KALSİYUM. Yaşam için şart olan bir metaldir: Barsaklardan emilir ve bu sırada D vitamini gereklidir. Kalsiyum, kemik yapımında kullanılır. Erişkin insan iskeletinde, çoğu ekmek ve sütten edinilmiş, 1,25 kg. kadar kalsiyum vardır. Kalsiyum, kan pıhtılaşması, kas ve sinir çalışması ve verimli kalp çalışması için gereklidir. Vücut dokularının kalsiyum dengesiyle, bu maddenin emilim ve atılımını, paratiroid bezlerinin (bkz.) hormonu kontrol eder. Kalsiyum eksikliğinin sonuçları, kemiklerde şekil bozukluklarıdır (bkz. Raşitizm, Osteomalasi) ve düşük kan kalsiyumu, tetani’ye (te-tanoz’la karıştırılmamalıdır; kas dokusunun aşırı duyarlığından ötürü, istemsiz kasılmaları demektir) yol açar. Kanda uzun süreli kalsiyum azlığı, tırnak kırılmaları, saç kuruluğu, deride ekzama ve zihinsel bozuklukların nedenidir. Aşın kan kalsiyumu düzeyleri ise, yine aklî bozukluklar, iştah azalması, susama, kusma ve halsizliğe yol açar. Bu durumda, böbrek, kan damarları ve göz korneası gibi anormal bölgelerde kalsiyum birikebilir.
Yazar: 13eta
-
KALP ZARI İLTİHABI
KALP ZARI İLTİHABI (Perikardit). Perikard iltihabıdır.
Nedeni: Romatizmalı kalp hastalığı, verem, bakteri ve virüs enfeksiyonu, kalp kası infarktüsü, yaralanma (ameliyat yaraları dahil) ve kanserli oluşumlar gibi, çeşitlidir.
Belirtileri: Genellikle, hasta, sırta, omuzlar ya da karına vuran ağrı duyar. Hareket ve derin solunum, bu ağrıyı artırır. Perikard’ın iki tabakası arasında sıvı toplanabilir ve bu durumda kalp hareketi engellendiğinden, hastada solunum darlığı ve öksürük belirir. Uzun bir kronik iltihap döneminden sonra, perikard yer yer kalmlaşıp büzülür ve kalp hareketi engellenir. Bunun sonucu olarak, akciğer şişer, karında sıvı toplanır ve genel bir ödemle birlikte solunum darlığı ortaya çıkar.
Tedavi: Nedene yöneliktir. Sıvı birikmesi halinde, göğüs duvarından so- kulacak bir iğneyle boşaltılmalıdır. Kon-striktif perikarditte tedavi, ameliyattır -

Kalp Yetmezliği
Doğuştan olan ya da sonradan edinilen bir hastalık sonucu, kalp görevini yeterli yapamaz olabilir ve bu yetmezliğin başlıca sağ, ya da sol kalbe ilişkin olduğu saptanabilir . En sık görüleni, mitral veya aort kapaklan hastalığı, koroner yetmezlik ya da yüksek kan basıncı sonucu ortaya çıkabilen sol kalp yetmezliğidir. Doğuştan kalp hastalıkları, kronik akciğer hastalıkları gibi, genellikle sağ kalp yetmezliğine yol açar. Sol kalp yetmezliği sonuçlarından biri de, akciğerlerde kan birikiminin neden olduğu sağ kalp yetmezliğidir.
Belirtileri: Sol kalp yetmezliği: İlk belirti, solunum darlığıdır; efor sonucu, hasta soluksuz kalır ve durum ilerledikçe, hareketlerini sınırlamaya zorlanır. Zamanla, soluk almak güçleşir ve oturarak solumak, yatarak solumaktan daha kolay gelir. Solunum darlığı nöbetleri, genellikle geceleri gelir ve kasta, soluk almaya savaşarak uyanır. Vakaların bazıları, oturunca rahatlar, fakat solunum darlığı akciğer ödemine bağlıysa, hasta morarıp bayılabilir. Soluk kesikliğinin yanı sıra, hastada yorgunluk duygusu vardır; hareket etmekten kaçınır.
Sağ kalp yetmezliği: Sol yetmezlikte olduğu gibi, akciğerlerden kan, yeterli miktarda dönemez ve akciğerlerde kan basıncı yükselir. Böylelikle, sağ yetmezlikte, vücuttan gelen kan miktarı azalır ve toplardamarlar içindeki basınç artar. Bunun sonucu, karaciğer büyümesi ve yerçekimi etkisinde, ayak bilekleri ve bacaklarda ödemdir. Hasta devamlı yatar olsa, ödem sırtında belirir. Karnın sığ üst bölümünde duyarlık ve ağrı vardır ve barsaklarla midede de kan birikimi olduğundan, iştahsızlık, bulantı ve hatta kusma görülebilir.
Tedavi: En önemli tedavi, dinlenmedir. Ağır vakalarda, mutlak dinlenmek gerekir; hafiflerinde ise, vakanın durumuna orantılı olarak ayarlanır. Bazı vakalarda, öğleden sonraları uzanmak, ya da erken uyumak, yeterlidir. Tatillerde aşırı hareketten kaçınılmalıdır. Yatakta yatanlarda dahi, bacak hareketleri önemlidir, çünkü kas hareketleri sayesinde, kanın kalbe dönmesi ve dokularda ödemin çözülmesi kolaylaşır, hasta tuvalete gidebilir ve günün bir bölümünü yatağın dışında geçirebilir. Yaşlıları devamlı yatağa bağlamak yanlıştır, çünkü akciğer enfeksiyonu ya da yatak yaraları oluşabilir.
