sağ kulakçıkta bulunan bir özel doku grubudur ki, buna sinoatrial nodul (düğümcük) (S. A. nodülü) adı verilir. Kasılma dalgası sağ ve solda, kulakçık kaslarında süratle yayılıp, tri­küspit kapağı yakınındaki diğer bir özel doku grubuna erişir, bu da atrioventrikül nodul (ya da, A. V. nodülü) adını alır. Bu nodülden, sağ ve sol karıncıklar ara­sı bölme boyunca uzanan ve uyarıları çok süratli ileten atrioventriküler demet uzanır ve kasılma dalgasını, dallandığı karmcık kaslarına yollar. Kulakçık ka­sılma dalgası, A. V. nodülüne eriştiğin­de, uyartılar, sağ ve sol karıncıklara ya­yılır ve karıncık kası kasılır.

    Elektrokardiyogram: Kalp kasındaki elektriksel değişmeler, göğüs duvarından saptanıp büyütüldüğünde, potansiyel farklarını gösteren bir eğri elde edilir. bkz. Elektrokardiyogram.

    Perikard: Kalp, perikard adını alan bir bağdokusu kesesi içindedir. Bu kesenin iç içe duran ve aralarında ince bir sıvı tabakası olan, iki yaprağı vardır. Bunun sayesinde, kalp, çevresindeki dokulardan etkilenmeksizin, hareket edebilir.
    Kalbin kanlanması: Kalp daima kanla dolu olmakla beraber, kendini besleyici kanı koroner atardamarlar getirir, bkz. Koroner Hastalık.

    Kalp hastalıkları: Özel başlıkları altın­da anlatılmaktadır, (bkz. Kalp Yetmez­liği, Kapak Hastalığı, Endokardit, Miyokardit, Perikardit, Koroner Hastalık, Angina Pektoris).
    Kalp hastalığı belirtileri, çok belirli değildir ve bunları kalbe bağlamak çok güçtür. Örneğin, kalp bölgesinde ağrı, çarpıntı ve rahatsızlık duygusu, genel­likle mide bozuklukları, gaz ve sinirlilik­le ilgilidir. Bununla birlikte perikardit’in erken evreleri (burada, hastada genellik­le başka hastalık belirtileri de vardır) koroner tromboz ve angina pektoris’te de, bu sayılanları andıran belirtiler gö­rülür. Son iki hastalıkta, ağrı şiddetli olup, sol kol ve omuza yayılır. Koroner tromboz, genellikle hasta dinlenmede ya da uykudayken oluşur; angina ağrısı ise,eforla belirir. Genellikle, yerel sepsis ol­duğu hallerde ve sigara içmenin, çarpıntı yaptığı iddia edilmekte ise de (bkz. Taşikardi), çarpıntının en sık rastlanan ne­deni, sinirsel gerginliktir. Yine bir genel­leme yapmak gerekirse, gerçek kalp has­tasının hissettiği belirtilerle veya bir uya­rılarla kalbi arasındaki ilgiden habersiz olduğu söylenebilir. Belirtiler; solunum darlığı, yorgunluk duygusu, geceleri ar­tan ayak bileği şişmeleri, baş ağrısı ve dönmesi, bazen bayılma krizleri, “bron­şit”, kan tükürmek ve aniden uyanıp, soluk almak için oturma zorunluğunu duymaktadır. Bu belirtilerin tümü de, dolaşım bozukluğuna ya da kanın bazı bölgelerde göllenmesine bağlı, yetersiz oksijenlenmeden oluşmaktadır. Kalp cerrahisi: Doğuştan, ya da sonra­dan olan kalp hastalıklarında cerrahî, ilgili hastalığın başlığı altında anlatıl­maktadır (bkz. Septal Defekt, Fallot Tetralojisi, Kapak Hastalığı vb.). Kalp nakli de ilgili başlık altında anlatılmaktadır.

  • Kalıtsal Metabolizma Bozuklukları

    Kalıtsal metabolizma Bozuklukları

    Kalıtım yoluyla soya geçen rahatsızlıklardır. Bunların her biri, kendi özel adları altında anlatılmıştır.

    Kalıtsal metabolizma Bozuklukları doğuştan gelen, ailede herhangi bir kalıtsal hastalığı bulunan kişilerden geçen hastalıklara denir. Pek çok kişide böyle bir hastalığın bulunması olasıdır. Çünkü böylesi durumlarda genetik yatkınlık çok önemlidir. Öyle ki bu tür hastalıklara, aileden kalan kökeni çok güçlü olan eskiye dayanan bir miras gözüyle bakılabilir.

