Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • HİPOGLİSEMİ

    HİPOGLİSEMİ. Kan şekeri düzeyinin normalin altında olmasıdır. Nedeni: Diabetes mellitus (şekerli di­yabet) tedavisinde, ensülin ya da ben­zeri ilaçlar kullanılırken, yeteri kadar karbonhidrat alınmazsa, bir hipoglisemi krizi başgösterebilir. Ayrıca, Addison hastalığında (bkz.) miksödemde (bkz. Hi-popitüitarizm, Hipertiroidizm), hipofiz (bkz.) hastalıklarında, pankreasın ensü­lin yapan adacık hücrelerinin tümörlerin­de ve ensüline duyarlı kişilerde, hipo­glisemi görülebilir.
    Belirtileri: Çarpıntı, aşırı terleme, ellerde titreme, eksitabilite (heyecan ha­li) ve açlık duygusudur. Başlangıç, ani­dir ve hastada hemen dalgınlık ve bece­riksiz hareketler görülür. Durum tedavi edilmezse, kişide bilinç kaybı ya da de­rin uyku görülür.
    Tedavi: Hasta ağızdan yiyecek ala­bilir durumdaysa, en az dört tane kesme-şeker ya da dört çay kaşığı tozşeker ye­melidir. Ağızdan şekerin alınamayacağı hallerde, bir glükagon zerki, hastayı ayıl-tır ve ağızdan şeker alabilir hale sokar. Adrenalin zerki aynı etkiyi yapmakla birlikte, kullanılışı tehlikeli olabilir. Bu­rada doz, 1/1000’lik adrenalinden 0,6 ml.’dir ve deri altma enjekte edilir, bkz. Diyabet, Glükagon.

