Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • Hidrokortizon

    Hidrokortizon: Karbonhidrat olmayan maddelerden glikoz yapımını etkiler; bu olayda, amino asitler kullanıldığından, hidrokortizon bu anlamda proteinlerin yıkımını sağlayan ve birleşimini engel­leyen bir maddedir. Bu etki, karaciğer­de tamamen ters yönde gerçekleşir: Bu-etki, karaciğerde tamamen ters yönde protein yapılmasını etkiler. Bu hormon, yağın vücudun bazı bölgelerinden açığa çıkıp, diğer belirli bölgelere birikmesini sağlar. Vücudun su ve tuz dengesinin ayarlanmasında da etkendir. Kan basın­cının ve kas kuvvetinin korunması, al­yuvarların yapımı için kortisol gerekli­dir. Gerçek mekanizması anlaşılmayan allerji ve iltihap reaksiyonlarının normal düzeyinin azalması gibi bazı olaylar da bu hormonla ilgilidir. Bilinen bir gerçek, artan gerilimin, hidrokortizon salgılan­masını da fazlalaştırdığıdır: Böbreküstü hastalığından ötürü, hidrokortizon yapı­mı azalmış hastalar, bundan ötürü, bir kaza ya da ameliyat geçirene kadar nor­mal yaşantı sürdürüp, bu gerilim durum­larında fazla hidrokortizona gereksinim duyarlar.
    Aldosteron: Vücut hücre ve sıvılarında-ki sodyum ve potasyum dengesiyle ilgi­lidir.
    Kortikosteroidlerin tıpta kullanılması: En çok böbreküstü bezleri salgılarının ol­maması sonucu ortaya çıkan Addison hastalığında (bkz.) kuHanılır. Eksikliği gidermek için, hastaya kortikosteroidler verilir.
    Kortikosteroidlerin piyasaya sürülme-siyle, bu ilaçların romatoid artritte çok yararlı oldukları inancı doğmuştu. O za­mana kadar, bu hastalığın, steroid hor­monların yapımının arttığı gebelik devre­sinde düzeldiği bilinmekte ve buna da­yanarak, romatoid artrit şikâyetlerine karşı, kortikosteroidler verilmekteydi. Günümüzde, bu tedavinin beklenen so­nuçları vermediği, hatta ilacın tehlikesi­nin, bu durumda, yararından çok olduğu bilinmekte ve ancak başka tedaviye ce­vap vermeyen vakalara kortikosteroidler uygulanmaktadır. Bazı cerrahî şok vaka­ları, basit önlemlere cevap vermediği za­man, kortikosteroidler kullanılır.
    Bu maddelerin en geniş kullanılma alanı, aşırı ya da zararlı allerjik ve ilti­habı durumlardır. Vakaların çoğunda, bu reaksiyonlar, sağlığın korunması için ge­rekli olduğundan tedavi, onların lehine uygulanır, fakat örneğin astım’da, aller­jik reaksiyon hastalığa neden olduğun­dan, kontrol edilmelidir. Aynı durum, anafilaktik şok ve anjionörotik ödemde de söz konusudur ve buralarda, kortikos­teroidler, can kurtarıcıdır. Bazı deri has­talıklarında da, kortikosteroidler, mer­hem halinde kullanılır; bu amaçla, çok az miktarlarda uygulanmalıdır, çünkü, ilacın deriden emilip, yan etkiler oluş­turması mümkündür. Kortikosteroidlerin kullanılması alışkanlık haline getirilme­melidir.
    Kortikosteroidlerin tehlikeleri: Bu bile­şiklerin etkileri, molekül yapısındaki ufak farklara göre değiştiğinden, etkiyi artırıp istenmeyen yan reaksiyonları ön­leyici bileşik şekilleri yapılmıştır. Buna rağmen, yan etkileri ciddidir:
    1. Normal çalışmanın aşırılaşması. Bun­dan ötürü, kan basıncı yükselmekte, kas zayıflığı, dokulardan potasyum kaybı ve ödem oluşturacak nitelikte sodyum ve su birikimi görülmektedir. Çocuklarda, büyüme gecikir, erişkinlerde ise, kaslar sonunda erir, kemikler yumuşar (osteo-poroz) ve bundan ötürü omurlar çöker. Kortikosteroidlerin, karbonhidrat meta­bolizmasına etkileri sonucu, insülin ge­reksinimi değişir ve bazı vakalarda, has­tada diyabet oluşur. Yüz şişer ve yu-varlaklaşır ve aşırı neşeden, depresyon, hatta paranoya’ya (bkz.) varan zihinsel değişiklik belirir. Bazı vakalarda, tehli­keli intihara yönelmeler görülür.
    2. Ülserlerin iyileşmesi gecikir ve vü­cudun enfeksiyonlara karşı reaksiyonları değiştiğinden, ağır hastalıklar teşhis edi-lemeyebilir.
    3. Kortikosteroidlerle tedavinin en teh­likeli sonucu, böbreküstü bezlerinin ça­lışmasının azalmasıdır, çünkü kan korti-kosteroid düzeyi yapay olarak yüksek tutulduğunda, bu hormonların doğal ya­pımı durur. Bu durum, kortikosteroid tedavisinin kesilmesinden aylar, hatta yıllar sonrasına kadar devam eder ve bu dönem sırasında, hasta tehlikededir. Kortikosteroidlerin uygulanması azar azar kesilmeli ve uzun süre bu tedavinin uygulandığı kişiler, yanlarında durumla­rını bildiren bir kart taşımalıdır: Bu, örneğin kaza geçirdiklerinde, uygulana­cak acil tedaviye yön verir.