    Genetik hastalıklar şu şekilde sınıflandırılır;

    • Monogenik hastalıklar ( Kalıtsak metabolizmal hastalıklar)
    • Poligenik multifaktoriyel hastalıklar
    • Kromozom hastalıkları

    Kimlerde Kalıtsak metabolizma Hastalıkları Bulunur?

    • Kalıtsal Metabolizma BozukluklarıBu yönde aile hikâyesi olanlar
    • Nedeni açıklanamayan kardeş ölümleri
    • Kusma şikâyetleri olanlar
    • Benzer kardeş hikâyelerinin olması
    • Beslenme öyküsü olanlar
    • Hipotetik, letarjik bebekler
    • Konvilsiyon hastalığı geçirenler
    • Uzamış, sebebi açıklanamayan sarılık hastalığı olan bebekler
    • Kataraktı olan bebekler
    • İdrarlarında anormal şekilde koku hissedilen bebekler
    • Gelişemeyen, kilo alamayan bebekler

    Yukarıda sayılan durumların bir ya da bir kaçına sahip olanlar olası bir kalıtsak metabolizmal hastalığına yakalanmış demektir.

    Metabolik hastalıklardan bazıları şunlardır;

    • Enerji eksikliği tipi küçük olan molekül hastalığı
    • İntoksikasyon tipi küçük olan molekül hastalığı
    • Büyük molekül hastalığı

    Yukarıdaki hastalıklardan birine sahip olup teşhis konulan kişiler bir an önce tedavi olmalıdırlar. Aksi takdirde olumsuz, dönüşü olmayan sonuçlarla karşılaşmak olasıdır. Bu nedenle bebek doğduğu andan itibaren metabolizmal rahatsızlık testlerine tabi tutulmalı varsa bu tür hastalıkların önüne geçilmeye çalışılmalıdır.

