Hidrokortizon: Karbonhidrat olmayan maddelerden glikoz yapımını etkiler; bu olayda, amino asitler kullanıldığından, hidrokortizon bu anlamda proteinlerin yıkımını sağlayan ve birleşimini engelleyen bir maddedir. Bu etki, karaciğerde tamamen ters yönde gerçekleşir: Bu-etki, karaciğerde tamamen ters yönde protein yapılmasını etkiler. Bu hormon, yağın vücudun bazı bölgelerinden açığa çıkıp, diğer belirli bölgelere birikmesini sağlar. Vücudun su ve tuz dengesinin ayarlanmasında da etkendir. Kan basıncının ve kas kuvvetinin korunması, alyuvarların yapımı için kortisol gereklidir. Gerçek mekanizması anlaşılmayan allerji ve iltihap reaksiyonlarının normal düzeyinin azalması gibi bazı olaylar da bu hormonla ilgilidir. Bilinen bir gerçek, artan gerilimin, hidrokortizon salgılanmasını da fazlalaştırdığıdır: Böbreküstü hastalığından ötürü, hidrokortizon yapımı azalmış hastalar, bundan ötürü, bir kaza ya da ameliyat geçirene kadar normal yaşantı sürdürüp, bu gerilim durumlarında fazla hidrokortizona gereksinim duyarlar.
Aldosteron: Vücut hücre ve sıvılarında-ki sodyum ve potasyum dengesiyle ilgilidir.
Kortikosteroidlerin tıpta kullanılması: En çok böbreküstü bezleri salgılarının olmaması sonucu ortaya çıkan Addison hastalığında (bkz.) kuHanılır. Eksikliği gidermek için, hastaya kortikosteroidler verilir.
Kortikosteroidlerin piyasaya sürülme-siyle, bu ilaçların romatoid artritte çok yararlı oldukları inancı doğmuştu. O zamana kadar, bu hastalığın, steroid hormonların yapımının arttığı gebelik devresinde düzeldiği bilinmekte ve buna dayanarak, romatoid artrit şikâyetlerine karşı, kortikosteroidler verilmekteydi. Günümüzde, bu tedavinin beklenen sonuçları vermediği, hatta ilacın tehlikesinin, bu durumda, yararından çok olduğu bilinmekte ve ancak başka tedaviye cevap vermeyen vakalara kortikosteroidler uygulanmaktadır. Bazı cerrahî şok vakaları, basit önlemlere cevap vermediği zaman, kortikosteroidler kullanılır.
Bu maddelerin en geniş kullanılma alanı, aşırı ya da zararlı allerjik ve iltihabı durumlardır. Vakaların çoğunda, bu reaksiyonlar, sağlığın korunması için gerekli olduğundan tedavi, onların lehine uygulanır, fakat örneğin astım’da, allerjik reaksiyon hastalığa neden olduğundan, kontrol edilmelidir. Aynı durum, anafilaktik şok ve anjionörotik ödemde de söz konusudur ve buralarda, kortikosteroidler, can kurtarıcıdır. Bazı deri hastalıklarında da, kortikosteroidler, merhem halinde kullanılır; bu amaçla, çok az miktarlarda uygulanmalıdır, çünkü, ilacın deriden emilip, yan etkiler oluşturması mümkündür. Kortikosteroidlerin kullanılması alışkanlık haline getirilmemelidir.
Kortikosteroidlerin tehlikeleri: Bu bileşiklerin etkileri, molekül yapısındaki ufak farklara göre değiştiğinden, etkiyi artırıp istenmeyen yan reaksiyonları önleyici bileşik şekilleri yapılmıştır. Buna rağmen, yan etkileri ciddidir:
1. Normal çalışmanın aşırılaşması. Bundan ötürü, kan basıncı yükselmekte, kas zayıflığı, dokulardan potasyum kaybı ve ödem oluşturacak nitelikte sodyum ve su birikimi görülmektedir. Çocuklarda, büyüme gecikir, erişkinlerde ise, kaslar sonunda erir, kemikler yumuşar (osteo-poroz) ve bundan ötürü omurlar çöker. Kortikosteroidlerin, karbonhidrat metabolizmasına etkileri sonucu, insülin gereksinimi değişir ve bazı vakalarda, hastada diyabet oluşur. Yüz şişer ve yu-varlaklaşır ve aşırı neşeden, depresyon, hatta paranoya’ya (bkz.) varan zihinsel değişiklik belirir. Bazı vakalarda, tehlikeli intihara yönelmeler görülür.