Kalp yetmezliği tedavisinin ikinci önemli faktörü, dijitaldir ; bu ilaç, kalp kasını kuvvetlendirir ve tüm yetmezlik vakalarında yararlıdır.
Üçüncü faktör, böbreklerden atılan su miktarını artırmaktır; bunu idrar söktürücü ilaçlar sağlar. Bu sayede, akciğer ve diğer organ ödemleri azaltılabilir. Diüretikler, kuvvetli ilaçlar olduklarından, her gün yerine, gün aşırı verilmelidir.
Sol yetmezliğin ikincil belirtilerinden olan akut kalp yetmezliği ve soluk kesilme krizlerine karşı, hastayı dinlenmeye zorlayan morfin zerkleri uygulanır.Kalp krizi nedir?
Adı üzerinde bir kriz anı olan kalp krizi, kalbe yeterli oksijen gidemediği durumlarda görülen ve oksijen takviyesi olmadığı zaman kalbi öldüren bir olgudur.
Kalp vücudumuza kan pompalayan ve yaşamamız için gerekli olan en önemli organımızdır. Ancak günlük tempoda kalbimizi yorduğumuzu düşünmeden koşuşturup, enerjimizi harcar kendimizi yorarız. İşte bu yorgunluk zamanlarının birinde kalbimize giden damarlarda bir daralma vuku bulursa kalbimiz yeterli oksijeni alamaz ve işte o an kalp krizi gerçekleşir.
Kalp krizi geçirmemiz demek yeterli oksijeni alamadığı için beslenemeyen kalp dokusunun ölmesi ve kanı pompalayamaması demektir ki kalp krizi geçiren kişilerde ölen dokunun yerine yeni bir doku oluşmaz. Yani kalp krizi geçiren kişilerin ölen dokuları iyileşmesi mümkün olmayan bir yara olarak kalır.
Kalp krizi geçirdiğimizi nasıl anlarız?
Kalp krizi belirtileri bazen çok güçlü olarak kendini gösterirken bazende hiç belirti vermeden oluşur. Kalp krizinin en bilinen belirtileri ise şöyle sıralanabilir;
-Göğüste ağrı hissi, kalp krizi geçiren kişinin göğsünde ciddi bir ağrı meydana gelir. Ancak her göğüs ağrısı kalp krizi geçiriyorsunuz sinyalini vermez. Göğüs ağrısına bağlı sol kolun ağrıması, ağrının yavaş yavaş çene ve yüzünüze yayılması hatta tüm vücudunuzu sarması durumunda tehlikedesiniz demektir.
-Nefes daralması, en önemli belirtilerden biri de nefesinizin sıkışması rahat soluk alıp vermemenizdir. Bu durum kalbinize yeterli oksijen gitmediğine işarettir ve asla göz ardı edilmemelidir.
-Mide bulantısı, kalp vücudumuzun diğer organlarının da da ciddi sorunlar meydana getirir. Mide kalp krizi geçirme anında bulantı oluşturarak adeta sinyal gönderir. Beyin kalp krizi ile nasıl başa çıkacağını düşünürken beyinde ki sinirler mideye sinyal göndererek baskı uygular ve bu durum mide bulantısına yol açar.
-Soğuk terlemede kalp krizi geçirirken görülen bir diğer belirtidir.
-Serçe parmağınıza doğru inen uyuşukluk ve ağrı hissi, kalp krizi anında sol kola bağlı olarak serçe parmağınızda uyuşup ağrıyabilir. Bunun dışında yüzünüzde ve çenenizde ağrı hissi oluşur.
-Kalp çarpıntısı, kalbinizin ritmi bozulmuş demektir ve yolunda gitmeyen bir duruma işaret eder. Kalp çarpıntısı kalbe oksijen gitmemesinden kaynaklanabileceği için kalp krizi geçiriyor olabilirsiniz.
Hem kadın hem de erkeklerde hemen hemen aynı şekilde ortaya çıkan bu bulgular kadınlarda daha çok göğüs ağrısı şeklinde kendini gösterir. Kalp krizi belirtilerini iyi bilmek sizin ve çevrenizdeki kişilerin hayatını kurtarmanıza yardımcı olabilir.
Kalp krizi geçiriyorsam ne yapmalıyım?
*Öncelikle telaşlanmadan hareket etmelisiniz. Böyle bir durumda telaş etmemek zordur biliyorum ancak telaş ve heyecan kalbinizi daha çok yoracağı için kalbin durma riski çoğalacaktır. Bu yüzden soğuk kanlı davranmalısınız.
*Kalp krizi anında bilinciniz açık durumdadır. Bulunduğunuz yere hemen oturun ve mümkün olduğunca konuşmayın. Çünkü hareket ve konuşmak kalbi yorar.
*Mutlaka bir acil yardım çağırmalısınız.
*Acil yardım gelene kadar hemen aspirin çiğneyin. Su ile yutmak bir işe yaramaz çiğnemelisiniz çünkü aspirin kanın pompalanmasını sağlar. Kalp krizi geçirme riskinin bizimle olduğunu unutmamalı ve evimizde mutlaka aspirin bulundurmalıyız.
*Kalp krizi anında hemen bir uzman tedavisi gerekir bu yüzden acil yardım çağırmakta acele edin, kendiliğinden geçer, basit bir kalp sıkışması diye düşünmeyin.
*Kalp krizine karşı yapılacak en önemli unsur hızlı ve zamanında bir müdahaledir.
Kalp krizi yalnızca yaşlı kişilerde mi görülür?