  • KALITIM

    KALITIM (Heredite). Genetik biliminin konusu olan bu geniş alan, burada, an­cak özetlenebilir. Kalıtımın bilimsel araş­tırması, Avusturyalı bir papaz olan Gre-gor Mendel (1822-1884) tarafından baş­latılmıştır. Mendel’in çalışmaları, ancak ölümünden sonra tanındı. Mendel’in en önemli deneylerinin konusu, fasulyeydi: Bu bitkide, çeşitli kalıtsal faktörlerin kolay ayırt edilebilmesi ve çapraz döl­lenme olanağı, deneyleri kolaylaştırmak­taydı. Gerçekte, adi fasulye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuk­tur; bazı taneler sarıyken, diğerleri ye­şildir; bazı fasulye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri belirli bir amaçla çaprazlatan Mendel, yukarda sayılan özelliklerin, dölden döle nasıl aktarıldı­ğını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesinin sonucunun, bir özellik orta­laması olacağı düşünülebilir. Bazı saf özelliklerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir, ama Mendel’in deneylerine göre, iki saf özelliğin çapra­zından, örneğin, uzunluk-kısalıktan, me­lez uzunlar çıkmaktaydı. Bunlar, uzun­luk özelliği başat (dominant) olduğun­dan, uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, bir saf uzun, bir saf kısa, iki melez uzun çık­maktaydı. İki eş saf özellik (örneğin, iki saf uzun) çaprazlaştığında, sadece bu saf özellik sonuçlanmaktaydı. Buradaki şe­mada Mendel’in bu deneyinin sonuçları gösterilmektedir. Çeşitli döllerde elde edi­len karakter oranlarının nedenini Men­del bilmezken, günümüzde, bunun hücre bölünmesi ve çoğalmasıyla ilgisi tanım­lanmıştır. Her canlı hücrede (insandaki kırmızı kan hücreleri gibi birkaç ayrı­calık dışında) hücre . metabolizmasını kontrol eden ve kalıtım faktörleri olan kromozomları taşıyan, merkezî bir çe­kirdek vardır. Hücrenin normal halinde, kromozomlar, karışık bir ağ örgüsünü andırır. Hücre bölünmesi öncesinde ise, ayrı kromozomlar halinde örgütlenir. Kromozomlar, bu halleriyle, üzerlerinde kalıtım üniteleri olan genleri taşıyan, çu­buk, virgül ya da küre şeklindeki cisim­ciklerdir. Bölünme sırasında, hücre tam ortasından daralıp, kum saati görünümü­nü alır, kromozomlar da bu bölgede iki­ye bölünür. Böylece, iki yeni hücrede, birbirinin eşi genler bulunur. Bu bölün­me şekli, mitoz diye adlandırılır ve bö­lünme sonucu olan iki hücre, kalıtım maddesi bakımından, birbirinin tamamen eşidir. Evrim ve ilerlemenin mekaniz­ması ise, değişime dayanır. Bunu sağla­yan, değişik yavru hücrelerle- sonuçla­nan bölünme şeklî ise cinsel birleşmeye dayanır. Bu gibi bir birleşme öncesi, cinsiyet hücrelerinde, kromozom sayıla­rının, asıl hücrenin yarısı haline gelmiş olması gerekir, çünkü, aksi halde her cinsel birleşme sonucu, kromozom sayısı bir öncekinin bir misline çıkacaktır. Böy­lece, gamet de denen cinsiyet hücreleri­nin gelişiminde, kromozomlar, ortaların­dan ikiye bölüneceklerine, bunların ya­rısı bir hücreye, diğer yarısı da ötekine ayrılır. Böylece, insan vücut hücrelerin­de 46 kromozom varken, gametlerinde yalnız 23 kromozom bulunur.
    Yeniden Mendel’in uzun ve kısa bit­kilerine dönersek, her saf uzun ve saf kısa bitkinin vücut hücrelerinde, iki adet uzunluk ya da kısalık geni bulunur. Bun­ların seks hücrelerinin oluşmasında, bir adet uzunluk ya da kısalık geni vardır. Melezlerde, vücut hücrelerindeki iki gen­den biri uzunluk, diğeri de kısalık genidir (bkz. Gen) ve melezlerin cinsiyet hücrele­rinin yarısında bir adet uzunluk geni, yarı­sında da bir adet kısalık geni bulunacaktır. Bu tip iki melezin çaprazlaşmasından da, iki uzun genli cinsiyet hücresi, bir uzun, bir de kısa genli cinsiyet hücre­leri, ya da iki kısa genli cinsiyet hücresi bir araya gelecektir. Buna göre, 2 uzun melez, 1 saf uzun, 1 saf kısa oram elde edilir; yani, melezlik ya da safkanlığa bakmazsak, sonuç olarak, 3 uzun, 1 kısa oranını buluruz. Böyle iki farklı genden birinin özelliği belirdiği zaman, o gene dominant gen, diğerine ise resesif gen denir. Böyle değişik iki genin bir arada bulunması, gen yapısını etkilemez, başat olanın özellikleri belirir, fakat çaprazla­ma sonucu, resesif olan yeniden ortaya çıkabilir. Doğal seçimde, doğaya uygun olmayan özelliği taşıyan ölür, diğerleri yaşar. Örneğin, Londra yakınlarındaki bir koruda, bir pervane cinsinin kanat rengi, bu pervanenin üstüne konduğu ağaçların gövdesinin açık gri rengine uy­maktaydı ve böylece bu pervane, kendini yiyebilecek kuşlarca görülmemek­teydi. Zamanla, şehrin dumanı, ağaç göv­delerinin siyahlaşmasına neden oldu ve kolayca görülebilen bu pervaneleri kuş­lar yedi. Bu arada, bunların bazılarının kanatlarında, ağaç gövdelerinin yeni ren­gine uyabilecek değişiklikler oldu ve bu pervaneler, yaşadılar. Böylece, doğal ola­rak, açık renk kanatlı pervane sayısı, doğada oldukça azaldı.
    Evrimin başlıca mekanizmalarından biri bu anlatılan doğal seçimken, diğeri de mutasyondur (değişimdir). Mutasyon-da, nitelikleri tam anlaşılmamış bazı fak­törlerin etkisinde, genlerde radikal (kök­lü) değişiklikler belirir. X-ışmları ve ato­mik ışın yayımı, mutasyona yol açan faktörlerdendir ve bu gibi mutasyonların ancak az bir bölümü ilerleyici, elverişli yöndedir; gerisi zararlıdır. Buna göre, ana babanın yaşam şekli, döllerini etkilemez. Lamarck’ın iddiası olan zürafa boynu­nun uzaması kuramı (zürafa, genç yap­rakları yemek için, ağaçların yüksek dal­larına uzana uzana, boynunu uzatmış­tır), kesinlikle temelsizdir. Rus genetik bilgini Lysenko’nun da buna benzer id­diaları kabul edilmemektedir. Edinilen özellikler, kalıtsal değildir.
    Bütün bu bilgilerin tıp bilimine yararı nedir? Günümüzde, bu soruyu yeterince cevaplandıranlayız. Bazı hastalıklar, ka­lıtsaldır (örneğin, bazı tip geri zekâlılık, hemofili, Huntington Kore’si), ama bu hastalıkların dahi çoğunun kalıtsal ni­teliği tam belirlenememiştir. Örneğin, obsesyon nevrozunun, çoğunlukla bu il­leti olan ana ve babanın çocuklarında görülmesi kalıtsal olmaktan çok, eğitim­le ilgilidir. Ailede görülen birtakım has­talıkların kalıtsal olup olmadığım ka­rarlaştırmak karmaşık bir sorundur. Sa-ra’nın bazı ailelerde fazla görülmesi, bir doktorun herhangi bir kişiye, ailesinde saralı olan bir kişiyle evlenmemesine sa­lık vermesi için yeterli değildir. Genel­likle, doğacak çocukları göz önüne ala­rak, belirli bir kalıtsal hastalıktan ötürü evlenmemeyi salık verdirebilecek vaka­lar çok azdır. bkz. Öjenik, Hemofili.

