İÇ SALGI BEZLERİ (Endokrin bezler). Kanalsız olup, salgılarını doğrudan kan dolaşımına akıtan bezlerdir. Salgılarını, kanallar aracılığıyla dolaşıma veren bezlere ise, ekzokrin bezler adı verilir. İç salgı bezlerinin salgıları hormon adını alır ve büyüme, cinsel gelişme ve çalışma, metabolizma, zekâ ve duygusal gelişimin kontrolunda başlıca rolü oynar. Hormonlararası denge, yaşam için gereklidir. Başlıca iç salgı bezleri; hipofiz (ön ve arka bölümleri), tiroid, parati-roid, böbreküstü (adrenal, korteks ve medulla bölümleri), böbrekler, testis, överler (yumurtalıklar), plasenta (son), pankreas, mide, duodenum, incebarsak-tır. (Bu organların bazılarının, hormon salgılamak dışında, diğer önemli fonksiyonları vardır). Boyundaki timus bezi, son yıllara kadar görevi tanınmayan bir organdı. Yeni çalışmaların ışığında, bu- nun lenfosit yapımıyla ilgili olduğu ve lenfosit oluşmasını kontrol eden bir hormonu salgıladığı ortaya çıkmıştır. Beyindeki pineal bez, “üçüncü göz” adını almıştır. Descartes, bunun, ruhun bulunduğu organ olduğunu sanmıştır. Günümüzde, hiç değilse sıçanlarda, mela-tonin adı verilen bir hormon salgılayarak, cinsel gelişimi kontrol ettiği iddia edilmektedir. Çeşitli bezlerin, daha ayrıntılı anlatımı için, başlıkları altına bakınız.
Yazar: 13eta
-
İATROJEN HASTALIKLAR
İATROJEN HASTALIKLAR. İstenmeyerek, doktor tarafından yaratılan hastalıklardır. Örneğin, çok sık kan basıncını ölçmek, hastada endişe doğurur. Yaygın tıbbî reklamlar, hatta tıp sözlükleri, alıngan kişilerce okunduklarında, benzer sonuçlar ortaya çıkar. Özellikle, cinsel konularda, suçluluk duygusuyla yüklü kişilerin, zührevî hastalıklar ve akıl hastalıklarının oluşumu ve varlığına ilişkin merakları büyüktür. Doktor, bu alınganlığı bilip, ona göre davranmalıdır. Fakat, bu durumlar, zaten endişeye, suçluluk duygusuna yönelmişlerde görülür. İatrojen hastalıkların daka ciddi bir örneği, toplumun yaşlı ya da kronik hastalıklı kişilerin bakımlarının bazı kurumlara yüklenmesidir. Bu durumdaki kimselerde, “kurum nevrozu” ortaya çıkar, gittikçe zihinsel çalışmaları, davranışları bozulur: Bunun başlıca nedeni, var olan hastalıklarından fazla, bu gibi kurumlarda, kişisel ilişkileri kaybetmiş olmalarıdır.
-
ISIRIKLAR – BÖCEK SOKMALARI
ISIRIKLAR – BÖCEK SOKMALARI. Köpek ısırmaları: Köpeğin kuduz olması halinde, önemlidir.
Tedavi: Köpek sağlıklı ise, herhangi bir yara gibi tedavi edilir: Temizlenir, sarılır ve tetanoza karşı önlem alınır. Köpeğin kuduz olması olasılığı varsa, daha etraflı önlem gereklidir (bkz. Kuduz). Yılan sokmaları: Avrupa’da, yılan sokmasından olan ölüm çok seyrektir: Yaklaşık olarak, yılda 2-20 arasıdır. Kuzey Amerika’da, zehirli yılan türleri daha fazladır ve 1950-1959 yılları arası, A.B.D.’nde 138 kişi bu nedenle ölmüştür. Hindistan’da, her yıl, 20.000-30.000 kişi, kobra vb. gibi zehirli yılan sokmasından ölür. Afrika’da, kobraların yanında (bazı kobralar, insanın gözünün içine zehir tükürür) yeşil ve siyah mam-balar gibi çeşitli, çok zehirli yılanlar vardır.