2. Ülserlerin iyileşmesi gecikir ve vücudun enfeksiyonlara karşı reaksiyonları değiştiğinden, ağır hastalıklar teşhis edi-lemeyebilir.
3. Kortikosteroidlerle tedavinin en tehlikeli sonucu, böbreküstü bezlerinin çalışmasının azalmasıdır, çünkü kan korti-kosteroid düzeyi yapay olarak yüksek tutulduğunda, bu hormonların doğal yapımı durur. Bu durum, kortikosteroid tedavisinin kesilmesinden aylar, hatta yıllar sonrasına kadar devam eder ve bu dönem sırasında, hasta tehlikededir. Kortikosteroidlerin uygulanması azar azar kesilmeli ve uzun süre bu tedavinin uygulandığı kişiler, yanlarında durumlarını bildiren bir kart taşımalıdır: Bu, örneğin kaza geçirdiklerinde, uygulanacak acil tedaviye yön verir.
Yazar: 13eta
-
Hidrokortizon
-
KORSAKOFF SENDROMU
KORSAKOFF SENDROMU. Organik ve inorganik maddelerle zehirlenme sonucu, genellikle polinevritle birlikte görülen bir zihinsel bozukluktur. Özellikleri, yakın geçmişteki olayları tam anımsamamak, olmamış durumları var olmuş -çasına anlatmak, zaman, yer ve kişi için kavram bozukluğudur. (Örneğin, hasta doktoru tanımaz, bir gün önce yaptıklarını anımsamaz, doktoru değişik bir adla çağırır ve haftalardır hastanede olduğu halde, o sabah evine yaptığı uzun ziyaretten söz eder). Bu sendroma en çok neden olan zehir alkoldür. Kurşun, bakteri toksinleri (tifo ve sıtma’da olduğu gibi) de, Korsakoff sendromu neden-lerindendir. Hastalığın geleceği nedene bağlı olmakla beraber, genellikle, yoğun vitamin tedavisiyle (özellikle B grubu vitaminleri) birkaç haftada iyileşme görülür. Aslında, bu sendrom, zehirden ötürü az vitamin alınması ya da vitaminlerin yetersiz emilimi sonucu, bir vitamin eksikliği belirtisidir. Ama yine de,tam iyileşme, çok uzun sürer ve vakaların çoğunda, bellek bozuklukları ve alınganlık, verimsizlik, aşırı duyarlık gibi, duygusal bozukluklar kalır.