  • KALÇA EKLEMİ

    KALÇA EKLEMİ. Femur kemiği (üst bacak kemiği) başının, pelvisteki ace-tabulum adını alan yuvanın içine girme­siyle oluşmuş bir eklemdir. Çok kuvvetli bağdokusundan zarı ve yine çok kuvvetli bağlan olduğundan, erişkinde çok sey­rek çıkar, fakat bazı çocuklar, yapısı bo­zuk olan bir eklemle doğduklarından, çıkıklara çok sık rastlanabilir. Bu du­rum, doğuştan kalça çıkığı diye adlan­dırılır ve Kuzey İtalya ile, bazı Orta Av­rupa ülkelerinde sık görülür. Erken teş­his edilirse, tedavi edilebilir. Tedavi edil­memiş vakalar, yaşamları boyunca, ör­dek gibi yalpalayarak yürürler. Kalça eklemlerini, çocukluk çağında etkileyen diğer bir hastalık da, femur başının os-teokondritidir (Perthes hastalığı). Bura­da, femur başı yassıdır ve mantar görü­nümü alır. Eklem ağrılıdır ye ileri yıl­larda, bir osteoartrit odağı olur. Perthes hastalığı, çoğunlukla ‘erkek çocuklarda görülür. Kalça veremine, her cinsiyette, her yaşta rastlanır; tedavisi uzundur ve genellikle, ortopedik cerrahî gerektirir. Kalça eklemi, önemli bir yük taşıdığın­dan, eğilim gösteren hastalık olmaksızın da, ileri yaşlarda, burada osteoartrit be-lirebilir. Bu durumu düzeltebilmek, ağ­rıyı azaltıp, hareketliliği kazandırabilmek için, çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Ağrı giderici en etkili ameliyat, artrodez adını alan ve eklem yüzeylerini birbiri­ne yapıştırıp, tüm hareketi yok eden ameliyattır. Kişilerin çoğu, bu cerrahî girişimi kabul edemediğinden, günümüz­de, yapay eklem yüzeylerini kullanan ameliyatlara başvurulmakta ve bunlar da gittikçe başarılı olmaktadır.

  • KALAAZAR

    KALAAZAR. Kara humma, veya dum­dum humması diye de anılan bir tro­pikal hastalıktır. Batı Afrika, Hindistan, Çin ve Sudan, bu hastalığın en sık gö­rüldüğü yerlerdir. Hastalığı, kumsal böl­gelerde görülen ufak, ısıran sinekler ta­şır.
    Nedeni: Retikülo-endotelyal sistem­de (bkz-) çoğalan Leishmania donovani’ dir.
    Belirtileri: Kuluçka devri, bir ay veya birkaç yıl arasındadır. Bazen belir­tiler ani başlar: Hastada, ateş ve terleme nöbetleri görülür, veya yavaş başlar ve ateş gittikçe yükselen ateş dalgaları ha­linde belirir. Dalak ve karaciğer iyice büyür, deri koyulaşır ve hasta aşırı kilo kaybeder. Çok belirli bir anemi ile bir- likte, akyuvarların da azaldığı görülür. Hastalıklı çocuklar, şiddetli açlığa uğra­mış görünümdedir.
    Tedavi: Özel ilacı, antimon’dur. Bu maddenin beş değerli bileşikleri kullanı­lır ve kullanılan bileşiğe göre değişebi­len 10 ya da 15 gün süreyle, her gün damar içine zerk edilir. Genellikle, Doğu Afrika ve Sudan’da görülen vakalar di­rençli olup, birden fazla tedavi şekli ge­rektirmektedir.
    Koruyucu tedavi: Köpekler, en sık rastlanan enfeksiyon depoları olduk­larından, hastalığın sık görüldüğü bölge­lerde yok edilmelidir. Kum sinekleri de öldürülmelidir. Köpeklerden başka, depo olabilen, çakal, tilki ve kemiricilerle de savaş gerekmektedir.