Belirtileri: Yılanın soktuğu insan, genellikle çok korkmuş olduğundan, ilk önlem onu yatıştırmak olmalıdır. Genellikle, iki çeşit yılan zehiri vardır: Biri, sinir sistemini etkiler ve nörotoksik diye nitelendirilir; diğeri ise, stotoksik olup, vücudun sabit hücreleriyle, kan hücrelerinin zehiridir. Birincisi, yılanın saldırdığı avın, yenmeden önce felç olmasını, ikincisi ise, avm sindiriminin kolaylaşmasını sağlar.
Viper yılanının soktuğu yerde ağrı ve şiddetli reaksiyonun olması, özellik taşır. Bazı yılanların soktuğu bölgede ise, yerel gangren oluşur. Şiddetli bir sokma sonucu, idrarda ve dışkıda kan belirebi-lir. Ayrıca, zehir, kan pıhtılaşmasını azalttığından, burun kanamaları ve kan kusmalarına rastlanır.
Nörotoksik yılanların soktuğu yerdeki ağrı ve yerel reaksiyon, sitotoksik olan-larınkinden azdır. Başlıca etki, sinir sistemi felcidir: Yayılan duyu yitimi, konuşma güçlüğü, görme bulanıklığı, bulantı, kusma ve büyük endişe hali görülür. Hasta, ayakta duramaz ve solunum sıkıntısı belirir.
Tedavi: Yılanı öldürüp, cinsinin teşhis edilebilmesi için saklamak uygundur. Hasta, kımıldatılmamalıdır, ya da gerekirse, yavaş hareket ettirilmelidir. Yara, erişilebilen yerdeyse, emilir, ama kesilmez. İyice yıkanır ve kol ya da bacak-taysa, oynatılmaması için bir tahtaya bağlanır ve kalp ile yara arasına bir turnike konur. Bu turnike, 30 dakikada bir, 1 dakika süreyle gevşetilir.
Avrupa’da, antivenom (zehirin antago-nisti) kullanılması uygun değildir, çünkü bu madde, at serumundan yapıldığı için, neden olabileceği anâfilaktik şok (bkz. Anafilaksi), yılan sokmasından daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Bununla birlikte, zehirli yılanların bol olduğu diğer kıtalarda, antivenom gereklidir ve ısırık yeri çevresinde yerel olarak uygulandığı gibi, damar içine de zerk edilir. Şiddetli reaksiyon olduğu hallerde, adrenalin ya da antihistaminler kullanılır. Bütün yılanların ağızlarında hastalık yapan bakteriler bulunduğundan, antibiyotikler verilmeli ve tetanoza karşı önlem alınmalıdır. Yılan sokmalarında, hatırda tutulacak en etkili önlem, hastanın hareketsiz tutulmasıdır.
Örümcek sokmaları: Amerika, Avrupa, Hindistan, Rusya ve Avustralya’da zehirli örümcekler vardır. Belirtileri: Amerika’daki “Kara dul” Örümceği, yumurtalarını lağımlara bıraktığından, kişi, genellikle arkadan sokulur. Sokulma anlaşılmayabilir ve yanm saat sonra zehirin etkisiyle, tüm vücut kaslarında kramplar ve ağrı belirir. Bu krampların, karın kaslarında çok fazla olması halinde, durum bir “akut karın sendromu”nu andırabilir. Örümcek sokmasından sonra, tabanlarda yanma duygusunun belirdiğinden söz edilir. Tedavi: Atropin, morfin zerki ve damar içine kalsiyum glukonat verilmesidir. Örümcek sokması sonucu oluşabilecek şiş üzerine ilk yardımda uygulanacak tedavi, soğuk kompres yapmak ve şişliklere sulandırılmış amonyak sürmektir. İltihaplanma durumunda mutlaka doktora gitmek gerekir. Akrepler: Sokması çok ağrılıdır ve bazen öldürücüdür. Uygulanacak tedavi, örümcek sokmasında uygulananın aynıdır.