  • HİPOFİZ

    HİPOFİZ. Beyin tabanında, burun ar­kasının üst bölümünde, bezelye tanesi büyüklüğünde bir bezdir. Bu bez, vücu­dun çok uzak bölgelerini etkileyen çe­şitli hormon salgılamaktadır. Bu önemli görevinden ötürü, anatomik konumu, be­zi çok iyi koruyacak şekildedir. Pitüiter çukur, ya da Türk eyerine benzediğin­den ötürü, “sella Turcica” adlı, kemik­ten bir boşluk içinde yerleşmiştir. Bez, dört bölgeye ayrılır ve beyin tabanında hipotalamus’a (bkz.) bir sapla bağlıdır. Hipofizin dört parçası şunlardır: 1. Pars anterior (ön parça), 2. Pars intermedia (orta parça), 3. Pars posterior (arka par­ça), 4. Pars tuberalis (tüberal parça). Bu bölgelerin görevleri de şöyle sırala­nabilir:
    1. Adenopihofiz adı verilen, pars ante­rior, intermedia ve tuberalis parçalarının tümü, büyüme hormonu, tiroidi kamçı­layan hormon, adrenokortikotrofik hor- mon, sarı cisim yapıcı hormon, follikül canlandırıcı hormon ve prolaktin salgı­lar.
    2. Nörohipofiz adı verilen arka parça ise, oksitosin ve antidiüretik hormon (bu­na, vasopressin de denir) salgılar. Büyüme hormonu: Vücudun normal ola­rak büyümesi için bu hormonun varlığı gereklidir. Yokluğunda, normalin çok al­tında bir büyüme görülür. Hormon, yakıt olarak kullanılmak üzere dokulardan yağları açığa çıkartır ve böylece, vücu­dun protein deposunu korur, aminoasit-lerin yıkımını azaltır. Hipofizin asidofil tümörlerinin etkisinde, bu hormonun aşı­rı yapımı jigantizm ya da akromegali (bkz.) denen duruma yol açar. Büyüme hormonunun salgılanmasının azalması ise, hipolizer cücelikle sonuçlanır. Tiroid kamçılayıcı hormon (TSH): Ti-roid bezinin normal çalışması için ge­reklidir. Kandaki TSH düzeyi, kretinizm-de (tiroidin az çalışması hali) artar, ti-rotoksikozda ise (tiroid bezinin aşırı ça­lışmasında) azalır.
    Adrenokortikotrofik hormon (ACTH): Surrenal (adrenal: böbreküstü) korteksi-nin (kabuk parçasının) normal çalışma­sını sağlar, kortikosteron ve kortisol hor­monlarının salgılanmasını kamçılar. Ad-dison hastalığında kan ACTH dü­zeyini yükseltir.
    Gonadotrop hormonlar, yani: Sarı cisim yapıcı (L.H.) follikül uyarıcı (FSH) hor­monlar: Her ikisi de cinsel hormon yapan bezlerin çalışmasını etkiler ve yumur­talıklar üzerindeki etkilerine göre adlan­dırılırlar. LH aynı zamanda erbezindeki (bkz.) interstisyel hücrelerini kamçıladı­ğından, interstisyel hücre kamçılayıcı hor­mon (ICSH) adını da alır. FSH ise, er­kekte sperma yapımını kontrol eder. Prolaktin (LTH): Memelerin gelişmesini ve gebelik sonrası süt salgısını etkiler.
    Bu hormonların salgılanması, hipofi­zin hemen üstünde bulunan bir beyin bölgesi olan hipotalamus tarafından ayarlanır. Hipofizin arka parçası ile hipo-talamusun arası doğrudan sinirsel bağ­lantı olduğu halde, ön parçası olan ade-nohipofiz, hipotalamusla dolaylı olarak ilgilidir: Hipotalamusla, ön hipofiz ara­sındaki kan damarlarının hipofize taşı­dığı “salgılatıcı faktörler” bu dolaylı iliş­kiyi sağlar. Bilinen salgılatıcı faktörler, şu hormonlara ilişkindir: Büyüme hor­monu, kortikotropin, tirotropik hormon, kamçılayıcı hormon, follikül canlandırı­cı hormon. Bu ilişki, vücudun iç salgı bezlerinin, merkez sinir sisteminin kon-trolunda olduğunu göstermektedir.
    Antidiüretik hormon (ADH): Hipofizin arka parçası tarafından salgılanan bu hormonun diğer bir adı, vasopressin’dir. Atardamar duvarlarındaki düzkaslara doğrudan etkiyle, kan basıncını artırır, ancak bu etkiyi yapabilecek dozu, vücut­ta normal olarak bulunduğu miktarın çok üstündedir. ADH’mn asıl görevi, böbrek­le ilgilidir: İdrarla atılan su miktarım kontrol eder. ADH salgısı, alkol etki­siyle azalır (bundan ötürü, alkol içen­ler, bol, seyreltik idrar çıkartır) ve ni­kotin etkisiyle artar (çok sigara içenlerin idrarları yoğun ve azdır). Arka hipofizin yıkımı sonucu, diabetes insipidus (şeker­siz diyabet) ortaya çıkar: Hastanın id­rarı çok bol ve su görünümüne yakın kıvamdadır.
    Oksitosin: Rahim kaslarının kasılmasını sağlar. Doğumda rolü çok önemlidir, fa­kat bu hormonun doğumda hangi etki­lerle salgılandığı henüz tam olarak bilin­memektedir.
    Arka hipofiz, hipotalamusa, hipofiz sapı aracılığıyla, doğrudan bağlıdır ve ADH ile oksitosinin salgılanması, bu sap içinde bulunan sinir lifleri aracılığıyla si­nir sistemine ayarlanır.