  • KORSAKOFF SENDROMU

    KORSAKOFF SENDROMU. Organik ve inorganik maddelerle zehirlenme so­nucu, genellikle polinevritle birlikte gö­rülen bir zihinsel bozukluktur. Özellik­leri, yakın geçmişteki olayları tam anım­samamak, olmamış durumları var olmuş -çasına anlatmak, zaman, yer ve kişi için kavram bozukluğudur. (Örneğin, hasta doktoru tanımaz, bir gün önce yaptıkla­rını anımsamaz, doktoru değişik bir ad­la çağırır ve haftalardır hastanede ol­duğu halde, o sabah evine yaptığı uzun ziyaretten söz eder). Bu sendroma en çok neden olan zehir alkoldür. Kurşun, bakteri toksinleri (tifo ve sıtma’da oldu­ğu gibi) de, Korsakoff sendromu neden-lerindendir. Hastalığın geleceği nedene bağlı olmakla beraber, genellikle, yoğun vitamin tedavisiyle (özellikle B grubu vi­taminleri) birkaç haftada iyileşme gö­rülür. Aslında, bu sendrom, zehirden ötürü az vitamin alınması ya da vita­minlerin yetersiz emilimi sonucu, bir vi­tamin eksikliği belirtisidir. Ama yine de,tam iyileşme, çok uzun sürer ve vaka­ların çoğunda, bellek bozuklukları ve alınganlık, verimsizlik, aşırı duyarlık gi­bi, duygusal bozukluklar kalır.