Bundan on sene önce bu soruya “evet kalp krizi ekseriyatla 65 yaş üstü bireylerde görülen bir hastalıktır” diyebilirdim ancak günümüze baktığımızda ne yazık ki kalp krizi geçirme yaşının gençlere kadar indiğini görüyoruz.
Yediğimiz yiyeceklerde bulunan hormonlardan, düzensiz beslenmelerden, sağlıklık yaşam koşullarında mıdır bilinmez ancak kalp krizi ne yazık ki 17 yaşında ki bir genci bile buluyor. Bu yüzden “yaşım genç bende kalp krizi olmaz” diye güvenip kalbinizi yormayın ve sağlıklı yaşamaya özen gösterin.
Kalp krizi geçirme riskim nedir?
Kalp krizi yaşının artık genç nüfusa kadar indiği bu dönemde kalp krizi riskinin yalnızca yaşlılarda olduğunu söylemek mümkün değildir. Kalp krizinin ne zaman ve nasıl gelişeceğini bilmemekle birlikte krizi etkileyen risk faktörlerini bilip bu risklerden uzak durarak kalp krizi geçirme olasılığımız azaltabiliriz.
-Yüksek tansiyon hastalığı (hipertansiyon)
-Şeker hastalığı
-Sigara ve alkol kullanımı
-Aşırı şişmanlık
-Kolesterol yüksekliği
-Genetik nedenler
Kalp krizini etkileyen faktörler arasında yer alır. Bu gibi alışkanlık ve hastalıklarımız varsa risk altındayız demektir ve kalp krizinden korunmak için dikkatli ve düzenli bir yaşam alanı oluşturmamız gerekir.
Kalp krizi geçirdikten sonra ne yapmalıyım?
*İlk 24 saat boyunca hastanede gözetim altında kalmalısınız. Çünkü olası bir kalp krizi geçirme ihtimaliniz hala bulunmaktadır.
*Zamanınızı evde dinlenerek geçirin. Kalp krizi sonrası kişiler hafif bir depresyon durumu korku hali yaşar ve uyuyamazlar. Böyle endişelere kapılmadan uyumaya çalışın. Kalbinizi dinlendirir.
*Sigara ve alkolü hemen bırakın.
*Beslenme alışkanlıklarınızı düzenleyin, zararlı yiyeceklerden kaçının ve kilo almamaya özen gösterin. Hayvansal yağlar tüketmeyin.
*Fazla kilolarınız varsa zayıflayın. Sebze yemeye özen gösterin. Şekerli gıdalardan uzak durun.
*Sürekli yatmanıza gerek yok ancak kendinizi yormadan hareket edin. İşinizden izin alın ve evde dinlenin.
*Doktorunuzun öngörmesi ile kendinizi çok yormadan günlük 10-15 dakikalık yürüyüşler yapın.
*Kalp sıkışması, kalp çarpıntısı, baş dönmesi gibi rahatsızlıklar hissettiğinizde mutlaka doktora başvurun. Kendinizi dinleyin.
Hoşça kalın, Sağlıkla kalın…
-
KALP
KALP.
Görevi: Kalp, aslında yan yana duran iki pompadan oluşmuştur. Pompalardan biri, kanı akciğerlerden vücuda gönderir, diğeri ise vücuttan akciğere pompalar. Her pompanın iki odası vardır: Birincisine kulakçık adı verilir ve burada akciğerler ya da vücuttan kanı getiren toplardamarların kanı toplanır. Kulakçık dolunca kasılır, atriyumla toplardamarlar arası, tek yönlü işleyen kapak kapanır ve kan, karıncık adını alan ikinci odaya geçer. Karıncık kasıldığında, kulakçıkla karıncık arasındaki tek yönlü kapak kapanır ve kan, akciğerlere ya da vücuda gönderilmek üzere, atardamarlara gönderilir. Karıncık gevşemesi sırasında, atardamarla karıncık arasındaki diğer bir tek yönlü kapak, kanın atardamarlardan karıncığa dönüşünü önler, kanı vücuttan akciğerlere pompalayan, kalbin sağ yarısıdır; akciğerlerden gelen kanı vücuda pompalayan ise, sol kalptir.
Anatomisi: İki pompa, gerçekte yan yana değildir: Sağ kalp, helezon gibi bir büklüm yapıp, sol kalbi kısmen çevreler. Kalbin tümü kastan yapılmıştır, göğsün ortasında, göğüs kemiğinin arkasında, iki akciğerin arasında bulunur. Göğüste, kalbin konumu oblik olduğundan, tepe noktası, (ön bölümünü sağ karıncık, arka bölümünü de sol karıncık yapar) beşinci kaburga aralığında, sol meme ucu düzeyindedir. Sol karıncık, sağdan kalındır ve karıncıkların kasılması sırasında kalp döndüğünden, apeksin vurumları, göğüs duvarından hissedilebilir.
Büyük damarlarla ilgisi: Kalbe, sağ taraftaki üst ve alt ana toplardamar’dan (vena kava’lardan) kan gelir. Bu iki büyük toplardamar, sağ kulakçık duvarının bir bölümünü yaparlar. Sağ karıncık kanı, akciğer atardamarlarına pompalar; bundan ötürü, bu atardamarın kanı pis kandır, yani oksijeni alınmış kandır, çünkü vücut toplardamarlarmca getirilmiştir. Akciğerlerden geçip oksijenlenen kan, dört pulmoner toplardamar aracılığıyla, sol kulakçığa gelir; böylelikle, bu toplardamarlar, oksijenlenmiş, yani temiz kan taşırlar. Bu kan, mitral kapaktan geçip, sol karıncığa gelir ve buradan, vücudun en büyük atardamarı olan aorta ve oradan sonra da atardamarlara atılır. Kan buradan kılcal damarlar ağından geçtikten sonra, toplardamarlara girer ve yeniden iki vena kava aracılığıyla sağ kalbe iletilir.