  • KÂFURU

    KÂFURU

    KÂFURU. Karakteristik bir kokuya sa­hip olan, beyaz renkli, katı bir madde. Gaz giderici ve balgam söktürücü etkisi vardır; bu nedenle öksürük şuruplarının bileşimine katılır. Dışarıdan sürülerek kullanıldığı zamandaysa derinin kızarma­sına (hiperemi) yol açar.

    Kâfur Nedir?

    Kâfur vatanı Güney Çin, Japonya, uzak doğu olan 20-30 metre kadar uzunluğa ulaşabilen bir ağaç türüdür. Tropik bölgelerde kendine yaşam alanı bulan Kâfur ağacı çok uzun süre 2000 yıla yakın yaşar. Bu ağacın yaprağında, gövdesindeki kabukta ve odununda yağ hücreleri bulunur. Buralarda bulunan yağlar ağacın gövde yarıklarında birikerek kristalleşir ve buralardaki Kâfur yağı elde edilir. Kâfur yağı billurumsu beyaz renkte ve uçucu bir yapıdadır. Çok faydalıdır ve pek çok alanda kullanılmaktadır. 20-25 yaşlarındaki ağaçlardan elde edilen Kâfur yağı sabun ve selülit sanayisinde kullanılmaktadır. Ülkemizde Kâfur ağacının yetişmemesinden dolayı Kâfur yağı ithal edilmektedir.

    kafurKâfur Yağının Faydaları Nelerdir ve Nerelerde Kullanılır?

    Kâfur yağı hem sanayide hem de bitkisel ilaç olarak kullanılabilmektedir. Pek çok faydası bulunan Kâfur yağı eski zamanlardan beri parfüm esansı olarak da kullanılagelmiştir.

    Kâfur yağının faydaları elbette ki say say bitmez. Bu nedenle bu bitkinin birkaç faydasını belirtecek olursak;

    • Ağrı kesici özelliği vardır
    • Balla kaynatılıp içilirse kalbi kuvvetlendirir
    • Vikis özelliği vardır. Vücuda sürülüp bekletilirse soğuk algınlığına iyi gelir.
    • Kaşıntı olan yere sürülürse iyi gelir
    • Haşereleri defeder. Giysilerin içine konulduğunda haşerelere karşı korur.
    • Göz iltihabı ve kanlanmasına iyi gelir
    • Diş ağrısına iyi gelir.
    • Nezle astım bronşite karşı iyi gelir.
    • Kaynatılıp balla içildiğinde ishale iyi gelir.
  • KAFEİN

    KAFEİN (Cafein). Çay ve kahvede bu­lunan bir alkaloiddir. Kakao’da da, bu­na benzer bir alkaloid olan, teobromin vardır. Kafein, merkez sinir sistemini uyarır, yorgunluğu önler ve iddiaya gö­re, beynin çalışma kapasitesini artırır. Bunlar için gerekli doz, 100 mg., ya da2 fincan taze çekilmiş kahvedir. Kafein, böbrekleri etkileyip, idrar miktarını ar­tırır, kalbi etkileyip uyararak, çarpıntıya dahi yol açar. Ayrıca, mide salgısını artırıp, gastrit ve mide ülserine neden olabilir. Bir zamanlar, öğrencilerin imti­hana hazırlanmalarında bolca kullanıl­mış, fakat idrar miktarını artırmaktan öteye, belirli bir etkisi görülmemiştir. Modern tıpta yeri azdır, fakat hâlâ, as­pirinin durgunlaştırıcı etkisini yok etmek amacıyla, aspirin ve fenasetin bileşimle­rinde kullanılır.