  • KORONER HASTALIK VE TROM­BOZ Nedeni

    KORONER HASTALIK VE TROM­BOZ Nedeni: Koroner atardamarların ate-rosklerozudur (bkz. Atardamar Hastalı­ğı). Kalbin üstünde, aort kaynaklı iki te­mel koroner atardamar vardır: Sağ ve sol koroner atardamarlar. Soldaki, ön karıncıklar arası ve arkaya dönen iki dala ayrılır. Öndeki, karıncıkların ara­sından, aşağı, kalbin tepesine doğru iner; arkadaki ise, sol kulakçıkla karıncık ara­sında ilerledikten sonra, kalbin arka yü­zünde aşağı iner. Sağ koroner atarda­mar, sağ karıncıkla kulakçık arasında ilerleyip, sağ karıncığı kanlandırır. Bu atardamar, ayrıca, sinoatriyal düğümün bkz. Kalp) kanını sağlar. Bir koroner atardamarın boşluğunu yarı yarıya -da­raltacak herhangi bir hastalık —ki bu, hemen her zaman aterosklerozdur— be­lirtilerin ortaya çıkmasına yol açar. Da­ralmanın artması oranında, hastanın du­rumu ağırlaşır. Atardamar boşluğunun üçte ikisinin daralması, pıhtıyla tıkan­masına neden olabilir. Hastalığın koro­ner sistemi en sık etkilediği bölge, sol atardamarın inen dalının ilk bölümüdür, bundan sonra hastalığın en fazla görül­düğü yer, sağ koroner atardamarın ilk bölümüdür. Vakaların dörtte birinde, sol dönen dalın başlangıcı etkilenmiştir. Ko­roner hastalık belirtilerini doğuran ne­den, kalp kasının azalmış kanlanması-dır; bunun anlamı, metabolit adı veri­len artık maddelerin, hücrelerden öteye taşmamamasıdır. Metabolitler biriktikçe, ağrı ortaya çıkar; bunların kanla taşın­ması sonucu ise, ağrı azalır. Kalp kası­nın bir bölümünün kanlanması tama­men kesilirse, o bölge beslenemediğin soluk alma süratli ve kesik kesiktir. So­nuç belirsizdir, fakat hastaneye kaldırı­lan tüm koroner trombozlu vakaların dörtte üçü iyileşmektedir. Ağrı, bir iki gün, soluk kesikliği ise daha uzun bir süre devam eder.
    Tedavi: Ani krizde, ağrıya karşı, ay­nı zamanda ölüm korkusu hisseden has­tayı sakinleştiren morfin yapılır. Oksi­jen sağlanabilirse, yararlıdır ve yüz mas­kesinden, dakikada 10 litre hızıyla ve­rilir. Hasta dümdüz yatırılmalıdır. En iyi önlem, hastaneye kaldırmaktır; has­tane sonrası da, hastanın evde birkaç gün daha tedavi edilmesi gereklidir (bkz. Kalp Yetmezliği).
    Hastalığın geleceği ve uzun süreli tedavi: Genellikle, kalp, büyük ya da küçük çap­ta, yetmezliğe doğru gider ve tıkanma alanına göre, kalbin değişik bölgeleri etkilenir. Örneğin, sino-atriyal düğüme kan sağlayan dalın tıkanması, kalp atım hızını bozar, bu düğümden kalbin geri kalan bölümüne uyarım ileten oluşum­ların kanlanmaması ise “kalp bloku” ile sonlanır. Kalp kasının, tıkalı atardamar­ca beslenen bölümü ölür, yumuşar ve sonunda bir nedbe haline gelir. Tedavi, yetmezliği önlemeye, ritm anormallikle­rini düzeltmeye ve pıhtının yayılmasını engellemeye yönelir. Ayrıca, nedbe do­kusunun oluşması sırasında, kalbin yükü azaltılmalıdır. Tedavinin en önemli bölü­mü, mutlak dinlenmedir: Konuk, telefon konuşmaları ve her çeşit çalışma önlen­melidir. Hasta, ancak 3-6 hafta içinde, kısa aralarla, yatağından çıkabilir. Si­garayı bırakması ve belki kilosunu azalt­ması gerekebilir, fakat özellikle hastada, alışkanlığı varsa, alkolü bırakması için bir neden yoktur. Pıhtının yayılmasını önlemek amacıyla, antikoagülan ilaçlar kullanılır.
    İyileşme yavaştır ve hastaların çoğu­nun canını sıkar; buna rağmen, katlan­maları gereklidir. İyileşme döneminin uzunluğu, ilk krizin şiddetine bağlıdır;normal yaşama dönebilme olanağı ise kalpte oluşmuş yıkımla ilgilidir. Genellemeler: Yaygın olan inanca göre, koroner tromboz olasıhğı, “modern ya­şamın gerilimlerine” bağlıdır. Oysa, ya­şam her zaman bir gerilim olmuştur; yal­nız, günümüzde bu teşhis daha sık koya­bilmektedir. Kolestrolü (bkz.) zengin olar bir beslenme; atardamar hastalığıyla ya­kından ilgilidir. Ani ölümlerin en sık nedeni bu hastalıktır (% 40-50’nin nede­nidir). Bir krizin geçirilmesi, kişinin da­ha sonraları kriz geçirebilme olanağını artırır. Diğer bir hastalığın bulunmadığı hallerde, koroner hastalığın varlığı, kalp nakli için elverişli kabul edilmektedir. Bu yönde yapılan daha ufak ameliyatlar, damar aşısıyla ilgilidir. Buna rağmen, bu alanda cerrahî henüz tam gelişmiş de­ğildir. Gelecekte, cerrahın damarlardan pıhtıları ayıklayıp, aynı damarları nor­mal hallerine sokması beklenmektedir.