Kapaklar: Sağ kulakçıkla sağ karıncık arasındaki tek yönlü kapak, üç parçadan oluştuğundan, triküspit (üçlü) kapak adını alır. Gerçekten, sol kulakçık ile sol karıncık arasındaki iki parçalı mitral kapak dışında, kalbin bütün kapaklan üç parçalıdır. Karıncıkların kasılması sırasında, kalp içinde oldukça büyük bir basınç oluşur (solda 150 mm. Hg kadar, sağda ise 30 mm. Hg kadar); triküspit ve mitral kapaklar, kenarlarından uzanan kas kordonlarıyla karıncıkların iç yüzeyine bağlı olduklarından, bu basınç nedeniyle ters yüzüne doğru dönmezler. Buna karşılık, sağdaki, pulmoner kapakla, soldaki aort kapağının böyle destekleri yoktur. Tüm kalp kapaklarının yapısı, bağdokusu halkalarından oluşmuştur.
Kalp sesleri: Kapaklar sessiz açılır, buna karşılık kapanırken, kan akımında titreşimler oluşturduğundan, bunlar göğüs duvarından ses olarak duyulur. Adet olduğu şekilde, kalp sesleri “lubbdup” heceleriyle simgelenir: Birinci ses, mitral ve triküspit kapakların kapanma sesidir; ikincisi ise aort ve pulmoner kapakların kapanmasını belirtir. Kapakların hasta olması halinde, doğru dürüst açılmadıklarında, ya da kapanmadıklarında, kanda girdaplar oluşur ve stetoskopta “üfürüm”ler duyulur.
Kalp kasılması: Kalp gevşediğinde, içi kanla dolar. Kulakçıkların kasılmasını başlatan oluşum, sağ kulakçıkta bulunan bir özel doku grubudur ki, buna sinoatrial nodul (düğümcük) (S. A. nodülü) adı verilir. Kasılma dalgası sağ ve solda, kulakçık kaslarında süratle yayılıp, triküspit kapağı yakınındaki diğer bir özel doku grubuna erişir, bu da atrioventrikül nodul (ya da, A. V. nodülü) adını alır. Bu nodülden, sağ ve sol karıncıklar arası bölme boyunca uzanan ve uyarıları çok süratli ileten atrioventriküler demet uzanır ve kasılma dalgasını, dallandığı karmcık kaslarına yollar. Kulakçık kasılma dalgası, A. V. nodülüne eriştiğinde, uyartılar, sağ ve sol karıncıklara yayılır ve karıncık kası kasılır.
Elektrokardiyogram: Kalp kasındaki elektriksel değişmeler, göğüs duvarından saptanıp büyütüldüğünde, potansiyel farklarını gösteren bir eğri elde edilir. bkz. Elektrokardiyogram.
Perikard: Kalp, perikard adını alan bir bağdokusu kesesi içindedir. Bu kesenin iç içe duran ve aralarında ince bir sıvı tabakası olan, iki yaprağı vardır. Bunun sayesinde, kalp, çevresindeki dokulardan etkilenmeksizin, hareket edebilir.
Kalbin kanlanması: Kalp daima kanla dolu olmakla beraber, kendini besleyici kanı koroner atardamarlar getirir, bkz. Koroner Hastalık.Kalp hastalıkları: Özel başlıkları altında anlatılmaktadır, (bkz. Kalp Yetmezliği, Kapak Hastalığı, Endokardit, Miyokardit, Perikardit, Koroner Hastalık, Angina Pektoris).
Kalp hastalığı belirtileri, çok belirli değildir ve bunları kalbe bağlamak çok güçtür. Örneğin, kalp bölgesinde ağrı, çarpıntı ve rahatsızlık duygusu, genellikle mide bozuklukları, gaz ve sinirlilikle ilgilidir. Bununla birlikte perikardit’in erken evreleri (burada, hastada genellikle başka hastalık belirtileri de vardır) koroner tromboz ve angina pektoris’te de, bu sayılanları andıran belirtiler görülür. Son iki hastalıkta, ağrı şiddetli olup, sol kol ve omuza yayılır. Koroner tromboz, genellikle hasta dinlenmede ya da uykudayken oluşur; angina ağrısı ise,eforla belirir. Genellikle, yerel sepsis olduğu hallerde ve sigara içmenin, çarpıntı yaptığı iddia edilmekte ise de (bkz. Taşikardi), çarpıntının en sık rastlanan nedeni, sinirsel gerginliktir. Yine bir genelleme yapmak gerekirse, gerçek kalp hastasının hissettiği belirtilerle veya bir uyarılarla kalbi arasındaki ilgiden habersiz olduğu söylenebilir. Belirtiler; solunum darlığı, yorgunluk duygusu, geceleri artan ayak bileği şişmeleri, baş ağrısı ve dönmesi, bazen bayılma krizleri, “bronşit”, kan tükürmek ve aniden uyanıp, soluk almak için oturma zorunluğunu duymaktadır. Bu belirtilerin tümü de, dolaşım bozukluğuna ya da kanın bazı bölgelerde göllenmesine bağlı, yetersiz oksijenlenmeden oluşmaktadır. Kalp cerrahisi: Doğuştan, ya da sonradan olan kalp hastalıklarında cerrahî, ilgili hastalığın başlığı altında anlatılmaktadır (bkz. Septal Defekt, Fallot Tetralojisi, Kapak Hastalığı vb.). Kalp nakli de ilgili başlık altında anlatılmaktadır. -
Kalıtsal Metabolizma Bozuklukları
Kalıtsal metabolizma Bozuklukları
Kalıtım yoluyla soya geçen rahatsızlıklardır. Bunların her biri, kendi özel adları altında anlatılmıştır.