  • HİPNOZ

    HİPNOZ (İpnoz). Kişiyi telkine daha uygun kılan ve kişide yapay olarak ya­ratılan trans (kendinden geçme) halidir. Bu olaya, mesmerizm, hayvansal manye­tizma, odil gücü, yaratılmış uyurgezerlik (somnambülizm) adları da verilmiştir. İnsanlık tarihinin başından beri, kişileri etkilemek, sihirbaz-doktordan, din adam­larına ve politikacıya kadar, çevresini gücü altına almaya yeltenen herkesin başvurduğu bir yoldur. Örneğin, verilen ilacın etkisine, daima doktorun tutumu­nun etkisi de eklenmelidir. Fakat, hip­nozda, kişi, açıklıkla trans haline soku­lup hipnotizmayı yapanla kendi arasında ilişki kurulur ve ayrıca, uyutulmuş kişi­de, hipnoz durumuna özgü haller görü­lür: Bazı vücut bölümlerinin anestezisi (bkz.), unutulmuş anıların yeniden can­lanması gibi. Ne var ki, hipnotizmanın bu tanımlaması yetersizdir: Bazı hayvan­lar da uyutulabilir ki, burada, hipnotiz­mayı yapanla hipnotizma uygulanan ara­sında bîr duygu ilişkisi söz konusu ola­maz ve gerçekten beliren hal, hayvan­da bazı davranış alanlarının inhibisyonudur (bastırılmasıdır). Ayrıca, hipnotiz­manın dereceleri vardır: Bazen, trans yaratılmaksızm, telkin alabilme yeteneği artırılabilir. Bu anlamda alındığı zaman, kişilerin çoğu hipnotizmayla uyutulabi­lir; buna karşılık, derin translı hipnotiz­ma çok az insanda yaratılabilir. Hipno-tizmada tılsım aramamalıdır. Aslı, beynin bir bölümünün tekdüze bir şekilde uyarılmasıyla, inhibisyon yaratılması ya da kişinin uyutulmasıdır. Örneğin, ne kadar gürültülü olursa olsun, bir saatin gü­rültüsünü birkaç dakika sonra duymaz oluruz. Burada, eklenmesi gereken bir faktör de, hipnotizmayı yapan ile, inhi-bisyona uğramamış bölüm arasındaki ilişkinin korunmasıdır.
    Yöntemi bilindikten sonra, herkes hip­notizmayı uygulayabilir ve birçok yük­sek zekâlı kişinin bu yönteme başvur­masına rağmen, temelsiz güven, üstünlük inancı ve bir dereceye kadar da zekâ geriliği, kuşkusuz hipnotizmanın uygu­lanmasını kolaylaştırıcı faktörlerdendir. Gerçekten, hipnotizma, şarlatanların çok değer verdiği bir yöntemdir. Tarihe ba­karsak, hipnotizmanın, Avrupa sosyete­sinde ilk gürültülü belirişi, Anton Mes-mer’in çalışmalarına dayanır. Mesmer, 1774 yılından itibaren, Viyana ve Paris’ te bu yöntemle çok ün yapmıştı. Gü­nümüzde bu konuda açık bilimsel veriler vardır. Kimse, isteği dışın­da uyutulamaz ve sahnede uyutulup, garip davranışlarda bulunanlar, ancak bu garipliklere bir neden bulmak istemiş ve bu arzulan gerçekleşmiş isteriklerdir. De­rin hipnoz ya da isterinin (bir çeşit ken- di kendini uyutmak sayılabilir) sonuçları şunlardır: Bir vücut bölümünün, sinirle­rini anatomik dağılışına uymayacak şe­kilde, anestezisi; gerçekte var olmayan bir hastalığın organik belirtileri; çoktandır unutulmuş olayların anımsanması; çift ki­şilik belirtileri; duyuların aşırı duyarlığı (telepati hali bu duyarlılığın sonucu ola­rak kabul edilir) ve daha seyrek olarak da, kanama gibi organik belirtilerle geli­şen mistisizm halidir. (Örneğin rufaile-rin vücutlarını yaralamaları ve acı duy­mamaları gibi).

  • Hipertansiyon

    Kan basıncının nor­malden yüksek olması.
    Nedeni: Birincil ya da ikincil olabi­lir. Birincil hipertansiyonda, belirli bir neden görülemez. İkincil hipertansiyon, böbrek hastalıkları, anada toksemi  görülen gebelikler, bazen de iç salgı bez­leri bozuklukları sonucu, belirir. Vaka­ların çoğu birincil tiptir ve bazılarının, soy geçmişlerinde de hipertansiyon var­dır.