  • KORNEA NAKLİ

    KORNEA NAKLİ. Kornea’mn (bkz.) hastalık ya da yaralanma sonucu zede­lenmesi, diğer bakımlardan sağlam olan bir gözün, yeterli görmemesi veya ta­mamen kör olmasına neden olur. Başka bir kornea parçasını, hasta kornea’mn yerine koymak mümkündür, çünkü kornea’da çok az kan damarı olduğundan, yeni aşılanan parçayı atmaya yönelen bağışıklık reaksiyonları ya çok zayıf ola­cak veya hiç görülmeyecektir. Gözün tam aseptik koşullarda çıkarılması ha­linde, kornea, bir göz bankasında, süre­siz korunabilir. Bundan ötürü, kişilerin, ölmeden önce, öldüklerinde gözlerini bir bankaya verebilmek istemeleri normal­dir, fakat gerçekte, böyle bir ölüm ol­duğunda, akrabalar işe karışıp, ölünün gözlerinin çıkarılmasına engel olmakta­dırlar. Yaşlı kişilerin gözleri, kornea nak­li bakımından, tamamen elverişlidir; hat­ta gençlerin gözlerinden daha uygundur denebilir.

  • KORE

    KORE. Devamlı, istemsiz, sıçrama ha­reketlerinin görüldüğü bir durumdur. Ta­nımlayan doktorların adlarıyla belirtilen başlıca iki köre çeşidi vardır: Sydenham koresi —İngiliz Thomas Sydenham (1624-1689) ve Huntington koresi— Amerikalı George Huntington (1850-1916).
    Sydenham Kore’si:
    Nedeni: Romatizmaya eşlik eden be­yin iltihabıdır.
    Belirtileri: Özellikle ufak kız çor cuklarında görülür. Çocuk, huzursuz, si­nirli ve yorgundur. Başlangıçta, istemsiz hareketler, sakarlık olarak nitelendirilir. Sonraları, hastalığın özel belirtileri olan kuvvet azlığı, durmayan sıçramalar ve vücut hareketlerinin düzensizliği, tanıtı­cı niteliktedir. Yüz de etkilenebilir ve yüzde mimikler belirip, dil de dışarı sarkabilir. Kol ve bacaklardaki hareket­ler, yalnız vücudun yarısında ortaya çı­kabilir.
    Tedavi: Dinlenmedir. Çocuk, sakin bir odada dinlendirilir. Hareketler ve yüz mimiklerinden ötürü, yemek yedir­mek güç olabilir, fakat bu yönde çaba gösterilmelidir. Başlıca tehlike, kalp ro­matizmasının belirmesidir, çünkü köre geçer, fakat kalp romatizması sonucu, kalp ömür boyu bozuk olacaktır. Ro­matizma tedavisi uygulanır (bkz. Roma­tizma) ve köre 14 günde geçebildiği hal­de, çocuk 8 hafta kadar yatakta tutulur. Huntington Kore’si: Nedeni: Kalıtsal bir hastalıktır. Belirtileri: Devamlı sıçramalara, ilerleyen demans (bkz.) eşlik eder. Bu hastalık, çoklukla 40-50 yaşlarında gö­rülür.
    Tedavi: Bilinen tedavisi yoktur; be­lirtilere yönelir. Hareketleri azaltmak için, Largactil (Thorazine; largaktil, to-razin) ve tiopropazat dihidroklorür (dar-tal) kullanılır.