Arı ve eşekarısı: Kişi, bunlara duyarlıy-sa, epey rahatsız olur. Sokulan bölgenin şişmesi, genel ürtiker ve hatta anafilaktik şokla, koma ve ölüm görülebilir. Tedavi: Arının iğnesi yarada kaldığından, çıkarılmalıdır: En iyi çıkartma yöntemi, emmekten fazla, kazımaktır, çünkü bu iğneye bağlı bir zehir keseceği bulunur. Amonyak ya da sodyum bikarbonat gibi sıvılar ağrıyı azaltabilir, fakat antihistaminli kremler, etkisizdir. Eşekarısı sokmalarında, limon suyu, sirke gibi zayıf asitler, rahatlatıcıdır. -
HÜCRE
HÜCRE. Vücut yapısının birimidir. Bazı ilkel organizmalar, tek hücrelidir, fakat en ileri yapılı hayvanlar olan memelilerde, çok değişik tipte, milyonlarca hücre vardır. Hücrenin incelenmesi, canlı varlıkların fonksiyon ve kimyasının anlaşılmasının temelidir ve ışık mikroskobunun bulunuşundan bu yana, hücre bilimi doğmuştur. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla bu alandaki çalışmalar hızla ilerlemiştir. İnsan hücreleri, çeşitli boyut ve şekillerdedir: Sinir hücrelerinin, metreler boyunca olan uzantıları yanında, kanm çapı 0,007 mm. olan, alyuvarları vardır. Hücre yapısında, genellikle bulunan elemanlar şunlardır: Hücreyi sınırlandıran dış zar, sitoplazma, çekirdek (nuc-leus). Çekirdekte, çevre zarı, nukleo-plasma, kalıp oluşturan endoplasmik re-tikulum, mitokondriler, lizozomlar, Gol-gi cihazı, ribozomlar ve sentriollerden oluşur. Hücre zarı, protein, karbonhidrat ve yağ moleküllerinden yapılmış olup, canlıda devamlı hareket halindedir: Hücreye girip çıkan kimyasal maddeleri kontrol eder ve dış yüzünde kendini belirleyen antijenleri taşır (bkz. Allerji). Hücre içindeki, çekirdeğin dışında kalan tüm maddelere “stoplasma” denir ve bunun, elektron mikroskobunda, birçok belirli tübüler, dairesel ve benzeri yapıdan oluştuğu görülür ki, bu yapıya, endoplasmik retikulum adı verilir. Bu asıl yapının bazı bölümleri de belirlenmiştir: Görevi bilinmeyen Golgi cihazı, protein senteziyle ilgili olan RNA’yı kapsayan ribozomlar, metabolizmanın gerçekleştiği mitokondriler, görevi pek bilinmeyen lizozomlar ve hücre bölünmesiyle ilgili olan sentrioller. Çekirdeğin de, çekirdek zarı adını alan bir sınırlayıcı zan vardır ve bu da endoplasmik retikulum kaynaklıdır. Çekirdek zarının içinde, nukleoplas-ma bulunur; bunda da bir RNA yoğunlaşması olan nukleol vardır. Çekirdeğin geri kalan bölümü, hücre bölünmesi ve bundan ötürü yaşamın temelini tayin eden DNA adlı maddeden oluşmuştur.
Her hücre, görevine uygun bir farklılaşma gösterir. Hücre yapısı ve fonksiyonunun incelenmesi, kanser (bkz.) araştırmalarının temelidir. Örneğin, kanserli hücrelerde görülmeyip, normal hücrelerde bulunan bir özellik, hücrelerin birbirine yapışmasıdır. Bu durum, belki de, kanserin yaygınlaşmasının, çevresini kaplamasının nedenidir. -
HOMEOPATİ
HOMEOPATİ. XVIII. yüzyılın sonlarında C.H.S. Hahnemann (1755-1843) tarafından ortaya atılmış olan bir tıbbî düşünme sistemidir. Hahnemann, Saksonya’da, Meissen’de doğmuş, Leipzig ve Viyana’da tıp okumuş, Erlangen’de öğrenimini tamamlamıştır. Leipzig’de, tıp bilimini uygulamak üzere, yerleşmiştir. Gününün tıp bilgilerini yetersiz bulan Hahnemann, 1796’da, yeni ilkesi olan “benzerlikler kanunu”nu ortaya atmıştır. Buna göre, hastalıkları tedavi etmek için, sağlam kişilerde o hastalığın etkilerini yaratan ilaçlar kullanılmalıydı (similia similibus curantur).