Kalıtsal metabolizma Bozuklukları doğuştan gelen, ailede herhangi bir kalıtsal hastalığı bulunan kişilerden geçen hastalıklara denir. Pek çok kişide böyle bir hastalığın bulunması olasıdır. Çünkü böylesi durumlarda genetik yatkınlık çok önemlidir. Öyle ki bu tür hastalıklara, aileden kalan kökeni çok güçlü olan eskiye dayanan bir miras gözüyle bakılabilir.
Genetik hastalıklar şu şekilde sınıflandırılır;
- Monogenik hastalıklar ( Kalıtsak metabolizmal hastalıklar)
- Poligenik multifaktoriyel hastalıklar
- Kromozom hastalıkları
Kimlerde Kalıtsak metabolizma Hastalıkları Bulunur?
Bu yönde aile hikâyesi olanlar- Nedeni açıklanamayan kardeş ölümleri
- Kusma şikâyetleri olanlar
- Benzer kardeş hikâyelerinin olması
- Beslenme öyküsü olanlar
- Hipotetik, letarjik bebekler
- Konvilsiyon hastalığı geçirenler
- Uzamış, sebebi açıklanamayan sarılık hastalığı olan bebekler
- Kataraktı olan bebekler
- İdrarlarında anormal şekilde koku hissedilen bebekler
- Gelişemeyen, kilo alamayan bebekler
Yukarıda sayılan durumların bir ya da bir kaçına sahip olanlar olası bir kalıtsak metabolizmal hastalığına yakalanmış demektir.
Metabolik hastalıklardan bazıları şunlardır;
- Enerji eksikliği tipi küçük olan molekül hastalığı
- İntoksikasyon tipi küçük olan molekül hastalığı
- Büyük molekül hastalığı
Yukarıdaki hastalıklardan birine sahip olup teşhis konulan kişiler bir an önce tedavi olmalıdırlar. Aksi takdirde olumsuz, dönüşü olmayan sonuçlarla karşılaşmak olasıdır. Bu nedenle bebek doğduğu andan itibaren metabolizmal rahatsızlık testlerine tabi tutulmalı varsa bu tür hastalıkların önüne geçilmeye çalışılmalıdır.
-
KALITIM
KALITIM (Heredite). Genetik biliminin konusu olan bu geniş alan, burada, ancak özetlenebilir. Kalıtımın bilimsel araştırması, Avusturyalı bir papaz olan Gre-gor Mendel (1822-1884) tarafından başlatılmıştır. Mendel’in çalışmaları, ancak ölümünden sonra tanındı. Mendel’in en önemli deneylerinin konusu, fasulyeydi: Bu bitkide, çeşitli kalıtsal faktörlerin kolay ayırt edilebilmesi ve çapraz döllenme olanağı, deneyleri kolaylaştırmaktaydı. Gerçekte, adi fasulye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur; bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir; bazı fasulye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri belirli bir amaçla çaprazlatan Mendel, yukarda sayılan özelliklerin, dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesinin sonucunun, bir özellik ortalaması olacağı düşünülebilir. Bazı saf özelliklerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir, ama Mendel’in deneylerine göre, iki saf özelliğin çaprazından, örneğin, uzunluk-kısalıktan, melez uzunlar çıkmaktaydı. Bunlar, uzunluk özelliği başat (dominant) olduğundan, uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, bir saf uzun, bir saf kısa, iki melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik (örneğin, iki saf uzun) çaprazlaştığında, sadece bu saf özellik sonuçlanmaktaydı. Buradaki şemada Mendel’in bu deneyinin sonuçları gösterilmektedir. Çeşitli döllerde elde edilen karakter oranlarının nedenini Mendel bilmezken, günümüzde, bunun hücre bölünmesi ve çoğalmasıyla ilgisi tanımlanmıştır. Her canlı hücrede (insandaki kırmızı kan hücreleri gibi birkaç ayrıcalık dışında) hücre . metabolizmasını kontrol eden ve kalıtım faktörleri olan kromozomları taşıyan, merkezî bir çekirdek vardır. Hücrenin normal halinde, kromozomlar, karışık bir ağ örgüsünü andırır. Hücre bölünmesi öncesinde ise, ayrı kromozomlar halinde örgütlenir. Kromozomlar, bu halleriyle, üzerlerinde kalıtım üniteleri olan genleri taşıyan, çubuk, virgül ya da küre şeklindeki cisimciklerdir. Bölünme sırasında, hücre tam ortasından daralıp, kum saati görünümünü alır, kromozomlar da bu bölgede ikiye bölünür. Böylece, iki yeni hücrede, birbirinin eşi genler bulunur. Bu bölünme şekli, mitoz diye adlandırılır ve bölünme sonucu olan iki hücre, kalıtım maddesi bakımından, birbirinin tamamen eşidir. Evrim ve ilerlemenin mekanizması ise, değişime dayanır. Bunu sağlayan, değişik yavru hücrelerle- sonuçlanan bölünme şeklî ise cinsel birleşmeye dayanır. Bu gibi bir birleşme öncesi, cinsiyet hücrelerinde, kromozom sayılarının, asıl hücrenin yarısı haline gelmiş olması gerekir, çünkü, aksi halde her cinsel birleşme sonucu, kromozom sayısı bir öncekinin bir misline çıkacaktır. Böylece, gamet de denen cinsiyet hücrelerinin gelişiminde, kromozomlar, ortalarından ikiye bölüneceklerine, bunların yarısı bir hücreye, diğer yarısı da ötekine ayrılır. Böylece, insan vücut hücrelerinde 46 kromozom varken, gametlerinde yalnız 23 kromozom bulunur.