  • KONKÜSYON

    KONKÜSYON. Bir patlama ya da ağır bir darbenin yarattığı şiddetli bir şok ve özellikle böyle bir darbenin başa gelmesi sonucu, bu şok durumunun uzamasıdır. Bu anlamda, konküsyon, belirli bir süre (genellikle 24 saat) süren, tam ya da yarı bilinç kaybıdır.Nedeni: Tam bilinememektedir. Başa gelen herhangi bir şiddetli darbe, iki ola­ya neden olur: a) Beyin, kafatası içinde­ki sıvıda yüzdüğünden, kafatası, beyine göre ivme kazanır; b) Kısa bir an için kafatasının şekli bozulur, çünkü kafatası kemiği biraz esnektir, anın sonucu, ka­fatası darbenin aksi yönünde hareket eder, fakat başlangıçta beyin hareketsiz­dir ve sonra o da kafatası yönünde ha­reket eder, bu sırada, darbenin karşı tarafında, kafatasma çarpar, çünkü ka­fatasının hareketi artık durmuştur. Buna ek olarak, beyin üzerinde, bükücü, yır­tıcı güçler de belirebilir. Buna göre, be­yin iki kere darbe yer: Birincisi, darbe­nin indiği yerde, diğeri ise darbenin tam karşı noktasındadır (contre-coup) ve beynin değişik bölgeleri, bükme kuvvet­lerinin etkisinde, birbirlerine göre farklı hareket eder. b’nin sonucu, çok kısa bir süre, kafatası içi basıncı artar ve bu be­yine yansıyıp, tahminlere göre, beyinde birçok ufak kanamaya yol açar. Bu ka­namanın, bir süre için, beynin yüksek merkezlerinin çalışmasını durdurduğu, buna karşılık, alçak merkezlerin çalış­maya devam ettiği kabul edilir. Koma, dalgınlık ve beyin tahrişine yol açan çok ciddi beyin yaralanmaları, konküsyondan farklı nitelikte değildir, sadece şiddeti fazladır, bkz. Baştaki Yaralar. Belirtileri: Başa gelen, fakat ka­fatası derisini yaralamayan darbe son­rası, ani bilinç kaybı görülür. Bu durum, bir anlık olabilir, veya uzar ve sonucun­da, hafif bir konfüzyon ve baş ağrısı devresi belirebilir. Kalıcı bir yıkım, kro­nik baş ağrısı olmaz; bu belirtilere rast­lanması, başka teşhislere götürmelidir. Zamanla hafifleyen, ya da tamamen ge­çen ve kaza anma kadar olagelmiş olay­lara ilişkin bir bellek kaybı görülebilir. Tedavi: Başa gelen bir darbe sonrası bilincini kaybeden, 24 saat süreyle ya­takta ve tercihan hastanede tutulmalıdır. Bu süre içinde bilinç düzelirse, hasta gözlem altında tutulmalıdır, çünkü bazı ortaya geç çıkan ciddi belirtiler beklene­bilir, bkz. Baştaki Yaralar

  • KONJUNKTİVİT

    KONJUNKTİVİT (Pembe göz). Kon-junktiva (bkz.) iltihabıdır. Buna, Nijer­ya’da “Apollo gözü” denir, çünkü, bura­da görülen iki büyük konjunktivit salgını, Apollo-11 ve 12’nin uçuşlarıyla aynı za­manda oluşmuş ve halk bu enfeksiyonun Ay’dan getirildiğine inanmıştır. Nedeni: Çeşitlidir. En sık görülen ne­denler; bakteryel, virüslü enfeksiyonlar ile, mekanik tahriştir. (Örneğin, bir kir­piğin içe doğru büyümesi). Tedavi: Mekanik tahrişte, neden or­tadan kaldırılır. Enfeksiyon varlığında, etken teşhis edilir ve uygun ilaç göze damlatılır. Bandaj kullanmak salık veril­mez; kara camlı gözlük kullanmak daha uygundur. Enfeksiyon, diğer göze bulaş-mamışsa, bunun önlenmesine çalışılır, fa­kat genellikle iki göz birlikte enfekte olur. Özellikle sabahlan, gözkapakları birbirine yapışır; bunu önlemek için her­hangi bir göz merhemi kullanmak ye­terlidir. Gözleri uygun bir losyonla yı­kamak, rahatlatıcı bir önlemdir ve hafif bir enfeksiyonda başvurulacak tek teda­vidir.

