Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • KANLANAMAMA

    KANLANAMAMA (İskemi). Kan da­marlarının geçici daralması, ya da has­talığı sonucu, vücudun belirli bir bölge­sinin yeterli kanlanamamasıdır. Bu du­rum, kan dolaşımının genel yetmezliği sonucu ortaya çıkarsa, genel kansızlık ve ölümle sonuçlanır.
    Değişik dokuların, kansızlığa dayan­ma süresi farklıdır. Örneğin, beyin do­kusu, beş dakikadan fazla süren iskemi sonucu düzelemeyecek şekilde bozulur­ken, deri, bu duruma, saatlerce dayana­bilir. Bu gerçek olmasaydı, kişinin uzun süre oturabilmesi gerçekleşmezdi. Kas-dokusu kansızlığa, bir saatten fazla da­yanabilir, fakat böyle uzun bir süre, kol ya da bacağa turnike uygulanması salık verilemez. Böbrek, kansızlığa, bir saat, hatta bazı vakalarda iki saat kadar da­yanır. Bu gerçek, böbrek nakli cerrahi­sinde önemlidir. Kalp ve karaciğerin kan­sızlığa dayanıklılıkları çok kısa oldu­ğundan, bu organların nakli ameliyatın­da, hastanın dolaşım oksijeninin yetmez­liği halinde, yapay dolaşım uygulanma­lıdır. Dokuların kansızlığa dayanıklılığı, ısının azalmasıyla artar, fakat çok dü­şük ısı, başlı başına bir tehlikedir. Vü­cuttan çıkartılır çıkartılmaz, dondurul­muş eriyikler içinde korunan böbrekler, sekiz saat kadar yaşatılabilmiştir. Kasın kısmî kansızlığı çok ağrılıdır ve yetersiz bir dolaşımdan ötürü, dokuya giren ok­sijen azlığı ve buna eşlik eden, metabo­lizma artık maddelerinin aşın fazlalaş­ması, angına pectoris (bkz.), claudicatio intermittens (bkz.) ve çeşitli kramplarda, ağrının nedenidir.

  • KANCALI SOLUCAN

    KANCALI SOLUCAN. İnsanları enfek­te edebilen kancalı solucanlar, Ankylos- toma duodenale ve Necator americanus’ tur. Her ikisi de ufak (10 mm. kadar uzun) olup, barsaklarda, kan emerek ya­şarlar.
    Nedeni: Kancalı solucanların yumur­taları barsaktan dışarı çıktıkları zaman, larva haline gelebilmeleri için, nemli, donmayan yerlere gerek vardır. Bu lar­valar, insan derisini delip, içeri girebil­diklerinden, larvaların bulunabildiği su ya da çamurla temas eden kişiler, enfek­siyon tehlikesiyle karşılaşırlar. İçilen su­yun enfekte olması halinde de aynı teh­like vardır, fakat burada, basit önlemler, önleyici olabilmektedir. Deriden giren kancalı solucan, ufak bir kan daman aracılığıyla, dolaşımla akciğerlere taşınır ve burada dolaşımdan ayrılıp, hava yol­larından, trakea’ya (nefes borusuna) gi­rer. Gırtlağın üst ucuna eriştiği zaman, yemek borusuna geçip, mideye iner ve buradan, normal yaşama yeri olan duo-denum’a gidip yerleşir. Belirtileri: Larvaların deriden gir­dikleri yerde, ufak enfekte sivilceli der-matit görülür ve bu birkaç gün sürer. Larvaların akciğerlere erişmesi sonucu, tahriş ile aşın müküs salgılanması, bar-sakta kan emmesiyle ilgilidir. Ağır bir solucan enfeksiyonu (bkz.) olduğu haller­de, anemi, ağrı, üst karın bölgesinde ra­hatsızlık duygusu (mide ülserini andırır) ve belirgin beslenme bozukluğu vardır. Kanlı dışkılı ishal de görülebilir. Tedavi: Hastalığa, sağlık koşulları­nın bozuk olduğu, su ve çamuru bol bölgelerde rastlanır. İlk amaç, hastada­ki solucanları yok etmektir. Bunun için, befenium hidroksinaftoat verilir. Fakat hastalığın tam kontrolü, çevre sağlığıyla mümkündür; bu önlemler alınmadıkça, hasta yeniden enfekte olacaktır; hastalı­ğın geçirilmesi, bağışıklık sağlamaz, bkz. Solucanlar.