-
KORONER HASTALIK VE TROMBOZ Nedeni
KORONER HASTALIK VE TROMBOZ Nedeni: Koroner atardamarların ate-rosklerozudur (bkz. Atardamar Hastalığı). Kalbin üstünde, aort kaynaklı iki temel koroner atardamar vardır: Sağ ve sol koroner atardamarlar. Soldaki, ön karıncıklar arası ve arkaya dönen iki dala ayrılır. Öndeki, karıncıkların arasından, aşağı, kalbin tepesine doğru iner; arkadaki ise, sol kulakçıkla karıncık arasında ilerledikten sonra, kalbin arka yüzünde aşağı iner. Sağ koroner atardamar, sağ karıncıkla kulakçık arasında ilerleyip, sağ karıncığı kanlandırır. Bu atardamar, ayrıca, sinoatriyal düğümün bkz. Kalp) kanını sağlar. Bir koroner atardamarın boşluğunu yarı yarıya -daraltacak herhangi bir hastalık —ki bu, hemen her zaman aterosklerozdur— belirtilerin ortaya çıkmasına yol açar. Daralmanın artması oranında, hastanın durumu ağırlaşır. Atardamar boşluğunun üçte ikisinin daralması, pıhtıyla tıkanmasına neden olabilir. Hastalığın koroner sistemi en sık etkilediği bölge, sol atardamarın inen dalının ilk bölümüdür, bundan sonra hastalığın en fazla görüldüğü yer, sağ koroner atardamarın ilk bölümüdür. Vakaların dörtte birinde, sol dönen dalın başlangıcı etkilenmiştir. Koroner hastalık belirtilerini doğuran neden, kalp kasının azalmış kanlanması-dır; bunun anlamı, metabolit adı verilen artık maddelerin, hücrelerden öteye taşmamamasıdır. Metabolitler biriktikçe, ağrı ortaya çıkar; bunların kanla taşınması sonucu ise, ağrı azalır. Kalp kasının bir bölümünün kanlanması tamamen kesilirse, o bölge beslenemediğin soluk alma süratli ve kesik kesiktir. Sonuç belirsizdir, fakat hastaneye kaldırılan tüm koroner trombozlu vakaların dörtte üçü iyileşmektedir. Ağrı, bir iki gün, soluk kesikliği ise daha uzun bir süre devam eder.
Tedavi: Ani krizde, ağrıya karşı, aynı zamanda ölüm korkusu hisseden hastayı sakinleştiren morfin yapılır. Oksijen sağlanabilirse, yararlıdır ve yüz maskesinden, dakikada 10 litre hızıyla verilir. Hasta dümdüz yatırılmalıdır. En iyi önlem, hastaneye kaldırmaktır; hastane sonrası da, hastanın evde birkaç gün daha tedavi edilmesi gereklidir (bkz. Kalp Yetmezliği).
Hastalığın geleceği ve uzun süreli tedavi: Genellikle, kalp, büyük ya da küçük çapta, yetmezliğe doğru gider ve tıkanma alanına göre, kalbin değişik bölgeleri etkilenir. Örneğin, sino-atriyal düğüme kan sağlayan dalın tıkanması, kalp atım hızını bozar, bu düğümden kalbin geri kalan bölümüne uyarım ileten oluşumların kanlanmaması ise “kalp bloku” ile sonlanır. Kalp kasının, tıkalı atardamarca beslenen bölümü ölür, yumuşar ve sonunda bir nedbe haline gelir. Tedavi, yetmezliği önlemeye, ritm anormalliklerini düzeltmeye ve pıhtının yayılmasını engellemeye yönelir. Ayrıca, nedbe dokusunun oluşması sırasında, kalbin yükü azaltılmalıdır. Tedavinin en önemli bölümü, mutlak dinlenmedir: Konuk, telefon konuşmaları ve her çeşit çalışma önlenmelidir. Hasta, ancak 3-6 hafta içinde, kısa aralarla, yatağından çıkabilir. Sigarayı bırakması ve belki kilosunu azaltması gerekebilir, fakat özellikle hastada, alışkanlığı varsa, alkolü bırakması için bir neden yoktur. Pıhtının yayılmasını önlemek amacıyla, antikoagülan ilaçlar kullanılır.