  • KOLİK

    KOLİK. İçi boş borulardan birinin (bar­sak, üreterler, safra kanalları) tam ya da yarı tıkanması sonucu, karında du­yulan özel bir sancıdır. Bu boru gibi olan oluşumların duvar kasları kasılıp, içindekileri atmaya yönelir, fakat bece­remediğinden, ortaya çıkan gerilim, san­cıyı yaratır. Ayrıca, bu gerilim ve kolik, boruların iç yüzeylerinin, tahriş edici ve­ya zehirli yiyecek yenmesi sonucu, tah­rişinden de oluşur. Üreter ve safra yol­larında, buraları tıkayıcı ya da tahriş edici taşların bulunması, en sık rastlanan kolik nedenidir. Kolik sancısının özellik­leri, aralıklı olup, en şiddetli bir nok­taya vardıktan sonra azalması ve tek-rarlamasıdır. Bu spazmlar, düzenli ya da düzensiz aralıklarla belirir ve çok şiddet­lidir. Petidin (demerol) ve düz kası gev-şetici atropin etkisiyle kolik hafifler, fa­kat iyileşmesi için, asıl nedenin tedavisi gerekir.

  • KOLERA

    KOLERA. İlk olarak, Hindistan’da, Bengal’de belirmiş bir hastalıktır. XIX. yüzyılda, salgınlar halinde Hindistan’dan, ticaret yollarını izleyerek yayılmıştır. 1817 yılında, Japonya’ya, Rusya’da Astrahan’a, 1826’da Moskova’ya, 1831’de Berlin’e, 1832’de Paris ve Londra’ya ulaşmış ve Londra’dan, göçmenlerce Kanada’ya taşınmıştır. 1847-1855 yılların­da, Avrupa’da diğer salgınları belirmiş, 1865’te, hacılar tarafından Hindistan’dan Mekke’ye götürülmüştür. 1895 yılından sonra, Avrupa’dan tamamen yok olmuş gibidir. Salgınlar ise çok öldürücü ol­muştur: Örneğin, 1892’de, Hamburg’da­ki tek bir salgın sırasında görülen 17.000 vakanın yarısından çoğu ölmüştür. Nedeni: Vibrio cholera enfeksiyonu­dur.
    Belirtileri: Kuluçka devri, 2-5 gündür. En büyük tehlike, vücut sıvı­larının kaybıdır. Hastalığın üç devresi vardır:
    1. Gittikçe kötüleşen ve sonunda dışkı­nın pirinç suyu görünümü aldığı, hafif ishal ve kusmayla başlar. Tuz kaybı so­nucu, kol, bacak ve karın kaslarında şiddetli kramplar görülür. Ateş yüksel­diği halde, deri soğuk ve mordur, nabız hafiftir ve çok şiddetli bir susuzluk duy­gusunun varlığına rağmen, su içilmesi vücut sıvılarını tuz yönünden daha seyreltik yaptığından, kramplar daha da şid­detlenir. Bu “boşaltım devresi” 3-12 saat sürer.
    2. Kollaps devri: Vücut soğur, deri ku­ru, buruşuk ve mordur. Hastanın sesi zayıf ve kısıktır, idrar azalmıştır ve rengi çok koyudur. Kan basıncı çok düşer, nabız güçlükle alınır ve kramplar daya­nılmaz şiddettedir. Bu durumda, belirti­lerin başlamasını izleyen 24 saat içinde, hasta ölebilir.
    3. İyileşme devri: Sıvı kaybı azalır, ge­nel durum düzelmeye başlar. Burada bi­le, hastalık belirtileri tekrarlayabilir veya hastanın 2-3 hafta içinde, tifoyu andırır bir halde, gittikçe kötüleştiği görülür. Bu “reaksiyon devresi”nde ateş yükselebilir ve zatüre belirebilir.
    Te d a v i: Kaybolan su ve tuzu sağla­maya yönelmelidir. Bu amaçla, günde 5-10 litre damar içi tuzlu su verilir. An­cak, hastayı suyla yüklememeye dikkat edilmelidir. Damar içi eriyiğe, potasyum eklenmesi gereklidir. Antibiyotikler, özel­likle tetrasiklin yardımıyla (5 gün sü­reyle verilir) barsaklar, kolera mikrobun­dan temizlenir. Tedavinin en önemli yö­nü, korunmadır. Kolera aşısı, birkaç ay süreyle bağışıklık sağlayabilir, fakat yi­yecek ve içeceklere dikkat etmek, sinek­lerden sakınmak daha önemli önlemler­dir. Bütün vakalar ayrılmalı ve bunlara bulaşan tüm eşya sterilize edilmelidir. Günümüzde, kolera salgınları ancak sos­yal sağlık örgütlerinin görevlerini yapa­maması sonucu belirebilmektedir.