Yeniden Mendel’in uzun ve kısa bitkilerine dönersek, her saf uzun ve saf kısa bitkinin vücut hücrelerinde, iki adet uzunluk ya da kısalık geni bulunur. Bunların seks hücrelerinin oluşmasında, bir adet uzunluk ya da kısalık geni vardır. Melezlerde, vücut hücrelerindeki iki genden biri uzunluk, diğeri de kısalık genidir (bkz. Gen) ve melezlerin cinsiyet hücrelerinin yarısında bir adet uzunluk geni, yarısında da bir adet kısalık geni bulunacaktır. Bu tip iki melezin çaprazlaşmasından da, iki uzun genli cinsiyet hücresi, bir uzun, bir de kısa genli cinsiyet hücreleri, ya da iki kısa genli cinsiyet hücresi bir araya gelecektir. Buna göre, 2 uzun melez, 1 saf uzun, 1 saf kısa oram elde edilir; yani, melezlik ya da safkanlığa bakmazsak, sonuç olarak, 3 uzun, 1 kısa oranını buluruz. Böyle iki farklı genden birinin özelliği belirdiği zaman, o gene dominant gen, diğerine ise resesif gen denir. Böyle değişik iki genin bir arada bulunması, gen yapısını etkilemez, başat olanın özellikleri belirir, fakat çaprazlama sonucu, resesif olan yeniden ortaya çıkabilir. Doğal seçimde, doğaya uygun olmayan özelliği taşıyan ölür, diğerleri yaşar. Örneğin, Londra yakınlarındaki bir koruda, bir pervane cinsinin kanat rengi, bu pervanenin üstüne konduğu ağaçların gövdesinin açık gri rengine uymaktaydı ve böylece bu pervane, kendini yiyebilecek kuşlarca görülmemekteydi. Zamanla, şehrin dumanı, ağaç gövdelerinin siyahlaşmasına neden oldu ve kolayca görülebilen bu pervaneleri kuşlar yedi. Bu arada, bunların bazılarının kanatlarında, ağaç gövdelerinin yeni rengine uyabilecek değişiklikler oldu ve bu pervaneler, yaşadılar. Böylece, doğal olarak, açık renk kanatlı pervane sayısı, doğada oldukça azaldı.
Evrimin başlıca mekanizmalarından biri bu anlatılan doğal seçimken, diğeri de mutasyondur (değişimdir). Mutasyon-da, nitelikleri tam anlaşılmamış bazı faktörlerin etkisinde, genlerde radikal (köklü) değişiklikler belirir. X-ışmları ve atomik ışın yayımı, mutasyona yol açan faktörlerdendir ve bu gibi mutasyonların ancak az bir bölümü ilerleyici, elverişli yöndedir; gerisi zararlıdır. Buna göre, ana babanın yaşam şekli, döllerini etkilemez. Lamarck’ın iddiası olan zürafa boynunun uzaması kuramı (zürafa, genç yaprakları yemek için, ağaçların yüksek dallarına uzana uzana, boynunu uzatmıştır), kesinlikle temelsizdir. Rus genetik bilgini Lysenko’nun da buna benzer iddiaları kabul edilmemektedir. Edinilen özellikler, kalıtsal değildir.
Bütün bu bilgilerin tıp bilimine yararı nedir? Günümüzde, bu soruyu yeterince cevaplandıranlayız. Bazı hastalıklar, kalıtsaldır (örneğin, bazı tip geri zekâlılık, hemofili, Huntington Kore’si), ama bu hastalıkların dahi çoğunun kalıtsal niteliği tam belirlenememiştir. Örneğin, obsesyon nevrozunun, çoğunlukla bu illeti olan ana ve babanın çocuklarında görülmesi kalıtsal olmaktan çok, eğitimle ilgilidir. Ailede görülen birtakım hastalıkların kalıtsal olup olmadığım kararlaştırmak karmaşık bir sorundur. Sa-ra’nın bazı ailelerde fazla görülmesi, bir doktorun herhangi bir kişiye, ailesinde saralı olan bir kişiyle evlenmemesine salık vermesi için yeterli değildir. Genellikle, doğacak çocukları göz önüne alarak, belirli bir kalıtsal hastalıktan ötürü evlenmemeyi salık verdirebilecek vakalar çok azdır. bkz. Öjenik, Hemofili. -
KALÇA EKLEMİ
KALÇA EKLEMİ. Femur kemiği (üst bacak kemiği) başının, pelvisteki ace-tabulum adını alan yuvanın içine girmesiyle oluşmuş bir eklemdir. Çok kuvvetli bağdokusundan zarı ve yine çok kuvvetli bağlan olduğundan, erişkinde çok seyrek çıkar, fakat bazı çocuklar, yapısı bozuk olan bir eklemle doğduklarından, çıkıklara çok sık rastlanabilir. Bu durum, doğuştan kalça çıkığı diye adlandırılır ve Kuzey İtalya ile, bazı Orta Avrupa ülkelerinde sık görülür. Erken teşhis edilirse, tedavi edilebilir. Tedavi edilmemiş vakalar, yaşamları boyunca, ördek gibi yalpalayarak yürürler. Kalça eklemlerini, çocukluk çağında etkileyen diğer bir hastalık da, femur başının os-teokondritidir (Perthes hastalığı). Burada, femur başı yassıdır ve mantar görünümü alır. Eklem ağrılıdır ye ileri yıllarda, bir osteoartrit odağı olur. Perthes hastalığı, çoğunlukla ‘erkek çocuklarda görülür. Kalça veremine, her cinsiyette, her yaşta rastlanır; tedavisi uzundur ve genellikle, ortopedik cerrahî gerektirir. Kalça eklemi, önemli bir yük taşıdığından, eğilim gösteren hastalık olmaksızın da, ileri yaşlarda, burada osteoartrit be-lirebilir. Bu durumu düzeltebilmek, ağrıyı azaltıp, hareketliliği kazandırabilmek için, çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Ağrı giderici en etkili ameliyat, artrodez adını alan ve eklem yüzeylerini birbirine yapıştırıp, tüm hareketi yok eden ameliyattır. Kişilerin çoğu, bu cerrahî girişimi kabul edemediğinden, günümüzde, yapay eklem yüzeylerini kullanan ameliyatlara başvurulmakta ve bunlar da gittikçe başarılı olmaktadır.