  • KAN ZEHİRLENMESİ

    KAN ZEHİRLENMESİ. Bu deyim, kanda, bakteri, bakteri toksinleri ya da enfekte maddenin bulunması halinde kul­lanılır.Nedeni: 1. Bakteryemi: Kan dolaşı­mım istila edebilecek şiddette bir bak­teri enfeksiyonunda, bu hal ortaya çıkar.
    2. Septisemi: Bakteri toksinlerinin kan dolaşımına katılması halidir.
    3. Piyemi: Enfekte pıhtı ya da cerahat parçacıklarının, kan dolaşımında bulun­masıdır.
    Belirtileri: Kıpkırmızı döküntü, titremeyle ateş yükselmeleri, kalp atı­mının hızlanması, genel durumun kötü­leşmesi ve kollaps görülebilir. Piyemide, vücudun çeşitli bölgelerinde, ufak abseler oluşabilir.
    Tedavi: Enfeksiyona göre, antibiyo­tik verilir. Birçok ağır hastalıklarda, ka­na bakteri karışabilir. Bu durumda, ka­nın bakteri öldürme gücü fazla olduğun­dan, iyileşme görülür. Septisemide, hem dolaşıma toksinlerin karışması, hem de çok sayıda, sağlam bakterinin bulunma­sı, durumu ağırlaştırır. Piyemideki tehli­ke ise, akciğerler ve beyinde abselerin oluşmasıdır. Geçmişte, kan zehirlenmesi öldürücüyken, günümüzde, tehlikesi azal­mıştır.

    Çeşitli bakterilerin, mikropların, virüslerin ve tekhucrelı parazitlerin kanda serbest olarak dolaşıp çoğalmalarına bekterıyemı veya septi­semi denir
    Lokal bir enfeksiyon odağından vücuda lenf yoluyla yayılan mikropları, lenf ganglıonları yakalayıp yok etmeye çalışırlar Lenf ganglı-onlarmm bakterileri yutup yok etmesi (fagosi­toz) başarıya ulaşamadığında, mikroplar kana geçerek septisemi meydana getirebilirler Bak­terilerin toksinleri de ağır septisemi ve şok tablosu (endotoksm şoku) yaratabilir Septise­miye bu nedenle halk arasında kan zehirlen­mesi adı da verilir
    Septisemide hastada titreme, ateş, çarpıntı, bulantı, kusma, fenalık hissi, tansiyon duşuk-luğu vardır Daha sonra şok ve olum gelir Sul-famıd ve antibiyotiklerin kullanılmaya başlan­masından evvel septisemilerde olum oranı çok yüksek bulunuyordu
    Mesane sondalarının, damar içinde uzun sure kalan kataterlerm, duşuk yapmak için yapılan müdahalelerin de septisemiye yol açabileceği unutulmamalıdır
    Korunmak ıçm septisemiye yol açacak odaklar (apse, furonkul, apandisit, osteomıyelıt, smu-zıt, dış apseleri, bademcik iltihabı, ortakulak iltihabı vb ) titizlikle ortadan kaldırılmalı ve bu girişimler sırasında hastaya uygun antibiyotik­ler verilmelidir
    Septiseminin tedavisi yüksek doz antibiyotik­lerle, özellikle penisilinle yapılmaktadır