  • KOKAİN

    KOKAİN. Güney Amerika’da yetişen Erythroxylon coca ağacı yapraklarından elde edilen bir alkaloiddir (bkz.). Etkisi: Merkez sinir sistemini uyarıp, dik­kat artması, neşelenmek ve yorgunluk duymamak gibi durumlara yol açar. Aşın dozları, zehirleyicidir: Dalgınlık, taşkın­lık, baş ağrısı, ateş, nabız hızlanması, düzensiz solunum, terleme, kollaps ve bazen konvülsiyonlar görülür. Kokain bir yerel anesteziktir: Mukozalara uygu­landığında, kan damarlarının daralması­na neden olur.
    Kullanılması: Zehirli etkilerinden ve alış­kanlık yapıcı bir madde olduğundan, tıp­ta çok seyrek kullanılır. Ancak, burun -boğaz ameliyatlarında, % l-‘lik eriyik­lerinin püskürtülmesiyle, yerel anestezi için ve ayrıca, kan damarlarını büzdü­ğünden, kanama azaltıcı olarak kullanıl­maktadır.
    Yanlış kullanılışı: Alışkanlık verici bir madde olarak, afyon ve türevlerinden daha az kullanılır, fakat alışkanlık ya­ratıcı gücü, eroin dışında, tüm bu sınıf maddelerden fazladır. Vakaların çoğun­da, buruna çekilen toz halinde, bazen de zerk yoluyla ve çoğu zaman deri altı enjeksiyonu olarak ve genellikle, morfin gibi diğer ilaçlarla birlikte kullanılır. Buna alışmış kişi, endişeli, zayıf, karamsar ve sinirlidir; genellikle cinsel iktidarsız­lıktan şikâyet eder, gözbebekleri geniş­lemiştir. Bazen, görme ve işitme halüsi-nasyonları yanında, deri altında böcek­lerin dolaştığı (kokain böcekleri) duygu­su vardır. Burun bölmesi genellikle ya­ralarla doludur. Belirli bir doz kokain, alışmış kişide neşelilik, dinçlik hallerinin belirmesine yol açar, fakat bu durumu, kısa zaman sonra, depresyon izler. Ko­kainin kesilmesi sonucu, hiçbir organik belirti görülmez, fakat bu ilaca karşı psikolojik bağlılığı olanın iyileşmesi çok güçtür.