İyileşme yavaştır ve hastaların çoğunun canını sıkar; buna rağmen, katlanmaları gereklidir. İyileşme döneminin uzunluğu, ilk krizin şiddetine bağlıdır;normal yaşama dönebilme olanağı ise kalpte oluşmuş yıkımla ilgilidir. Genellemeler: Yaygın olan inanca göre, koroner tromboz olasıhğı, “modern yaşamın gerilimlerine” bağlıdır. Oysa, yaşam her zaman bir gerilim olmuştur; yalnız, günümüzde bu teşhis daha sık koyabilmektedir. Kolestrolü (bkz.) zengin olar bir beslenme; atardamar hastalığıyla yakından ilgilidir. Ani ölümlerin en sık nedeni bu hastalıktır (% 40-50’nin nedenidir). Bir krizin geçirilmesi, kişinin daha sonraları kriz geçirebilme olanağını artırır. Diğer bir hastalığın bulunmadığı hallerde, koroner hastalığın varlığı, kalp nakli için elverişli kabul edilmektedir. Bu yönde yapılan daha ufak ameliyatlar, damar aşısıyla ilgilidir. Buna rağmen, bu alanda cerrahî henüz tam gelişmiş değildir. Gelecekte, cerrahın damarlardan pıhtıları ayıklayıp, aynı damarları normal hallerine sokması beklenmektedir. -
KORNEA NAKLİ
KORNEA NAKLİ. Kornea’mn (bkz.) hastalık ya da yaralanma sonucu zedelenmesi, diğer bakımlardan sağlam olan bir gözün, yeterli görmemesi veya tamamen kör olmasına neden olur. Başka bir kornea parçasını, hasta kornea’mn yerine koymak mümkündür, çünkü kornea’da çok az kan damarı olduğundan, yeni aşılanan parçayı atmaya yönelen bağışıklık reaksiyonları ya çok zayıf olacak veya hiç görülmeyecektir. Gözün tam aseptik koşullarda çıkarılması halinde, kornea, bir göz bankasında, süresiz korunabilir. Bundan ötürü, kişilerin, ölmeden önce, öldüklerinde gözlerini bir bankaya verebilmek istemeleri normaldir, fakat gerçekte, böyle bir ölüm olduğunda, akrabalar işe karışıp, ölünün gözlerinin çıkarılmasına engel olmaktadırlar. Yaşlı kişilerin gözleri, kornea nakli bakımından, tamamen elverişlidir; hatta gençlerin gözlerinden daha uygundur denebilir.
-
KORE
KORE. Devamlı, istemsiz, sıçrama hareketlerinin görüldüğü bir durumdur. Tanımlayan doktorların adlarıyla belirtilen başlıca iki köre çeşidi vardır: Sydenham koresi —İngiliz Thomas Sydenham (1624-1689) ve Huntington koresi— Amerikalı George Huntington (1850-1916).
Sydenham Kore’si:
Nedeni: Romatizmaya eşlik eden beyin iltihabıdır.
Belirtileri: Özellikle ufak kız çor cuklarında görülür. Çocuk, huzursuz, sinirli ve yorgundur. Başlangıçta, istemsiz hareketler, sakarlık olarak nitelendirilir. Sonraları, hastalığın özel belirtileri olan kuvvet azlığı, durmayan sıçramalar ve vücut hareketlerinin düzensizliği, tanıtıcı niteliktedir. Yüz de etkilenebilir ve yüzde mimikler belirip, dil de dışarı sarkabilir. Kol ve bacaklardaki hareketler, yalnız vücudun yarısında ortaya çıkabilir.
Tedavi: Dinlenmedir. Çocuk, sakin bir odada dinlendirilir. Hareketler ve yüz mimiklerinden ötürü, yemek yedirmek güç olabilir, fakat bu yönde çaba gösterilmelidir. Başlıca tehlike, kalp romatizmasının belirmesidir, çünkü köre geçer, fakat kalp romatizması sonucu, kalp ömür boyu bozuk olacaktır. Romatizma tedavisi uygulanır (bkz. Romatizma) ve köre 14 günde geçebildiği halde, çocuk 8 hafta kadar yatakta tutulur. Huntington Kore’si: Nedeni: Kalıtsal bir hastalıktır. Belirtileri: Devamlı sıçramalara, ilerleyen demans (bkz.) eşlik eder. Bu hastalık, çoklukla 40-50 yaşlarında görülür.