    Belirtileri: Hipertansiyonu olduğu­nu bilen hasta, genellikle, var olan be­lirtilere, kendi endişe halinden ötürü, psikolojik belirtiler de ekler. Gerçekten hipertansiyona bağlı olan baş ağrısı çok şiddetlidir, başın arka bölümünde duyu­lur ve kusmayla birlikte görülür. Hasta­ların çoğu ise, şiddetli ve sinirsel haller­de görülen baş ağrılarından şikâyetçidir: Doktorların çoğu, hastalığın gidişini has­tanın şikayetleriyle değil, oftalmoskopla görülebilen göz dibi atardamarlarının ve kalbin durumunu, idrar tahliliyle izler.

    Tedavi: Gerçek şudur ki, hipertansiyonlu kişilerin hastalanması gerekmez ve bu vakalar normal bir yaşantı süre­bilir. İkincil hipertansiyonda, asıl neden tedavi edilmelidir. Birincil, ya da diğer bir deyimle, “esansiyel” hipertansiyonlu kişiye, durumu sakin olarak ve hastalık gerektirmediği anlatılarak, açıklanmalı­dır. Böyle bir kişi, endişeden uzak dav­ranmalıdır; bazen sedatif (müsekkin) ilaçlar yararlı olabilir. Vücut ağırlığı de­vamlı kontrol edilmeli, sigarayı bırak­mak, hastayı büyük sıkıntıya sokacaksa da, azaltılması salık verilmelidir.

    Aşırı olmaması şartıyla, alkol alması sakıncalı değildir. Sofrada tuz kullanmamalı ve çok tuzlu yiyecekler yenmemelidir. Bu basit önlemlerin işe yaramadığı durum­larda, doktor kan basıncım düşürücü ilaçlara başvurabilir. Günümüzde, deği­şik şekillerde etki gösteren, çok çeşitli tansiyon ilacı vardır. Bu ilaçların kulla­nılmasında gerekli olan, hasta ile dok­torun işbirliği yapmasıdır. Yalnız kan basıncını azaltan ilaçlan kullanmak man­tıklı değildir, çünkü bu basıncın, beyin, kalp, böbrekler üzerindeki ikincil etki­leri de vakadan vakaya değişir. Tansi­yonun ne miktar düştüğü değil, kişinin genel durumu önemlidir.

    Tansiyonun miktarca yüksekliğinin göz önüne alındığı tek durum, aşırı yüksek kan basınçlarının varlığıdır, çünkü burada komplikasyonların ortaya çıkması olanağı fazladır. Komplikasyonlar: Kalp yetmez­liği, koroner damar hastalığı ve angına pectoris’tk. Burun ya da barsak kanaması görülebilir. Beyin, genellikle hipertansiyona neden olan atardamar hastalığından etkilenir ve tromboz. ve kanama belirebilir. Hipertansiyona özgü olan hipertansif ansefalopati’de ise, hastada, sara krizleri, bilinç kaybı, çok şiddetli baş ağrısı ve kusma, felç, geçici körlük ya da konuşamama hali görülür ve tedavi ile ya da kendiliğinden bu durumlar iyileşir. Hastalığın ilerlemiş ev­relerinde, böbrekler de etkilenmiştir.

  • HİPERNEFROM

    HİPERNEFROM. Genellikle 50 yaşı­nın üstünde ve erkeklerde görülen, habis bir böbrek tümörüdür. Belirtileri: Bazen ağrısız, bazen de pıhtıların geçişinden ötürü kolik (bkz.) şeklinde sancılı işenen kanlı idrardır. Kasıkta ağrı, hatta şişkinlik de görüle­bilir. Tümörün varlığının, akciğer ya da kemik gibi ikincil odaklardaki belirtiler­den de anlaşıldığı olur. Tedavi: İdrarda, nedeni bilinmeksi­zin, kan görülmesi, tüm idrar yollarının incelenmesini gerektirir. Böbrek tümörü varlığının saptanması sonucu da, ikincil odakların aranması gereklidir. Tümörün dağılmadığı saptanırsa, böbrek çıkartılır ve genellikle, ameliyattan sonra da ışın tedavisi uygulanır. Bazen, birincil tümö­rün çıkartılmasından yıllar sonra, genel­likle akciğerler ve kemikte, ikincil bir odak bulunur. Bu odağın tek olması ha­linde, çıkartılması uygundur.