-
KALAAZAR
KALAAZAR. Kara humma, veya dumdum humması diye de anılan bir tropikal hastalıktır. Batı Afrika, Hindistan, Çin ve Sudan, bu hastalığın en sık görüldüğü yerlerdir. Hastalığı, kumsal bölgelerde görülen ufak, ısıran sinekler taşır.
Nedeni: Retikülo-endotelyal sistemde (bkz-) çoğalan Leishmania donovani’ dir.
Belirtileri: Kuluçka devri, bir ay veya birkaç yıl arasındadır. Bazen belirtiler ani başlar: Hastada, ateş ve terleme nöbetleri görülür, veya yavaş başlar ve ateş gittikçe yükselen ateş dalgaları halinde belirir. Dalak ve karaciğer iyice büyür, deri koyulaşır ve hasta aşırı kilo kaybeder. Çok belirli bir anemi ile bir- likte, akyuvarların da azaldığı görülür. Hastalıklı çocuklar, şiddetli açlığa uğramış görünümdedir.
Tedavi: Özel ilacı, antimon’dur. Bu maddenin beş değerli bileşikleri kullanılır ve kullanılan bileşiğe göre değişebilen 10 ya da 15 gün süreyle, her gün damar içine zerk edilir. Genellikle, Doğu Afrika ve Sudan’da görülen vakalar dirençli olup, birden fazla tedavi şekli gerektirmektedir.
Koruyucu tedavi: Köpekler, en sık rastlanan enfeksiyon depoları olduklarından, hastalığın sık görüldüğü bölgelerde yok edilmelidir. Kum sinekleri de öldürülmelidir. Köpeklerden başka, depo olabilen, çakal, tilki ve kemiricilerle de savaş gerekmektedir. -
KÂFURU
KÂFURU. Karakteristik bir kokuya sahip olan, beyaz renkli, katı bir madde. Gaz giderici ve balgam söktürücü etkisi vardır; bu nedenle öksürük şuruplarının bileşimine katılır. Dışarıdan sürülerek kullanıldığı zamandaysa derinin kızarmasına (hiperemi) yol açar.
Kâfur Nedir?
Kâfur vatanı Güney Çin, Japonya, uzak doğu olan 20-30 metre kadar uzunluğa ulaşabilen bir ağaç türüdür. Tropik bölgelerde kendine yaşam alanı bulan Kâfur ağacı çok uzun süre 2000 yıla yakın yaşar. Bu ağacın yaprağında, gövdesindeki kabukta ve odununda yağ hücreleri bulunur. Buralarda bulunan yağlar ağacın gövde yarıklarında birikerek kristalleşir ve buralardaki Kâfur yağı elde edilir. Kâfur yağı billurumsu beyaz renkte ve uçucu bir yapıdadır. Çok faydalıdır ve pek çok alanda kullanılmaktadır. 20-25 yaşlarındaki ağaçlardan elde edilen Kâfur yağı sabun ve selülit sanayisinde kullanılmaktadır. Ülkemizde Kâfur ağacının yetişmemesinden dolayı Kâfur yağı ithal edilmektedir.
Kâfur Yağının Faydaları Nelerdir ve Nerelerde Kullanılır?
Kâfur yağı hem sanayide hem de bitkisel ilaç olarak kullanılabilmektedir. Pek çok faydası bulunan Kâfur yağı eski zamanlardan beri parfüm esansı olarak da kullanılagelmiştir.
Kâfur yağının faydaları elbette ki say say bitmez. Bu nedenle bu bitkinin birkaç faydasını belirtecek olursak;
- Ağrı kesici özelliği vardır
- Balla kaynatılıp içilirse kalbi kuvvetlendirir
- Vikis özelliği vardır. Vücuda sürülüp bekletilirse soğuk algınlığına iyi gelir.
- Kaşıntı olan yere sürülürse iyi gelir
- Haşereleri defeder. Giysilerin içine konulduğunda haşerelere karşı korur.
- Göz iltihabı ve kanlanmasına iyi gelir
- Diş ağrısına iyi gelir.
- Nezle astım bronşite karşı iyi gelir.
- Kaynatılıp balla içildiğinde ishale iyi gelir.