Tedavi: Bilinen tedavisi yoktur; belirtilere yönelir. Hareketleri azaltmak için, Largactil (Thorazine; largaktil, to-razin) ve tiopropazat dihidroklorür (dar-tal) kullanılır. -
KONKÜSYON
KONKÜSYON. Bir patlama ya da ağır bir darbenin yarattığı şiddetli bir şok ve özellikle böyle bir darbenin başa gelmesi sonucu, bu şok durumunun uzamasıdır. Bu anlamda, konküsyon, belirli bir süre (genellikle 24 saat) süren, tam ya da yarı bilinç kaybıdır.Nedeni: Tam bilinememektedir. Başa gelen herhangi bir şiddetli darbe, iki olaya neden olur: a) Beyin, kafatası içindeki sıvıda yüzdüğünden, kafatası, beyine göre ivme kazanır; b) Kısa bir an için kafatasının şekli bozulur, çünkü kafatası kemiği biraz esnektir, anın sonucu, kafatası darbenin aksi yönünde hareket eder, fakat başlangıçta beyin hareketsizdir ve sonra o da kafatası yönünde hareket eder, bu sırada, darbenin karşı tarafında, kafatasma çarpar, çünkü kafatasının hareketi artık durmuştur. Buna ek olarak, beyin üzerinde, bükücü, yırtıcı güçler de belirebilir. Buna göre, beyin iki kere darbe yer: Birincisi, darbenin indiği yerde, diğeri ise darbenin tam karşı noktasındadır (contre-coup) ve beynin değişik bölgeleri, bükme kuvvetlerinin etkisinde, birbirlerine göre farklı hareket eder. b’nin sonucu, çok kısa bir süre, kafatası içi basıncı artar ve bu beyine yansıyıp, tahminlere göre, beyinde birçok ufak kanamaya yol açar. Bu kanamanın, bir süre için, beynin yüksek merkezlerinin çalışmasını durdurduğu, buna karşılık, alçak merkezlerin çalışmaya devam ettiği kabul edilir. Koma, dalgınlık ve beyin tahrişine yol açan çok ciddi beyin yaralanmaları, konküsyondan farklı nitelikte değildir, sadece şiddeti fazladır, bkz. Baştaki Yaralar. Belirtileri: Başa gelen, fakat kafatası derisini yaralamayan darbe sonrası, ani bilinç kaybı görülür. Bu durum, bir anlık olabilir, veya uzar ve sonucunda, hafif bir konfüzyon ve baş ağrısı devresi belirebilir. Kalıcı bir yıkım, kronik baş ağrısı olmaz; bu belirtilere rastlanması, başka teşhislere götürmelidir. Zamanla hafifleyen, ya da tamamen geçen ve kaza anma kadar olagelmiş olaylara ilişkin bir bellek kaybı görülebilir. Tedavi: Başa gelen bir darbe sonrası bilincini kaybeden, 24 saat süreyle yatakta ve tercihan hastanede tutulmalıdır. Bu süre içinde bilinç düzelirse, hasta gözlem altında tutulmalıdır, çünkü bazı ortaya geç çıkan ciddi belirtiler beklenebilir, bkz. Baştaki Yaralar
-
KONJUNKTİVİT
KONJUNKTİVİT (Pembe göz). Kon-junktiva (bkz.) iltihabıdır. Buna, Nijerya’da “Apollo gözü” denir, çünkü, burada görülen iki büyük konjunktivit salgını, Apollo-11 ve 12’nin uçuşlarıyla aynı zamanda oluşmuş ve halk bu enfeksiyonun Ay’dan getirildiğine inanmıştır. Nedeni: Çeşitlidir. En sık görülen nedenler; bakteryel, virüslü enfeksiyonlar ile, mekanik tahriştir. (Örneğin, bir kirpiğin içe doğru büyümesi). Tedavi: Mekanik tahrişte, neden ortadan kaldırılır. Enfeksiyon varlığında, etken teşhis edilir ve uygun ilaç göze damlatılır. Bandaj kullanmak salık verilmez; kara camlı gözlük kullanmak daha uygundur. Enfeksiyon, diğer göze bulaş-mamışsa, bunun önlenmesine çalışılır, fakat genellikle iki göz birlikte enfekte olur. Özellikle sabahlan, gözkapakları birbirine yapışır; bunu önlemek için herhangi bir göz merhemi kullanmak yeterlidir. Gözleri uygun bir losyonla yıkamak, rahatlatıcı bir önlemdir ve hafif bir enfeksiyonda başvurulacak tek tedavidir.