  • HİNT KENEVİRİ

    HİNT KENEVİRİ (Cannabis Indica). Haşiş veya esrar (marihuana veya pot, bhang veya gunjah), Asya ve Amerika’ da yetişan cannabis indica adlı bitkinin çiçek ve yapraklarmdan elde edilir. Af­yon gibi, haşiş de çok eskiden beri tanı­nan bir ilaç olup, tıpta, uyuşukluk ver­mesi ve ağrıya duyarlığı azaltması bakı­mından, sancı tedavisinde ve cerrahî girişimlerde kullanılmaktaydı. Günümüz îıbbında kullanılmayan haşiş, yasalar ge­reğince yasaklanmış bir keyif verici mad­de olarak, sigara şeklinde içilmektedir; delirium ve aşırı heyecan yaratmaksızın aeşeli bir ruh haline neden olmaktadır. Bu ilacın etkisinde, görme sanrıları be-lirebilir, fakat haşişin en tipik belirtileri, zaman ve yer kavramlarının uzamasıdır. Bu maddenin özellikle tanınmış müzik yapıcıları tarafından kullanılmasının ne­deni olarak da, ritm kontrolünü artırdı­ğı ileri sürülmektedir. Kol ve bacaklarda bu ilaç etkisiyle ağırlık duyulmakta ve gözler parlamaktadır. İlacın etkisi geç­tikten sonra, yorgunluk duyulmaz, fakat birkaç saat süren, gerçeğe yaklaşamama durumu olabilir. Herhangi bir narkotik madde gibi, haşişin de kullanılmaması daha uygundur, ama haşişin alışkanlık yapma özelliği ve yan etkileri normal ki­şilerde çok enderdir. Herhalde, bu mad­denin en kötü etkisi, kişiyi, uyuşturucu maddeler kullananların ortamına itmesidir.

  • HİDROSEL

    HİDROSEL. Erkeklerde sık görülen, er-bezini çevreleyen torba olan turaca vagi-nalis (skrotum) içinde, sıvı birikmesidir. Herhangi bir yaşta rastlanabilmekle bir­likte, yaşlılarda daha sık görülebilir.
    Nedeni: Vakaların çoğunda bilinmez, fakat bazen, sıvının birikmesinin nedeni, bir hastalığa bağlıdır ve sıvının tahlili ya da sıvının boşaltılmasından sonra, erbe-zinin muayenesiyle bu durum anlaşılır. Belirtileri: Skrotum’un (erbezi torbasının), ağrısız, yumuşak, esnek bir şekilde şişmesidir. Hidrosel, ışığı geçirir: Karanlıkta üzerine parlak bir ışık tutu­lursa, bu şişkinlik aydınlanır. Ağrılı ol­duğu takdirde, ya iltihaplanmış, ya da içine kanama olmuştur. Tedavi: Cerrahîdir: Sıvı dolu kese çıkartılır ve erbezinde hastalık olup ol­madığı incelenir. Hasta, ameliyata yat- kın değilse, geniş delikli bir iğneyle, sıvı ağrısız olarak boşaltılabilir, fakat şişkin­lik yeniden belirecek ve bu işlemin (as-pirasyonun) belirli aralarla tekrarı gere­kecektir.