Bu kavram, o günün tıbbına göre, oldukça ileriydi, çünkü, gerçekte hastalık belirtilerinin çoğu, vücudun hastalığa karşı savaşını göstermekteydi. Örneğin, ishal hali, tahriş edici maddeyi ya da hastalık mikrobunu atmaya yönelmiş bir belirtidir ve antibiyotiklerle sulfa grubu ilaçların bulunmasından önce, vakaların çoğunda, afyon verip ishali durdurmak-tansa, hintyağı cinsinden bir pürgatif verilmesi daha uygundur. Bununla birlikte, bu ilke, her belirtiye uygulanamaz ya da belirti (örneğin, ishal) o derece şiddetli olabilir ki, belirtinin zararlı etkisi karşısında, vücudun korunma mekanizması ikincil kalır. Böyle durumlarda, ne pahasına olursa olsun, belirtiyi durdurmak gerekir. İlk ilkesinden dört yıl sonra, Hahnemann, ikinci ilkesini ortaya atmıştır: Buna göre, ilaçlar, en ufak dozlarında uygulanmalıdır. İkinci ilke, homeopatlar dışında, kimseden rağbet görmemiştir. Burada iddia, ilaç en ufak dozunda ufalanır ya da toz haline getirilirse, etkisi daha kuvvetli olur, şeklindedir. Tabiidir ki, bu husus, gerçeğe uymaz. Birçok büyük doktorun homeopa-tiyi kabul etmesine rağmen, uygulaması çok kolay olduğu halde, bu yönde hayvan deneyleri uygulanmamıştır ve homeopatlar, bizzat kuramlarının eksik yönlerini tanımaktadırlar. İnsanlardaki etkinin ölçülmesinin önemi yoktur, çünkü burada sübjektif ifade, kişinin psikolojik durumuna dayanmaktadır. Hastaların, objektif olarak değerlendirilmesi gerekir. Hahnemann, inançlarının kabul edilmemesinden ötürü, Leipzig’den ayrılıp, Paris’e yerleşti ve burada çok başarılı bir doktorluk yaşamı oldu, çünkü, önceden de belirtildiği gibi, düşünce sistemi, gününe göre oldukça ileriydi. Homeopati, günümüzde geçmiş çağa ait bir anlayıştır. Ancak tıbbi düşüncenin evrimini belirlemek açısından dikkati çekmektedir. Homeopatiye karşı olan tıp, allopati ya da heteropati diye adlandırılır: Buradaki anlam, belirtilere karşıt etkili ilaçların kullanılmasıdır. Bununla birlikte, günümüzün tıbbı, tam anlamında bunu uygulamamakta, kuramdan fazla bilimsel araştırma sonuçlarına göre davranmaktadır. Homeopatinin en yanlış yönü, bunun herhangi bir deneye dayanmayan bir inanç sistemi olması ve bu kavram içinde doğa’nm hiçbir katı sistem içine giremeyeceğinin hesaba katılmamış olmasıdır. Her hastalık kelimeleriyle başlayan herhangi bir öneri, yanlışlıklar doğurmaya mahkûmdur. -
HODGKIN HASTALIĞI
HODGKIN HASTALIĞI (Lenfadenom). Özellikle genç erkeklerde görülen, vücudun retiküler ve lenfatik dokularını tutan bir hastalıktır.
Nedeni: Bilinmemektedir.
Belirtileri: Boyundaki lenf bezleri, zamanla, ağrısız olarak şişer. Bunlar, yumuşak olmamakla birlikte, lastik kıvamında, kolay hareket ettirilebilen, birbirinden ayrı kitleler halindedir. Hastalık ilerledikçe, diğer lenf bezleri grupları da şişer ve hastada, bazen on gün kadar süren ateşli devreler belirebilir. Şişen lenf bezleri grupları, çevrelerindeki yapıların çalışmalarını engeller. Örneğin, bronşları çevreleyen bezler, solunum yollarına basınç yaparak, hastada solunum darlığına yol açabilir, ya da akciğerin bazı bölümleri söner. Karaciğerle dalak şişip, karında rahatsızlık duygusu yaratır ve sinirler üzerindeki basınç sonucu, ağrı ya da felçler belirir. Bazı ender hallerde, hasta, alkol içtiği zaman, şişmiş olan bezlerde ağrı duyar.