-
KOLİK
KOLİK. İçi boş borulardan birinin (barsak, üreterler, safra kanalları) tam ya da yarı tıkanması sonucu, karında duyulan özel bir sancıdır. Bu boru gibi olan oluşumların duvar kasları kasılıp, içindekileri atmaya yönelir, fakat beceremediğinden, ortaya çıkan gerilim, sancıyı yaratır. Ayrıca, bu gerilim ve kolik, boruların iç yüzeylerinin, tahriş edici veya zehirli yiyecek yenmesi sonucu, tahrişinden de oluşur. Üreter ve safra yollarında, buraları tıkayıcı ya da tahriş edici taşların bulunması, en sık rastlanan kolik nedenidir. Kolik sancısının özellikleri, aralıklı olup, en şiddetli bir noktaya vardıktan sonra azalması ve tek-rarlamasıdır. Bu spazmlar, düzenli ya da düzensiz aralıklarla belirir ve çok şiddetlidir. Petidin (demerol) ve düz kası gev-şetici atropin etkisiyle kolik hafifler, fakat iyileşmesi için, asıl nedenin tedavisi gerekir.
-
KOLERA
KOLERA. İlk olarak, Hindistan’da, Bengal’de belirmiş bir hastalıktır. XIX. yüzyılda, salgınlar halinde Hindistan’dan, ticaret yollarını izleyerek yayılmıştır. 1817 yılında, Japonya’ya, Rusya’da Astrahan’a, 1826’da Moskova’ya, 1831’de Berlin’e, 1832’de Paris ve Londra’ya ulaşmış ve Londra’dan, göçmenlerce Kanada’ya taşınmıştır. 1847-1855 yıllarında, Avrupa’da diğer salgınları belirmiş, 1865’te, hacılar tarafından Hindistan’dan Mekke’ye götürülmüştür. 1895 yılından sonra, Avrupa’dan tamamen yok olmuş gibidir. Salgınlar ise çok öldürücü olmuştur: Örneğin, 1892’de, Hamburg’daki tek bir salgın sırasında görülen 17.000 vakanın yarısından çoğu ölmüştür. Nedeni: Vibrio cholera enfeksiyonudur.
Belirtileri: Kuluçka devri, 2-5 gündür. En büyük tehlike, vücut sıvılarının kaybıdır. Hastalığın üç devresi vardır:
1. Gittikçe kötüleşen ve sonunda dışkının pirinç suyu görünümü aldığı, hafif ishal ve kusmayla başlar. Tuz kaybı sonucu, kol, bacak ve karın kaslarında şiddetli kramplar görülür. Ateş yükseldiği halde, deri soğuk ve mordur, nabız hafiftir ve çok şiddetli bir susuzluk duygusunun varlığına rağmen, su içilmesi vücut sıvılarını tuz yönünden daha seyreltik yaptığından, kramplar daha da şiddetlenir. Bu “boşaltım devresi” 3-12 saat sürer.
2. Kollaps devri: Vücut soğur, deri kuru, buruşuk ve mordur. Hastanın sesi zayıf ve kısıktır, idrar azalmıştır ve rengi çok koyudur. Kan basıncı çok düşer, nabız güçlükle alınır ve kramplar dayanılmaz şiddettedir. Bu durumda, belirtilerin başlamasını izleyen 24 saat içinde, hasta ölebilir.
3. İyileşme devri: Sıvı kaybı azalır, genel durum düzelmeye başlar. Burada bile, hastalık belirtileri tekrarlayabilir veya hastanın 2-3 hafta içinde, tifoyu andırır bir halde, gittikçe kötüleştiği görülür. Bu “reaksiyon devresi”nde ateş yükselebilir ve zatüre belirebilir.