  • KAN PIHTILAŞMASI

    Oldukça karma­şık bir olaydır. Aslında, dolaşımdaki fib-rinojen adlı bir madde, pıhtının çerçe­vesi olan, erimeyen fibrin’e değişir. Şim­diye kadar, pıhtı oluşumunda etkili 13 faktör bulunmuştur: Bunların hepsinin düzenli çalışması halinde, dolaşımda bu­lunan protrombin adlı faktör, zedelenen dokudan açığa çıkan ve tromboplastin adını alan maddece, trombin’e değiş­mekte, bu da fibrinojen’in fibrin’e dö­nüşmesinde etkili olmaktadır. Bu olay­da kalsiyumun ve trombosit adlı kan hücrelerinin rolü büyüktür. Bu hücreler, kan damarı duvarının kesildiği ya da yırtıldığı yaralanma bölgesinde toplanıp, ufak akıntıları önleyen bir tıkaç oluştu­rurlar. Ayrıca, bu olay sırasında, pıhtı­laşmaya gerekli olan maddeleri açığa çıkarırlar. Pıhtı oluştukça, tüm damar sistemini doldurmaması için, bu oluşu­mu sınırlayan bir maddenin varlığı ge­reklidir: Gerçekten de, kanda bulunan plazminojen adlı madde, kan damarının zedelenmesi halinde, trombin’i yıkan bir madde olan plazmin’e değişir. Bir kan damarının yaralanması sonucu, pıhtı olu­şumu başlar başlamaz, aynı yaradan olu­şan plazmin, pıhtıyı kontrol altına alır ve bir gün içinde, vücutta bu gibi bir­çok reaksiyon oluşur. Böylesine karma­şık bir mekanizmada, istenmeyen reak­siyonların, eksikliklerin belirmesi çok mümkündür ve belirli bazı durumlarda, bu gibi anormallikler, belirtiler doğurur. Kan pıhtılaşmasını etkileyen en iyi bi­linen hastalık, hemofili’dir (bkz.).

  • KAN TÜKÜRME

    KAN TÜKÜRME (Hemoptizi). Solu­num sisteminden (gırtlak, trakea, bronş veya akciğerler) doğan kan tükürme. Ger­çek hemoptizi, belki akciğer veremi, kal­bin valvüler hastalığı veya kalp yetmez­liği (özellikle mitral stenoz ve sol karın­cık yetmezliği), bronşektazi, pulmoner enfarktüsü (akciğerlerde bir kan pıhtısı), zatüre, bronş veya akciğerlerde tümör­ler, abse veya gangren, yaralar ve sey­rek görülen enfeksiyöz kaynaklardan olu­şabilir. Hatta kan hastalıklarında (örne­ğin, purpura, pernisyöz anemi, kan kan­seri), şiddetli C ve K vitamin eksikliği, kızamık, yüksek tansiyon ve amfizemde de görülebilir. Gerçek olmayan hemopti-zinin nedeni boğaz, dişetleri veya burun­dan gelen kanama olabilir. Bütün bun­lar, asıl hemoptiziden daha sık görül- mekle birlikte, şüpheli görünümlü her türlü kanamalar doktor tarafından araş­tırılmalıdır.

  • Kan Kültürü

    Kan Kültürü

    Kan Kültürü Nedir?

    Toplardamardan alı­nan kanın, belirli bir ortamda bekletile­rek mikrop üremesine sahne olup olma­dığının araştırılması. Kan kültürü, kanda var olan bakteri ve mantarların varlığını tespit etmek, bu mikroorganizmayı tanıyıp tedaviye yönlendirmek için yapılan tahlile denir. Vücutta beliren ve rahatsızlık veren mikroorganizmalar kan kültürü sayesinde tespit edilir ve gerekli olan tedavi yöntemine geçilir. Kan kültürü testinde iki veya daha fazla kan testi istenir ve bu testin daha geçerli olabilmesi ve sağlıklı sonuca ulaşılabilmesi için kan örnekleri ardı ardına alınır. Test sonuçları karşılaştırılarak belirli bir sonuca varılır. Bazen kan kültürü testi kadar etkili olmasa da tükürük, idrar, balgam kültürleri testi de yapılabilmektedir. Ama en çok yapılan ve sonucu sağlıklı olan test kan kültürü testidir ve çoğunlukla bu test tercih edilmektedir.