  • KOCAKARI İLAÇLARI

    KOCAKARI İLAÇLARI. Bu ilaçlar, ya şarlatanlarca ya da klasik tıp yöntem­lerine bağlı kalmamış, fakat bu ilaçla­rın iyileştirici özelliklerine içtenlikle inan­mışlar tarafından salık verilir (Bizim burada ilgilendiğimiz bu ikinci gruptur). Bu kişilerin çoğu “profesyonel” grupla­ra bağlıdır ve bu örgütlerin şu özellik­leri vardır:1. Genellikle, bir kişi tarafından kurul­muştur.
    2. Hemen hepsi, bir “sistem”e bağlıdır. Kuramlarının çoğu, “tüm hastalıklar” diye sınırlandırılmıştır.
    3. Bilimsel tıptan farklı olarak, verileri bilimsel iyileştirme ölçülerine uymaz.
    Bunlara rağmen, bu gibi organizas­yonların birçoğu gelişmektedir. Bunun nedenlerini sorup, alaycı ve küçümser cevaplar vermek istersek; a) Toplumun kolay kanabildiğim, b) Hastalıkların ço­ğunun psikolojik faktörleri olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten, pek çok hasta­lık kendiliğinden iyileşebilir; fakat bu tip örgütlerin başarısını gerçekçi bir tu­tumla, klasik tıbbın başarısına bağlamak doğru olabilir, çünkü klasik tıp, hasta­lıkların şeklini değiştirmiştir.
    Günümüzde ise, klasik tıp, özel inanç­lara bağlanmış, ekserisi herhangi bir esa­sa bağlı olmayan tedavi yöntemlerine karşı şu iddialarla karşı çıkmaktadır:
    1. Hastalıkların tek bir nedeni ve bir tek tedavisi olduğu doğru değildir. Böy­lece, her ne kadar D. D. Palmer’in oğlu, difteri nedeni olarak altıncı sırt omuru­nun çıkığından bahsetmekteyse de, buna inanacak kişilerin sayısının pek kabarık olmaması gerekir.
    2. Klasik tıpta, halen bazı tedavilerin nasıl etkili olduğu bilinmemekteyse de, (örneğin, psikiyatride, elektroşok tedavi­si) doktorlar, bu yönde devamlı araştır­malar yapmaktadır. Doktor mümkün ol­duğu kadar, uyguladığı tedaviyi, sağlam, belirli araştırma ve bilgiye dayandırmaya gayret etmektedir. Öte yandan, kocaka­rı tıbbının uygulayıcıları, hiçbir zaman bulgularını, bilimsel gerçeklere dayandı-ramazlar.
    3. Bazı iyileşme olaylarının “mucize” ni­teliğinde olduğu iddia edilmekteyse de, bu tip vakalar sayıca çok azdır ve bu alanda bilimsel bir iddiada bulunulamaz.
    4. Kocakarı tıbbini uygulamanın tehli­kesi yoksa da, tedavisinin geciktirilme- mesi gereken vakalarda, bu gibi önlem­lerle oyalanmak çok yanlıştır.

  • KİST HİDATİK

    KİST HİDATİK. Karaciğer, akciğer, be­yin ve diğer organlarda, parazitik kist­lerin görüldüğü bir hastalıktır. Nedeni: Taenia echinococcus (tenya ekinokok) adlı yassı solucan, ev köpek­leri, kurt ve tilkinin barsağında yaşar ve gebe parçalan, hayvanın dışkısıyla atılır. Bu parçaların bazıları, hayvanın kürküne yapışabilir ve kaşındıkça, vü­cudunun diğer yerlerine de yayılabilir. Genellikle, enfekte bir köpeğe bulaşmış suyun içilmesi, ya da yiyeceğin yenmesi sonucu, solucanın yumurta dolu parçası, ara konağa geçer: Ara konak, koyun ya da insandır. Ara konakta, embriyon solucanlar, incebarsağın üst bölümünün du­varını delip, portal dolaşım yoluyla ka­raciğere gider. Embriyonlar, ya karaci­ğerlerde kalır, veya akciğerlere geçip, oradan sistemik dolaşıma girerek, diğer organlara ve özellikle beyine taşınır. Bu organlarda, solucan kist haline geçer ve bunlara kist hidatik adı verilir: Kistle­rin içinde, sıvıyla birlikte yavru hücreler vardır. Her bir yavru hücre, serbestle-şip dokulara gittikçe, yeni kistler yapa­bilme yeteneğindedir. Solucanın yaşam evrimi, köpeğin enfekte dışkıyı yemesiyle tamamlanır.

    Belirtileri: Kistlerin bulunduğu yere göredir: Örneğin, beyinde, sara ve felce neden olurlar. Kistler, seyrek ola­rak, kendiliklerinden patlar ve içlerinden çıkan sıvı hem anafilaktik şoka yol açar, hem de yavru kistler çevre dokulara yol­lanmış olur.

    Tedavi: Çok büyük kistler ameliyat­la çıkartılır. Cerrah, bu girişim sırasın­da, kisti patlatmamaya dikkat etmelidir. Kistleri delmek tehlikelidir; tümünün çı­kartılması gerekir. Hastalıktan korunmak için, sağlık koşullarına uyulmalıdır. Has­talığın varlığının bilindiği koyun yetiş­tirme bölgelerinde, çocuklar, köpekler­den uzak tutulmalı ve köpeklerin koyun pisliği yemeleri önlenmelidir, bkz. Solu­canlar.