  • HİDROSEFALİ

    HİDROSEFALİ. Beynin yapısında nor­malde içi beyin-omurilik sıvısı dolu, ven-trikül adı verilen boşluklar vardır. Sağ­da ve solda, iki lateral (dış yan) ventri-kül bulunur. Bunlar, ortadaki üçüncü ventrikül olan boşluğa sıvılarını akıtır. Üçüncü ventrikülden, sıvı beynin taba­nında bulunan ve içindekini beyin dışına akıtan, dördüncü ventriküle boşalır. Dör­düncü ventrikülün çıkışında, serebrospi-nal sıvı, beyin ve omuriliği çevreleyen araknoid zarlarla pia arasındaki subaraknoid boşluğa dökülür ve beynin dış yü­zünde, yukarı doğru akar. Bu sıvı, arak­noid zardaki çıkıntılar olan vzYto’larca emilip, beyni kaplayan en dış z?r olan dura mater’deki damar içi sinüslerin ka­nma akıtılır. Beyin omurilik sıvısı, ven-triküllerde bulunan ve koroid pleksus adı verilen, kan damarları ağlarınca oluş­turulur. Bunun, ventriküllerden beyin dı­şına geçişini ya da bu sıvıyı kan dola­şımına aktaran araknoid villus’larm bu­lunduğu araknoid zarına varışım engel­leyen bir durumun varlığında, veya sıvı yapımının artması halinde, hidrosefali or­taya çıkar: Başta, anormal miktarda, faz­la sıvı bulunur. Bu durum, doğuştan ola­bilir, ya da sonradan oluşabilir. Doğuş­tan olan vakalarda, yapay bir kapak ko­narak, beyin içi sıvı akımı sağlanabilir. Genellikle, sonradan oluşan hidrosefali vakalarında, bir tümörün sıvı yollarını tıkaması söz konusudur. Bazen, iltihap ya da kaza sonucu da hidrosefali görü­lebilir. Doğuştan veya sonradan oluşan hidrosefali tedavisi aynıdır: Ameliyat ge­rekir. Doğuştan vakalarda, kafada açık şişkinlik ve şekil bozukluğu vardır. Du­rum düzeltilmezse, hastada şiddetli baş ağrısı, görme, işitme.ve en sonunda dazihinsel çalışma bozuklukları ortaya çı­kar.

  • HİDROKSİTRİPTAMİN

    HİDROKSİTRİPTAMİNHİDROKSİTRİPTAMİN (Serotonin). Hücre metabolizmasının bir ürünü. Yanefroza yol açan hastalıklardır. İdrar tor­basının üstündeki bir düzeyde olan en­geller, bir taraftaki böbreği ilgilendirir. İdrar torbası ya da üretra’daki tıkayıcı bir olayda ise, her iki böbrek de etkile­nir.
    Belirtileri: Genellikle kolik biçi­mi, bazen de kunt olan kasık ağrılarıdır. İdrarda kan bulunabilir, ya da idrar çı­kartılması sırasında enfeksiyon belirtileri (ağrı ve sık işeme gibi) ortaya çıkabilir. Hastada bulantı ve zaman zaman kusma görülebilir. İkincil hidronefroza, neden olan hastalığa özgü belirtiler de eklenir. Tedavi: İkincil hidronefrozda, neden olan hastalık tedavi edilir. Böbrek, ta­mamen bozulmuş ve çalışamaz hale gel­mişse, çıkartılır, fakat bütün gayret, mümkün olduğu kadar fazla böbrek do­kusunun sağlam olarak korunmasına yö­neltilmelidir.

  • HİDROJEN PEROKSİT

    HİDROJEN PEROKSİT. Formülü H2O2 olan hidrojen peroksit, renksiz, kokusuz bir sıvıdır. Eriyiğinden oksijenin açığa çıkması ve sonunda suyun oluşması, bu sıvının, tehlikesiz ve etkili bir antiseptik olarak kullanılmasını sağlamıştır. Bir hidrojen peroksit eriyiğinin kuvveti, için­deki serbest kalabilecek oksijen mikta­rıyla ölçülür: Örneğin, en çok kullanılan 10 hacimlik kuvvet, kendi hacminin 10 misli oksijeni açığa çıkarabileceği anla­mına gelir. Bu maddenin en sık kullanıl­dığı yerler, yara temizlenmesi (tedavisi değil), kulaktan tıkaç çıkartılması (bura­da kulak, hidrojen peroksit’ten sonra su ile yıkanmalıdır, çünkü eriyiğinde bulu­nabilen başka maddeler kulağı tahriş ede­bilir), ağız çalkalanması ve saç renginin açılmasıdır. Ilık sudaki eriyiği, sargıları yapışmış olan yaranın, acımadan sargı­larının açılmasına yarar. Dokularla ve özellikle, üzerinde ölü hücre ve cerahat bulunan dokularla temasında, su ve ok­sijene ayrıştığından, serbest kalan oksi­jeninden ötürü, hidrojen peroksit, anti­septik etkili bir maddedir. Etkisi hafif, korkusuzca kullanılabilir olduğundan ve normalde tahriş edici özelliği bulunmadı­ğından, yapışmış yara sargılarının açıl­masında, az miktardaki içme sularının dezenfeksiyonunda, cerahatli yaraların temizlenmesinde (oluşan köpükler, artık maddeleri yara yerinden uzaklaştırır ve anaerobik organizmaları yıkar), gargara olarak, dişetleri iltihaplarının tedavisin­de, kulak yıkamalarında, kılcal kanama-lardaki sızıntıyı durdurmak için kullanı­lır.