    Kan Kültürü Testi Ne Zaman İstenir Ve Bu Test İçin Hastalık Belirtileri Nelerdir?

    Kişide maya mantarı, bakteri veya toksitlerin vücuda zarar verme belirtilerine sepsis belirti denir. Bu sepsis belirtilerinin oluşması durumunda doktor tedavi için kan kültürü isteyebilmektedir. Kan kültürü istemek için sepsis hastasında görülen bazı belirtiler mevcuttur.

    kan kültürüBu belirtileri kısaca şu şekilde belirtmek mümkündür. Bunlar;

    – Hastada aşırı üşüme ile birlikte titreme ve ateşin de bulunması.
    – Mide bulantısının olması
    – Hızlı bir şekilde nefes alıp verme ve buna bağlı olarak hızlı kalp atışları.
    – İdrar miktarında azalma görülmesi

    Tüm bunların dışında daha ağır olanları da vardır ki bunlar; kanda pıhtılaşma, vücut içi iltihaplanmaları, kan basıncının düşmesi ve bir veya birden çok organın işlevini yapamayacak duruma gelmesi.

  • KAN KUSMA

    KAN KUSMA (Hematemez). Belirir be-lirmez, doktora başvurulmalıdır. Bazen, boğazın arka bölümlerinden gelen az miktardaki kan yutulup, sonradan kusu-labilir. Bu durumda, kısmen sindirildi-ğinden, kusulan kanın rengi çok koyu­dur. Tahriş edici yiyecek ya da kuvvetli alkol alındıktan sonra da oluşan gastrit­te, bazen az miktarda kan kusulabilir, fakat daha fazla miktarlarda kan, ya mi­deye, ya da duodenum’a ait ülserlerden gelmektedir ve kusmuk, kahve telvesi görünümündedir. Çok fazla miktardaki hematemez, daima bir kan damarı içine açılmış ülserden ya da portal varislerin patlamasından yemek borusu son bölü­mü ile, mide üst bölgelerinde, karaciğer sirozunda, portal kan dolaşımından (do­laşım yavaşlamasından ötürü, varisli top­lardamarlar (bkz.) belirir) ötürü görülür. Bu gibi ağır kanamalar, genellikle öl­dürücüdür ve çok acil müdahale gerek­tirir. Çok seyrek vakalarda, hematemez, bazı ateşli durumlar ve kan hastalıkla­rında görülür.