Te d a v i: Kaybolan su ve tuzu sağlamaya yönelmelidir. Bu amaçla, günde 5-10 litre damar içi tuzlu su verilir. Ancak, hastayı suyla yüklememeye dikkat edilmelidir. Damar içi eriyiğe, potasyum eklenmesi gereklidir. Antibiyotikler, özellikle tetrasiklin yardımıyla (5 gün süreyle verilir) barsaklar, kolera mikrobundan temizlenir. Tedavinin en önemli yönü, korunmadır. Kolera aşısı, birkaç ay süreyle bağışıklık sağlayabilir, fakat yiyecek ve içeceklere dikkat etmek, sineklerden sakınmak daha önemli önlemlerdir. Bütün vakalar ayrılmalı ve bunlara bulaşan tüm eşya sterilize edilmelidir. Günümüzde, kolera salgınları ancak sosyal sağlık örgütlerinin görevlerini yapamaması sonucu belirebilmektedir. -
KOKAİN
KOKAİN. Güney Amerika’da yetişen Erythroxylon coca ağacı yapraklarından elde edilen bir alkaloiddir (bkz.). Etkisi: Merkez sinir sistemini uyarıp, dikkat artması, neşelenmek ve yorgunluk duymamak gibi durumlara yol açar. Aşın dozları, zehirleyicidir: Dalgınlık, taşkınlık, baş ağrısı, ateş, nabız hızlanması, düzensiz solunum, terleme, kollaps ve bazen konvülsiyonlar görülür. Kokain bir yerel anesteziktir: Mukozalara uygulandığında, kan damarlarının daralmasına neden olur.
Kullanılması: Zehirli etkilerinden ve alışkanlık yapıcı bir madde olduğundan, tıpta çok seyrek kullanılır. Ancak, burun -boğaz ameliyatlarında, % l-‘lik eriyiklerinin püskürtülmesiyle, yerel anestezi için ve ayrıca, kan damarlarını büzdüğünden, kanama azaltıcı olarak kullanılmaktadır.
Yanlış kullanılışı: Alışkanlık verici bir madde olarak, afyon ve türevlerinden daha az kullanılır, fakat alışkanlık yaratıcı gücü, eroin dışında, tüm bu sınıf maddelerden fazladır. Vakaların çoğunda, buruna çekilen toz halinde, bazen de zerk yoluyla ve çoğu zaman deri altı enjeksiyonu olarak ve genellikle, morfin gibi diğer ilaçlarla birlikte kullanılır. Buna alışmış kişi, endişeli, zayıf, karamsar ve sinirlidir; genellikle cinsel iktidarsızlıktan şikâyet eder, gözbebekleri genişlemiştir. Bazen, görme ve işitme halüsi-nasyonları yanında, deri altında böceklerin dolaştığı (kokain böcekleri) duygusu vardır. Burun bölmesi genellikle yaralarla doludur. Belirli bir doz kokain, alışmış kişide neşelilik, dinçlik hallerinin belirmesine yol açar, fakat bu durumu, kısa zaman sonra, depresyon izler. Kokainin kesilmesi sonucu, hiçbir organik belirti görülmez, fakat bu ilaca karşı psikolojik bağlılığı olanın iyileşmesi çok güçtür. -
KOCAKARI İLAÇLARI
KOCAKARI İLAÇLARI. Bu ilaçlar, ya şarlatanlarca ya da klasik tıp yöntemlerine bağlı kalmamış, fakat bu ilaçların iyileştirici özelliklerine içtenlikle inanmışlar tarafından salık verilir (Bizim burada ilgilendiğimiz bu ikinci gruptur). Bu kişilerin çoğu “profesyonel” gruplara bağlıdır ve bu örgütlerin şu özellikleri vardır:1. Genellikle, bir kişi tarafından kurulmuştur.
2. Hemen hepsi, bir “sistem”e bağlıdır. Kuramlarının çoğu, “tüm hastalıklar” diye sınırlandırılmıştır.
3. Bilimsel tıptan farklı olarak, verileri bilimsel iyileştirme ölçülerine uymaz.
Bunlara rağmen, bu gibi organizasyonların birçoğu gelişmektedir. Bunun nedenlerini sorup, alaycı ve küçümser cevaplar vermek istersek; a) Toplumun kolay kanabildiğim, b) Hastalıkların çoğunun psikolojik faktörleri olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten, pek çok hastalık kendiliğinden iyileşebilir; fakat bu tip örgütlerin başarısını gerçekçi bir tutumla, klasik tıbbın başarısına bağlamak doğru olabilir, çünkü klasik tıp, hastalıkların şeklini değiştirmiştir.