  • KAFA ÇİFTLERİ

    (Kraniyal sinirler). Kafatası içindeki beyin ve beyin sapı kay­naklı 12 çift sinirdir; genellikle Romen rakamlarıyla belirtilirler:
    I. Nervus Olfactorius: (Koku siniri). Ko­ku duyusunu burundan beyine iletir.
    II. Nervus Opticus: (Göz siniri). Uyarı­ları, gözden beyine iletir.
    III. Nervus Oculomotorius: (Göz motor siniri). Göz küresini oynatan, pupillayı kontrol eden, göz merceğinin şeklini de­ğiştiren ve üst gözkapağını kaldıran kas­ları sinirlendirir.
    IV. Nervus Trochlearis: Bu sinir, beyin sapının arkasından çıkar ve onu çevre­leyip, öne ilerler, göz küresini aşağı dışa oynatan kası (gözün eğik üst kası) sinir­lendirir.
    V. Nervus Trigeminus: (Üçüz sinir). Lif­lerin çoğu duyusal bir bölümde hare­ketlidir. Duyusal kökün üç dalı vardır. Birincisi, başın üst bölümünün (göz, bu­run, alın ve kulakları birleştiren çizgiye kadar olan kafa derisi) siniridir; ikin­cisi, üst dudak, yanak, üst çene dişleri ve damağı sinirlendirir; üçüncüsü de, alt dudak, çene, şakaklar, alt çene dişleri ve ağız tabanının duyusal siniridir. Mo­tor bölümü, çiğneme kaslarım oynatır.
    VI. Nervus Abducens: (Gözü dışa bak­tıran sinir). Göz küresini dışa döndüren kasın (dış rektus kasının) siniridir.
    VII. Nervus Facialis (Yüz siniri). Yüz kaslarını sinirlendirir.
    VIII. Nervus Acusticus: (İşitme denge siniri). İki bölümü vardır: Biri, işitme organından aldığı uyarıları beyine iletir; diğeri ise, beyine, denge organının uya­rılarına getirir. IX. Nervus Glossopharyngeus: (Dil-yu-tak siniri). Bu sinir, orta kulak, östaki borusu, dilin arka bölümü, bademcik, boğazın yanları ve yumuşak damağın yanlarının duyusal siniridir. Tükürük be­zi, dilin ufak müküs salgılayan bezleri ve boğazın daha derin kısımlarına da dallar verir.
    X. Nervus Vagus: (Vagus siniri). Çok uzun bir sinirdir. Farinks, larinks ve ses tellerini oynatan kaslara dallar verir; kalp, mide, yemek borusunun alt bölü­mü, incebarsağın tümü ve kalınbarsağın yarısına da parasempatik lifler yollar. bkz. Sinir Sistemi.
    XI. Nervus Accessorius: (Boyun kasları siniri). Vagus sinirine bir dal verir ve bundan sonra kafatasını terk edip, bo­yundaki sternomastoid ve trapez kasları­nı sinirlendirir.
    XII. Nervus Hypoglossus: (Dilaltı büyük siniri). Dil kaslarını ve dili etkileyen di­ğer kasları sinirlendirir.

  • KABURGA

    KABURGA (Kot). Arkada, göğüs omur­galarından, önde göğüs kemiğine uza- nan ve her iki yanda 12’şer tane olan, ince, uzun, kavisli kemiklerdir. Hep bir arada, göğüs kafesini yaparlar. Her ka­burganın altında, bir interkostal sinir, bir atardamar ve bir toplardamar bulu­nur. Kaburgalar birbirlerine, interkostal kaslarla bağlıdır ve öndeki uçları kıkır­daktandır. Doğrudan darbeyle, bu ke­mikler kolay kırılabilir ve bazen kırık uçları içe yönelip, akciğerleri delebilir; bundan ötürü, göğüs duvarı yaralanma­larında, göğüs içine kanamanın olup ol­madığı ve akciğerlerden, plevra boşlu­ğuna havanın kaçıp kaçmadığı kontrol edilmelidir, bkz. Pnömotoraks. Tedavi: Eskiden, kaburga kırıkların­da, göğse sargı uygulanırdı. Günümüz­de, bunun, solunum hareketlerini engel­lediği düşünüldüğünden, uygulanmaz ve ayrıca, ağrı da solunum hareketlerini azaltıcı olduğundan, interkostal sinirlere lokal bir anestezik madde zerk edilerek, bu engel de ortadan kaldırılır, çünkü, solunum hareketlerinin azalması, özellik­le bronşite giden durum olan hallerde, zatüreye neden olur. Birden fazla kabur­ganın kırılması halinde, acil cerrahî te­davi gerekir ve bunların altında buluna­bilen karaciğer, dalak ve barsaklarm da zedelenip zedelenmediği kontrol edilir