-
KAFEİN
KAFEİN (Cafein). Çay ve kahvede bulunan bir alkaloiddir. Kakao’da da, buna benzer bir alkaloid olan, teobromin vardır. Kafein, merkez sinir sistemini uyarır, yorgunluğu önler ve iddiaya göre, beynin çalışma kapasitesini artırır. Bunlar için gerekli doz, 100 mg., ya da2 fincan taze çekilmiş kahvedir. Kafein, böbrekleri etkileyip, idrar miktarını artırır, kalbi etkileyip uyararak, çarpıntıya dahi yol açar. Ayrıca, mide salgısını artırıp, gastrit ve mide ülserine neden olabilir. Bir zamanlar, öğrencilerin imtihana hazırlanmalarında bolca kullanılmış, fakat idrar miktarını artırmaktan öteye, belirli bir etkisi görülmemiştir. Modern tıpta yeri azdır, fakat hâlâ, aspirinin durgunlaştırıcı etkisini yok etmek amacıyla, aspirin ve fenasetin bileşimlerinde kullanılır.
-
KAFA ÇİFTLERİ
(Kraniyal sinirler). Kafatası içindeki beyin ve beyin sapı kaynaklı 12 çift sinirdir; genellikle Romen rakamlarıyla belirtilirler:
I. Nervus Olfactorius: (Koku siniri). Koku duyusunu burundan beyine iletir.
II. Nervus Opticus: (Göz siniri). Uyarıları, gözden beyine iletir.
III. Nervus Oculomotorius: (Göz motor siniri). Göz küresini oynatan, pupillayı kontrol eden, göz merceğinin şeklini değiştiren ve üst gözkapağını kaldıran kasları sinirlendirir.
IV. Nervus Trochlearis: Bu sinir, beyin sapının arkasından çıkar ve onu çevreleyip, öne ilerler, göz küresini aşağı dışa oynatan kası (gözün eğik üst kası) sinirlendirir.
V. Nervus Trigeminus: (Üçüz sinir). Liflerin çoğu duyusal bir bölümde hareketlidir. Duyusal kökün üç dalı vardır. Birincisi, başın üst bölümünün (göz, burun, alın ve kulakları birleştiren çizgiye kadar olan kafa derisi) siniridir; ikincisi, üst dudak, yanak, üst çene dişleri ve damağı sinirlendirir; üçüncüsü de, alt dudak, çene, şakaklar, alt çene dişleri ve ağız tabanının duyusal siniridir. Motor bölümü, çiğneme kaslarım oynatır.
VI. Nervus Abducens: (Gözü dışa baktıran sinir). Göz küresini dışa döndüren kasın (dış rektus kasının) siniridir.
VII. Nervus Facialis (Yüz siniri). Yüz kaslarını sinirlendirir.
VIII. Nervus Acusticus: (İşitme denge siniri). İki bölümü vardır: Biri, işitme organından aldığı uyarıları beyine iletir; diğeri ise, beyine, denge organının uyarılarına getirir. IX. Nervus Glossopharyngeus: (Dil-yu-tak siniri). Bu sinir, orta kulak, östaki borusu, dilin arka bölümü, bademcik, boğazın yanları ve yumuşak damağın yanlarının duyusal siniridir. Tükürük bezi, dilin ufak müküs salgılayan bezleri ve boğazın daha derin kısımlarına da dallar verir.
X. Nervus Vagus: (Vagus siniri). Çok uzun bir sinirdir. Farinks, larinks ve ses tellerini oynatan kaslara dallar verir; kalp, mide, yemek borusunun alt bölümü, incebarsağın tümü ve kalınbarsağın yarısına da parasempatik lifler yollar. bkz. Sinir Sistemi.
XI. Nervus Accessorius: (Boyun kasları siniri). Vagus sinirine bir dal verir ve bundan sonra kafatasını terk edip, boyundaki sternomastoid ve trapez kaslarını sinirlendirir.
XII. Nervus Hypoglossus: (Dilaltı büyük siniri). Dil kaslarını ve dili etkileyen diğer kasları sinirlendirir. -
KABURGA
KABURGA (Kot). Arkada, göğüs omurgalarından, önde göğüs kemiğine uza- nan ve her iki yanda 12’şer tane olan, ince, uzun, kavisli kemiklerdir. Hep bir arada, göğüs kafesini yaparlar. Her kaburganın altında, bir interkostal sinir, bir atardamar ve bir toplardamar bulunur. Kaburgalar birbirlerine, interkostal kaslarla bağlıdır ve öndeki uçları kıkırdaktandır. Doğrudan darbeyle, bu kemikler kolay kırılabilir ve bazen kırık uçları içe yönelip, akciğerleri delebilir; bundan ötürü, göğüs duvarı yaralanmalarında, göğüs içine kanamanın olup olmadığı ve akciğerlerden, plevra boşluğuna havanın kaçıp kaçmadığı kontrol edilmelidir, bkz. Pnömotoraks. Tedavi: Eskiden, kaburga kırıklarında, göğse sargı uygulanırdı. Günümüzde, bunun, solunum hareketlerini engellediği düşünüldüğünden, uygulanmaz ve ayrıca, ağrı da solunum hareketlerini azaltıcı olduğundan, interkostal sinirlere lokal bir anestezik madde zerk edilerek, bu engel de ortadan kaldırılır, çünkü, solunum hareketlerinin azalması, özellikle bronşite giden durum olan hallerde, zatüreye neden olur. Birden fazla kaburganın kırılması halinde, acil cerrahî tedavi gerekir ve bunların altında bulunabilen karaciğer, dalak ve barsaklarm da zedelenip zedelenmediği kontrol edilir


Kâfur Yağının Faydaları Nelerdir ve Nerelerde Kullanılır?