Günümüzde ise, klasik tıp, özel inançlara bağlanmış, ekserisi herhangi bir esasa bağlı olmayan tedavi yöntemlerine karşı şu iddialarla karşı çıkmaktadır:
1. Hastalıkların tek bir nedeni ve bir tek tedavisi olduğu doğru değildir. Böylece, her ne kadar D. D. Palmer’in oğlu, difteri nedeni olarak altıncı sırt omurunun çıkığından bahsetmekteyse de, buna inanacak kişilerin sayısının pek kabarık olmaması gerekir.
2. Klasik tıpta, halen bazı tedavilerin nasıl etkili olduğu bilinmemekteyse de, (örneğin, psikiyatride, elektroşok tedavisi) doktorlar, bu yönde devamlı araştırmalar yapmaktadır. Doktor mümkün olduğu kadar, uyguladığı tedaviyi, sağlam, belirli araştırma ve bilgiye dayandırmaya gayret etmektedir. Öte yandan, kocakarı tıbbının uygulayıcıları, hiçbir zaman bulgularını, bilimsel gerçeklere dayandı-ramazlar.
3. Bazı iyileşme olaylarının “mucize” niteliğinde olduğu iddia edilmekteyse de, bu tip vakalar sayıca çok azdır ve bu alanda bilimsel bir iddiada bulunulamaz.
4. Kocakarı tıbbini uygulamanın tehlikesi yoksa da, tedavisinin geciktirilme- mesi gereken vakalarda, bu gibi önlemlerle oyalanmak çok yanlıştır. -
KİST HİDATİK
KİST HİDATİK. Karaciğer, akciğer, beyin ve diğer organlarda, parazitik kistlerin görüldüğü bir hastalıktır. Nedeni: Taenia echinococcus (tenya ekinokok) adlı yassı solucan, ev köpekleri, kurt ve tilkinin barsağında yaşar ve gebe parçalan, hayvanın dışkısıyla atılır. Bu parçaların bazıları, hayvanın kürküne yapışabilir ve kaşındıkça, vücudunun diğer yerlerine de yayılabilir. Genellikle, enfekte bir köpeğe bulaşmış suyun içilmesi, ya da yiyeceğin yenmesi sonucu, solucanın yumurta dolu parçası, ara konağa geçer: Ara konak, koyun ya da insandır. Ara konakta, embriyon solucanlar, incebarsağın üst bölümünün duvarını delip, portal dolaşım yoluyla karaciğere gider. Embriyonlar, ya karaciğerlerde kalır, veya akciğerlere geçip, oradan sistemik dolaşıma girerek, diğer organlara ve özellikle beyine taşınır. Bu organlarda, solucan kist haline geçer ve bunlara kist hidatik adı verilir: Kistlerin içinde, sıvıyla birlikte yavru hücreler vardır. Her bir yavru hücre, serbestle-şip dokulara gittikçe, yeni kistler yapabilme yeteneğindedir. Solucanın yaşam evrimi, köpeğin enfekte dışkıyı yemesiyle tamamlanır.
Belirtileri: Kistlerin bulunduğu yere göredir: Örneğin, beyinde, sara ve felce neden olurlar. Kistler, seyrek olarak, kendiliklerinden patlar ve içlerinden çıkan sıvı hem anafilaktik şoka yol açar, hem de yavru kistler çevre dokulara yollanmış olur.
Tedavi: Çok büyük kistler ameliyatla çıkartılır. Cerrah, bu girişim sırasında, kisti patlatmamaya dikkat etmelidir. Kistleri delmek tehlikelidir; tümünün çıkartılması gerekir. Hastalıktan korunmak için, sağlık koşullarına uyulmalıdır. Hastalığın varlığının bilindiği koyun yetiştirme bölgelerinde, çocuklar, köpeklerden uzak tutulmalı ve köpeklerin koyun pisliği yemeleri önlenmelidir, bkz. Solucanlar.