  • HERMAFRODİT

    HERMAFRODİT. Her kişi, ya erkek ya da dişi olarak doğar, çünkü döllenme anında bu özellik, seks kromozomların-ca saptanmıştır. Buna rağmen, cinsel or­ganları anormal olup da, dış görünüşe göre cinsiyet tayini yapılamayacak ço­cuklar vardır. Bu durumun nedeni, em­briyon döneminde, yumurtalık ve erbezi dokularının normal farklılaşmaya uğra­mamış olmasıdır. Bundan ötürü, bazı ço­cuklarda hem erkek, hem dişi cinsiyet organları (gonadlar ve dış organlar) var­dır. Aslında, üç sınıf hermafrodit görü­lür: 1. Hâkim gonadların cinsi, hücrenin cinsiyel kromozomlarına uyar; 2. Hâkim gonadların cinsi, hücre cinsiyet kromo­zomlarına uymaz; 3. Gonadların cinsi tayin edilemez.
    Gerçekte, kimsenin cinsiyetini değiş­tirmesi mümkün değildir, fakat bir cin­siyetin özelliklerini, plastik cerrahî ile yok edip, diğerini bırakmak mümkündür ve bu tedavi, hormon uygulamasıyla des­teklenebilir. Bununla birlikte, hücre çe­kirdeğindeki cinsiyet kromozomlarını, hiçbir şekilde değiştirmek olanağı yok­tur.

  • HEMŞİRELİK

    HEMŞİRELİK. Çok eski yıllarda, Mı­sır, Hindistan, Yunanistan ve Roma’da, fakir hastalara özgü hastaneler olduğu bilinmekle beraber, gerçek anlamında hemşirelik mesleği, Kırım Savaşı sırasın­da, Florence Nightingale’in öncülüğüy­le başlamıştır. Hemşirelik, tıp tedavisi­nin bir dalı olarak, örgütlenmiş bir şekil­de, manastırlarda uygulanmaktaydı. Fakat burada bahis konusu olan, tıbbi bilgiye da­yalı bakım değil, sadece şefkat hissiydi. Günümüzün anlayışına uygun hemşirelik öğretimi, XIX. yüzyılın ortalarında başla­mıştır. Bu sistem, Almanya’da bir papaz olan Fliedner tarafından başlatılmış ve F. Nightingale de, Fliedner’in 1836’da, Kai-sersvverth’de kurduğu öğretim müessese­sinde okumuştur. Bundan sonra, sırasıy­la, Philadelphia, Londra (Elizabeth Fry tarafından kuruldu) öğretim müessesele­ri açılmıştır. Kırım Savaşı sırasında, Flo­rence Nightingale’in, yaralı askerlere bakmak üzere, bir grup hemşireyle ça­lışmaya başlaması, bu meslekte bir atı­lım olmuş ve hemşireliğin tanınmasına yol açmıştır. Türkiye’de ilk Ebe Okulu 1840’larda kurulmuş. Hemşirelik yardım­cı tıbbi personel (pansumancı) tarafından yapılmıştır. Çağdaş hemşirelik eğitimi Cumhuriyet döneminden sonra başlamış­tır (1924).