  • KAN KANSERİ

    KAN KANSERİ (Lösemi). Kandaki ak­yuvarların sayıca çok fazla artmasıyla belirlenen bir hastalık grubudur.
    Nedeni: Bilinmemektedir. Radyasyo­nun neden olduğu iddia edilememekle beraber, iyonlaştırıcı ışınlara maruz kal­manın, hastalığın oluşum olağanlığını artırdığı tahmin edilmektedir. Lösemiler, başlıca üç sınıfa ayrılır: Akut, kronik miyeloid ya da granülositik ve kronik lenfatik.
    1. Akut: Erkekte daha fazla görülen bu tip, başlıca çocuk lösemilerinin de şek­lidir.
    Belirtileri: Hastanın boğazı, ke­mik ve eklemleri ağrır, ateşi vardır ve bitkinlik hisseder. Derisinde ufak kana­malar belirir ve çok kolay çürük oluşur. Kansızlık başgösterir ve sindirim siste­mi, burun kanamaları ortaya çıkar. Ay­rıca, idrarda da kan bulunabilir. Lenf bezleri büyümüştür ve göğüs kemiğine basıldıkça ağrı duyulur. Teşhis klinik belirtilere ve kanın mikroskopik tahlili­ne göre konur. Akut lösemi, sık rastla­nan bir hastalık olmamakla beraber, art­tığı dikkati çekmektedir.
    Tedavi: Prednison gibi kortikoste-roidler ve vinkristin sülfat gibi sitotoksik ilaçlarladır. Hastalığın ve tedavinin gi­dişi, patolog tarafından çok dikkatle iz­lenmeli ve en az 15 günde bir, kan sa­yımı yapılmalıdır. Hastalığa eşlik eden kansızlık ve enfeksiyon tedavisi için, kan nakli ve antibiyotik uygulanması gere­kebilir.
    2. Kronik miyeloid: Çocuklarda pek gö­rülmeyen bu tipe, genellikle, orta yaş­lılarda, her iki cinste eşit. sıklıkta rast­lanır. Belirtileri: Karında belirsiz rahat­sızlık, devamlı yorgunluk duygusu, gece terlemeleri ve ateşi, genel durum bozuk-luğuyla birlikte, dalağın aşırı büyüdüğü ve karın sol üst bölümünde ele geldiği görülür. Hastalık ilerledikçe, dalak çok fazla büyüyüp, hastanın soluk almasıyla, karın duvarı altında hareket ettiği görü­lür. Kanın mikroskopik tahlili, teşhisi kesinleştirir. Yaklaşık olarak mm3 te 200.000 – 300.000 nötrofil akyuvar (bkz. Lökosit) sayılır.
    Tedavi: X-ıs.mları ya da busulfan (Myleran) adlı sitotoksik ilaçladır.
    3. Kronik lenfatik: Orta ve ileri yaşlar­daki erkeklerde daha sık rastlanır.
    Belirtileri: Bütün vücudun lenf bezlerinin yavaş yavaş büyümesidir. Bu büyümeye, dalakla karaciğer de katıla­bilir, hasta kilo kaybeder, genellikle hal­sizdir, geceleri terler ve ateşlenir. Sin­dirim ve sinir sistemi çalışma bozukluğu şikâyetlerinin yanında, zona da belire-bilir. Hastalığın ileri devrelerinde, akut enfeksiyon belirebilme olağanlığı artar. Teşhisi kesinleştiren, kanın mikroskopik tahlilidir: Bütün alyuvar sayısı miyeloid lösemidekinin yarısı kadar olduğu halde, lenfosit sayısında çok fazla artış görü­lür.
    Tedavi: Radyoterapi, sitotoksik ilaç­lar ve kortikosteroidlerdir. bkz. Sitotok­sik Maddeler.

  • KAN İŞEME

    KAN İŞEME (Hematüri). İdrar yolları­nın herhangi bir bölümünden gelebilen ve önemsiz ya da çok önemli olabilen, idrarda kan hücrelerinin bulunması du­rumudur. İdrarın görünümünden, kana­yan bölgeye ilişkin fikir edinilebilir: Ör­neğin, böbreklerden gelen kanama so­nucu, idrar, kırmızıdan fazla, mat kah­verengi ya da grimsi bulanıktır. İdrar torbasından gelen kan, daha kırmızı olup, sistit gibi bir iltihap ya da taştan ötürü oluşabilir ve her iki durumda da, cera­hatle karışıktır. Ortalama miktardaki parlak kırmızı kan, hemen daima, idrar torbası duvarındaki bir papilomdan (bir nevi siğil) gelmektedir. Diğer hematüri nedenleri, pelvis kemikleri (leğen kemik­leri) kırıkları, üretra iltihabı, tropik böl­gelerde bilharzia (bkz.), prostat büyüme­leri, skorbüt, purpura ve diğer kan has­talıklarıdır. Ender olarak belirli bir has­talığın bulunmadığı hallerde de, periyo

  • KAN GRUPLARI

    KAN GRUPLARI

    KAN GRUPLARI

    Herkesin kanı bir değildir, insanlarda başlıca dört kan grubu vardır. Bunlar A, B, AB,ve O gruptan olarak gösterilir. Bunların özellikleri ayrıdır ve bazıları diğer gruplarla uyuşmaz.Kandaki alyuvarların yüzeyi bir kabartma mozayiği gibidir. Mozayiğin bazı kısımlarında kan grupları vardır ve bu gruplardan biri ABO grubudur. Mozayiğin her elemanına bir “antigen” denir. ABO grubu A ve B antigenlerinden oluşur. Bunların kombinezonu (bileşimi) A, B, AB gruplarını oluşturur. Ya da A ve B gruplarını değil yalnız O grubunu meydana getirir.