Tedavi: Belirli bir grup beze ışın tedavisi etkilidir. Şişkinliğin yaygınlaştığı hallerde, sitotoksik (hücre zehiri olan) ilaçlar kullanılır. En sık kullanılan bu tür ilaç, hardal gazına benzer olan nitro-gen mustard”dır (azotlu hardal). Diğer sitotoksiklerden, vinblastin sulphate (vin-blastin sülfat) ve chlorambucil (kloram-büsil) de denenebilir. Hastalığa, genellikle kansızlık da eşlik eder, hatta bazen o kadar şiddetli olabilir ki, hastaya kan naklini gerektirir. Ağrı ya da herhangi bir organın görevini engelleyen yerel basınçları, cerrahî yoldan ortadan kaldırmak mümkündür. -
HİSTEREKTOMİ
HİSTEREKTOMİ. Rahmin çıkartılması ameliyatıdır. Subtotal histerektomi’de, rahim cismi çıkartılır, fakat boyun kısmı bırakılır. Genç kadınlarda, çocuk isteyen hastalarda ve bazı miyom adı verilen tümör (bkz.) vakalarında bu yönteme başvurulur; total histerektomi ise, hem habis tümör, hem de büyük miyom vakalarında yapılan bir ameliyattır: Rahmin tümü çıkartılır. Rahimle birlikte diğer üretimle ilgili pel-vis içi organlarının (tubalar, yumurtalıklar, geniş bağlar, vaginanın üst üçte biri ve ilgili lenf bezleri) çıkartılması, Wert-heim ameliyatı adını alır. Bu sonuncu yöntemden de daha köklü olan bir yöntem, pelvis organlarının tümünün çıkartılması, “pelvis eksenterasyonu”‘dur. Rahmin ufak, bağlarının gevşek ve vakanın selim olduğu hallerde, vajinal histerek-tomi denen ve rahmin vagina yolundan çıkartılması temeline dayanan yöntem uygulanır. Histerektomide, ortaya çıkan sorun, yumurtalıkların da çıkartılmasının gerekip gerekmediğidir: Burada, hastanın yaşı (yaş dönümündeki bir kadın için bunların önemi pek fazla değildir), yumurtalık ve rubaların (tüplerin) durumu, kararı yönelten faktörlerdir. İki yumurtaların birden çıkartılması sonucu, hem hasta kısırlaşır, hem de över hormonlarının yapımı artık düşünülemez: Bu hormonların yokluğu ise, önemli fizyolojik (bkz. Fizyoloji) ve psikolojik etkilere yol açar. Tek yumurtalığın çıkartılması, bu sonuçları doğurmaz. Genel inancın tersine, histerektomi, cinsel isteği öldürmez.
HİSTEROTOMİ. Gebeliğin yedinci ayından önce, bu durumu sona erdirmek amacıyla rahimde yapılan insizyon (bkz.); bir çeşit sezaryen ameliyatı. -
HİSTAMİN
HİSTAMİN. İnsanda, hayvanların çoğunda ve bazı bitkilerde bulunan önemli bir maddedir. Tam olarak anlaşılamamış çeşitli farmakolojik etkileri yanı sıra, en iyi tanınan etkisi, allerji (bkz.) ve benzer durumlarla ilgilidir. Bu yüzyılın başında, kobay ve tavşanlara histamin zerk edildiğinde, anafilaktik şoku (bkz. Anafilaksi) andırır bir durumun yaratıldığı dikkati çekmiş ve sonraları, deriye histamin zerk edilmesi sonucu, derinin keskince bir uçla çizilmesine benzer bir etkinin (kızarık bir alanla çevrilmiş kırmızı çizginin, sonraları şişmesi: Lewis’in üçlü cevabı) ortaya çıktığı görülmüştür. Bundan başka, yüksek doz histamin zerki şiddetli doku yıkımını andırırcasına, cerrahi şokla sonuçlanmaktadır. Bundan ötürü, dokularda bulunduğu bilinen kis-taminin, doku yıkımı sonucu ortaya çık- tığı tahmin edilmiştir. Sonraları yapılan araştırmalara göre, hücre yıkımı, özellikle akciğerler ve deride, histamin yapımını artırmakta ve herhangi bir antikor -antijen reaksiyonu sonucu olan hücre yıkılmasında, histamin tanecikleri ortaya çıkmaktadır. Buna göre, histamin etkisine karşıt olan maddelerin, allerjik reaksiyon ve anafilaktik şok belirtilerini ortadan kaldırması gerektiği düşünülmüştür. Çok süratli etki gösteren adrenalin ve antihistaminler adını alan çok sayıda ilaçlar (bunların deriye aşırı uygulanması da deride allerjik reaksiyona yol açabilir) bu türdendir. Antihistaminler, reaksiyonları tedavi etmekten fazla, önlemektedir. Bu allerjik reaksiyon belirdiği zaman, en uygun tedavi, önce adrenalin ya da hidrokortizon zerk etmek, sonra da düzenli olarak chlorpheniramine (klorfeniramin) veya protmethazine (pro-metazin: Phenergan) uygulamaktır. Bazı hastalıklar ve özellikle astımda, antihistaminler, beklenen etkiyi yaratmamaktadır. Bunun nedeni, allerjik reaksiyonda rol oynayan tek maddenin, histamin olmamasıdır, diye düşünülmektedir.