    Kanda “antikor” denilen kimyasal maddeler de vardır ve bunlar A veya B antigenlerini öldürür. A antigenini öldürene (antikor a), B antigenini öldürene (antikor b) denir. A grubundan kanda (antikor b), B grubundan kanda ise (antikor a) bulunur. AB grubunda ise ab antikorları yoktur. Ama O grubu kanda a b antikorları vardır.

    kan grupları

    Teorik olarak her kan ancak kendi grubundan olan kanla uyuşur. Alıcının kan grubu A ise, vericinin kan grubu da A olmalıdır. Vericinin kanındaki a ya da b antikorları alıcının kanındaki alyuvarları öldürmezler. AB kanına sahip olan bir alıcı, AB grubundan bir kanı alabileceği gibi, A, B ve O grubundan kanları da alabilir. Başka bir deyişle, AB kanı taşıyan bir insan her gruptan kan alabilir.A grubundan olan bir kan A veya O grup kanlarla uyuşur; B grubundan olan bir kan da B veya O grubu kanlarla uyuşabilir. Fakat O grubundan olan bir alıcı, ancak O gruptan olan kanı alabilir, ama her gruptan olana kan verebilir. O kanı, her grup kanla uyuşur.

    Alyuvar mozayiğini oluşturan elementler yalnız kan grupları değildir. On kadar başka antigen de bulunur ki bunun en önemlisine “rhesus faktörü” diyoruz. Bazı insanların kanında bu faktör yoktur. O zaman onun kanı“rhesus. negatif” ya da kısaca (rh-) olarak belirlenir. Rhesus (resus) faktörü olan da “rhesus pozitif” kısaca (rh+) olarak belirtilir. İki kan grubunun uyuşması için rhesus faktörünün (rh faktörünün) de uyuşması şarttır. (rh+) kanı (rh-) kanla karıştırmamak gerekir, çünkü uyuşmazlar.

    İlk kan nakli dene­melerinin bazıları başarılı olmakla bera­ber, çoğu ölümle sonuçlanmaktaydı. Bu­nun nedeni, 1941’de, A.B.D.’de çalışmakta olan Avusturyalı bir biyolog, Landsteiner’in kan gruplarını buluşuna kadar bilinemedi. Hangi ırktan olursa olsun, bütün insanların kanları belirli bir serumun, alyuvarları pıhtılaştırmasına göre, birkaç grupta sınıflandırılır. Bu pıhtılaştırmanın aslı, serumdaki aglütinin adını alan antikorlarla, alyuvarların yü­zeyindeki aglütinojen adlı antijenlerin arasındaki reaksiyondur.

    Kan grupları, kalıtsaldır. Dokuz gruplandırma sisteminin varlığına rağmen, tıpta iki sistem önemlidir: ABO ve Rh sistemleri. Landsteiner, insanların, A, B, AB ve 0 olmak üzere dört kan grubun­da sınırlandırılabileceğini göstermiştir. Antijenler, A, B ve AB’dir; 0 grubundakilerde antijen bulunmaz. Antikorlar ise, anti-A, anti-B, anti-AB diye adlan­dırılır. A grubundakilerde, A antijeniyle anti-B antikoru, B grubundakilerde B antijeniyle anti-A antikoru vardır. AB grubundakilerde AB antijeni yanında hiçbir antikor bulunmaz. 0 grubunda ise hiç antijen yoktur, anti-A ve anti-A an­tikorları vardır. Kan naklinde, hastaya yalnız kendi grubundan olan kan verile­bilir. Ancak, acil hallerde, hiç antijen taşımadığından, 0 grubu, herhangi bir hastaya verilebilir. Normalde, nakledil­meye hazırlanmış kanın grubu saptan­mıştır ve nakledilecek kişinin kanıyla karşılaştırma yapılır, yani hastanın serumuyla, nakledilecek kanın alyuvarları karıştırılarak, iki kanın uyup uymadığı kontrol edilir. Uydukları takdirde, alyu­varlar pıhtılaşmaz. Aksi halde, aynı pıh­tılaşma olayı hastanın damarında da olu­şup hastayı öldürecektir.

    Rh (Rhesus) sistemi, 1940 yılında, Landsteiner ve Weiner tarafından keşfe­dilmiştir. Bu bilginler, rhesus maymunu­nun alyuvarlarını antijen olarak kulla­nıp, tavşan serumunda bir antikor oluş­turabileceklerini saptamışlardır. Bu an-tiserum, % 80’den fazla insan alyuvarlarıyla reaksiyon göstermiştir. Tavşan anti-rhesus serumuyla aglütine olan (bir araya gelip kümeleşen) alyuvarları olan kişiler, “Rh pozitif” diye sınıflandırılmış­tır. Hücreleri bu reaksiyonu gösterme­yen insanların kanma ise “Rh negatif” denmiştir. Normal olarak, Rhesus hücre­sine karşı antikoru olan insan kanı yok­tur, fakat bu olay, Rh pozitif kanın nak­ledildiği Rh negatif kişilerde, ya da Rh pozitif çocuğa gebe Rh negatif anneler­de görülebilir. Rh faktörünün önemi, Rh negatif bir kişinin bu yollardan bi­riyle Rh antikoru edinmesinden sonra ortaya çıkar. Rh negatif bir annenin, birinci Rh pozitif bebekli gebeliğinden sonra oluşabilecek Rh pozitif çocuklu gebeliklerde, yeni doğanın hemolitik has­talığı (bkz.) görülebilir. Hiçbir genç kı­za, Rh grubu bilinmeksizin kan veril­memelidir.

  • Kan Dolaşımı

    Kan Dolaşımı

    Kan Vücudumuzda Nasıl Dolaşır ?

    Yetişkin bir insanın vücudunda beş litre kan vardır. Kalp, kasıldığı zaman kanı atardamarlara pompalar, gevşediği zaman toplardamarlardaki kanı çeker.Toplardamarların topladığı kirli kan, sağ kulaçığa girer, sonra sağ karıncığa geçer. Sağ karıncık da bu kanı akciğer arterlerine (atardamarlarına) pompalar. Kan akciğerlere gider. Burada oksijen alır.Akciğer toplardamarı ile sol kulakçığa ve oradan sol karıncığa geçer.

    Sol karıncık kanı aort denilen ana atardamara verir. Aort, birçok kola ayrılarak bu temiz kanla bütün vücudu besler.Dokulardan geçen temiz kan, besleyici maddelerini bırakır, kirlenir. Kirli kanı alan toplardamarlar, onu doğrudan doğruya kalbe götürürler. Toplardamarlar, barsaklardan geçerken sindirilmiş besinlerin bir kısmını alır, sonra karaciğere gider. Karaciğer bu besinleri besleyici elementler haline dönüştürür.

    KAN DOLAŞIMI

    Kanın vücutta do­laştığı, ilk olarak, 1628 yılında, İngiliz hekimi William Harvey tarafından gös­terilmiştir. Harvey, kanın, atardamarlar­dan toplardamarlara nasıl geçtiğini an­lamamış ve bu olayın, kanın etteki deliklerden geçmesiyle gerçekan dolaşımıkleştiğini tah­min etmiştir. Bu eksikliği, 30 yıl sonra.İtalyan asıllı Malpighi açıklayabilmiş ve yeni bulunmuş mikroskop yardımıyla atardamarlar ve toplardamar sistemlerini birleştiren kılcal damarları görmüştür.