Antihistaminli ilaçların, histamin etkilerini nötrleştirmeleri dışında da etkileri sayılabilir: Uyku hali verdiklerinden, müsekkin olarak kullanılırlar, vasıta tutmasını önler ve iç kulaktaki denge organının hastalığı sonucu ortaya çıkan baş dönmesini (Meniere hastalığı) ortadan kaldırırlar. Antihistamin alanlar dikkat gerektiren bir iş yapıyorlarsa; bunların uyku verici etkilerini hatırda tutmaları gerekir. -
HİPPOCRATES
HİPPOCRATES (Hipokrat). M.Ö. 460 -370 yıllarında İstanköy adasında yaşamış ve ününü yüzyıllar sonrasına kadar aktarmış, eski Yunanlı bir doktordur. Batı’da, “tıbbın babası” diye tanımlanır. Bu hekim kendinden önce Mısır ve Uzak Şark tıbbının biriktirdiği bilgileri derlemiş; kendi bulgu ve daha önemlisi, gözlemlerinden elde ettiği bilgileri bunlara ilâve ederek sistemleştir-miştir. Böylece, ilk defa olarak tıbbi bilgi kavramı oluşmuştur.
Günümüze dek kullanılan ve tıp ahlâkının temelini oluşturan ünlü Hekimlik yemini de Hipokrat’ındır: “Apollo ve Asclepius (Eskülap) ve tüm tanrı ve tanrıçalar adına söz veririm ki, bu yeminde sayacaklarımı tüm yetenek ve anla-yışımca uygulayacağım: Öğretmenime, mesleğinde, ana-babama gösterdiğim saygıyı vereceğim, onunla yaşamını paylaşacağım, paraya gereksinimi olduğunda, onu kendi parama ortak edeceğim, çocuklarını, kardeşlerim sayacağım, bu mesleği istedikleri takdirde, onlara da para- sız olarak öğreteceğim; kendi bilgilerimi, oğullarıma, öğretmenimin oğullarına, doktorluk yasasına uymaya yeminli öğrencilere öğretip, başka kimseyi bu bilgiyi almaya yetkili kabul etmeyeceğim. Tedaviyi, yetenek ve anlayışıma uygun olarak, hastalara uygulayacağım; bilgilerimi hiçbir zaman, hastaların aleyhine kullanmayacağım. İstense dahi, kimseye ne zehir vereceğim, ne de bu fikri edindireceğim. Aynı şekilde, kadına, çocuk düşürtmek amacıyla peser vermeyeceğim. Yaşamımı ve mesleğimi, saflık ve kutsal kavramla yürüteceğim. Hangi eve girersem gireyim, yalnız ve yalnız, hastayı tedavi edeceğim; hiçbir zarar yaratmayacağım ve özellikle o ev halkından hiçbir kadın ya da erkekle cinsel birleşmede bulunmayacağım. Mesleğimi yürütme süresince ve hatta, mesleğim dışında sosyal ilişkilerde, gördüğüm ya da duyduğum hiçbir şeyi yaymayacağım, tersine, bu gibi sırları kutsal kabul edeceğim. Bu yemine uyar ve bozmazsam, yaşamım ve sanatımda, ölene dek, şerefli olayım. Tersine, yemini bozarsam, tam tersi olayların güçlüğüne uğrayayım.” -
HİPOTERMİ
HİPOTERMİ. Vücut ısısının, normalden alçak olmasıdır. Normalden soğuk oldukları zaman, dokuların oksijen gereksinimleri azaldığından ve böylece, dokuların kanlanması da azalacağından bazı kalp ve beyin ameliyatlarını kansız koşullarda gerçekleştirebilmek için, cerrah, yapay tekniklerle, vücutta bir hipo-termi yaratır. Bunun dışında, özellikle ihtiyarlarda yaşamı tehdit eden ve kendiliğinden ortaya çıkan hipotermi durumu vardır. Genellikle yaşlı, fakir, yalnız yaşayan, zihinsel dengesini kaybetmiş kişilerin kendilerine yeterli ısıyı yaratamamaları, bu durumu doğurur. Gençlerde, vücudun ısı kaybı, çeşitli fizyolojik (bkz. Fizyoloji) mekanizmayla karşılandığı halde, yaşlılarda bu sistem gerektiği gibi işleyemez. Bu durum, geçmişte ihmal edilmiştir, çünkü hipotermiye rağmen ve hatta vücut ısısı 32,2 dereceye kadar düşebildiği halde, kişi bu gerçeğin farkına varmaz. Yaş, zafiyet, soğuktan korunamama dışında, kalp hastalığı, zatüre, bazı ilaçlar ve alkol de hipotermi’ye yol açar. Hipotermi belirtileri, bilinç bulanıklığı, solunum ve nabız yavaşlaması, kan basıncının alçalmasıdır. Vücudun çıplak olmayan bölümleri dahi doktor tarafından soğuk bulunduğu halde, kişi bunun farkında değildir.