    Vücutta kan dolaşımı şöyledir: Atardamar kanı, akciğerlerden sol kalbe gelmekte, sol kulakçığa girip, mitral ka­pak yoluyla sol karıncığa pompalanmak­tadır. Sol karıncığın kasılmasıyla, mitral kapak kapanır ve kulakçığa geri dönemeyen kan, aort kapağı arasından aorta atılır. Atardamar sistemi, çeşitli atarda­marlara dallanır ve kan vücudun bütün bölgelerine yollanır.

    Atardamarlar, daha uzak olan atardamarcıklara, bunlar da kılcal damarlara dallanır. Bu damarlar, adını aldıkları kıllardan daha incedir ve içlerinde, kan oksijenini dokulara ve­rip, koyu pis kan haline gelir. Toplar­damar sistemi, bu kanı kalbe geri götü­rür. Toplardamar sisteminin özel bir bö­lümü olan portal sistemde, barsaklardan gelen kan, vücudun diğer bölümlerinin toplardamar kanıyla birleşmeden önce, karaciğerden geçer. Kadinlarsitesi.com

    Oksijeni alınmış, ko­yu renkli toplardamar kam, üst ve alt vena kavalarca sağ kalbe iletilir. Sağ kulakçığa giren bu kan, triküspit kapağı arasından, sağ karıncığa pompalanır. Sağ kulakçık kanı da pulmoner kapaktan pul-moner atardamara ve akciğerlere geçer. Burada da, damarlar kılcal damarlara kadar dallanır ve buradaki toplardamar kanı ile alveollerdeki hava arasında yal­nız çok ince bir duvar vardır. Kan, ha­vayla gaz alışverişi yapıp, akciğerleri ok­sijenle doyarak terk eder ve sol kalbe gidip yeniden atardamar sistemine girer.

  • KAN

    KAN. Soluk sarı renkli bir sıvı olan plazmayla, durduğu zaman çökerek plaz­madan ayrılan al ve akyuvarlardan olu­şur. Kanda hücrelerin birbirine oranları belirli olup, bu oranda görülecek deği­şiklikler, hastalığa işaret eder. Normal­de, milimetre küp başına 4,5 – 5,5 mil­yon alyuvarla, 4.000 – 10.000 akyuvar ve 150.000-400.000 trombosit (bkz.) vardır. Akyuvarlar, şekil ve boyanma özelliklerine göre sınıflandırılır: Polimorflar: % 40-75 Nötrofil, % 0-1
    Bazofil, % 1-6 Eozinofil Monositler: % 2-10 Lenfositler: % 20-45
    (Bu hücreler için bkz. Lökosit).
    Kanda yapılabilen çeşitli kimyasal tah­liller, kişinin sağlık durumunu yansıtır.
    Vücutta kan; atar, toplar ve kılcal damarlardan geçerek kalp tarafından pompolanır. Kanm görevleri şunlardır:
    1. Oksijen taşınması: Oksijen, alyuvar-lardaki hemoglobinle birleşip taşınır. 2. Hücrelerin oksijen kullanmasıyla or­taya çıkan karbondioksidin, hücrelerden alınması.
    3. Yiyecek maddelerinin hücrelere ile­tilmesi, artıkların hücrelerden alınması.
    4. Isı alışverişi. Kan, derin dokulardaki aşırı ısıyı, yüzeye taşıyarak dağıtır.
    5. Hormonlar ve diğer kimyasal mad­deleri taşıma yoluyla, yaşam için gerekli çeşitli olayların kontrolü.
    6. Enfekte bölgeye, antitoksin, antikor ve akyuvarları taşıyarak, vücut korunma mekanizmasının sağlanması.
    Normal bir erişkinde, dinlenmede, do­laşan kan miktarı, dakikada 5000 mi. ‘dir. Erişkinin normal kan hacmi 4-5 litredir.