Tedavi: Acil tedavi gereklidir. En önemli husus, vücudu ısıtmamak’tır, çünkü, dolaşımın bozuk olduğu bu durumda, ısı uygulaması kanı, yaşam için gerekli organlardan çekecektir. Hasta, yalnız daha fazla ısı kaybını önlemek amacıyla iyice örtülür ve vücut ısısının kendiliğinden yükselmesi beklenir. Daha belirli tedavi, doktor tarafından uygulanmalıdır. Hipotermi, yeni doğanlarda da bir tehlikedir, bkz. Donmak. -
HİPOPİTÜİTARİZM
Hipofiz bezinin salgılarının azalmasıdır. Bazı çok ağır kanamalı doğumlardan sonra, bir tümör veya diğer bir yerel hastalıktan ötürü, ön hipofiz görevini yapmaz hale gelirse, adet kesilmesi, soğuğa dayanıksızlık, hipoglisemi (bkz.), vücutta su tutulması, saç dökülmesi, üreme organlarında atrofi (bkz.) ve deride özel bir sarı renk görülür. Tek bir hipofiz hormonu eksikliğinde, cinsel organların atrofisi, ya da gelişim bozukluğu veya cücelik, en sık rastlanan sonuçlardandır. Tedavi amacıyla, eksik hipofiz hormonları yerine, kortizon, tiroid hormonu, androjen ve östrojenler verilir, çünkü hipofiz hormonlarının yokluğunda tiroid, böbreküstü bezleri ve yumurtalıklarla erbezlerinin salgı çalışması durur. Arka hipofiz yıkımında, hastada “diabetes insipidus” (şekersiz diyabet) belirir ve bol miktarda yoğunluğu çok düşük idrar çıkartılmasıyla aşırı susuzluk hali görülür. Bu durumda, ya az dozlarda arka hipofiz hormonları verilir, ya da garip görünmesine rağmen, bir thiazide (tiazid) grubu diüretik (bkz.) ilaç uygulanır, çünkü, arka hipofiz hormonu yokluğunda bu ilaçların normaldekinin tersine, antidiü-retik (işetmeyici) etkisi vardır.
-
HİPOKALSEMİ
HİPOKALSEMİ. Kan kalsiyum düzeyinin az olmasıdır (plasmada kalsiyumun 7,5 mg./lOO ml.’den az olmasıdır). Bu duruma, paratiroid bezlerinin hastalığında ya da bu bezlerin yanlışlıkla, tiroid ameliyatında, tiroidle birlikte çıkartılmasında ve raşitizmde, besinlerdeki kalsiyum çok az olduğunda, rastlanır. Plas-ma kalsiyum düzeyinin azalması sonucu, ilgili tetani hali belirir: Yüz ve ellerde uyuşma, ayak, bacak, önkol ve el kaslarının spazmı, bundan ötürü el ve ayakların sertleşip garip şekiller aldıkları görülür. Yüz kaslarının spazmı sonucu, alaycı bir ifade belirdiğinden, bu duruma, “risus sardonicus” adı verilir. Ayrıca, aşırı solunma sonucu da, geçici olarak, kan kalsiyum düzeyi azalacağından, tetani ortaya çıkabilir. Tetanozla tetani karıştırılmamalıdır.