HİPOGLİSEMİ. Kan şekeri düzeyinin normalin altında olmasıdır. Nedeni: Diabetes mellitus (şekerli diyabet) tedavisinde, ensülin ya da benzeri ilaçlar kullanılırken, yeteri kadar karbonhidrat alınmazsa, bir hipoglisemi krizi başgösterebilir. Ayrıca, Addison hastalığında (bkz.) miksödemde (bkz. Hi-popitüitarizm, Hipertiroidizm), hipofiz (bkz.) hastalıklarında, pankreasın ensülin yapan adacık hücrelerinin tümörlerinde ve ensüline duyarlı kişilerde, hipoglisemi görülebilir.
Belirtileri: Çarpıntı, aşırı terleme, ellerde titreme, eksitabilite (heyecan hali) ve açlık duygusudur. Başlangıç, anidir ve hastada hemen dalgınlık ve beceriksiz hareketler görülür. Durum tedavi edilmezse, kişide bilinç kaybı ya da derin uyku görülür.
Tedavi: Hasta ağızdan yiyecek alabilir durumdaysa, en az dört tane kesme-şeker ya da dört çay kaşığı tozşeker yemelidir. Ağızdan şekerin alınamayacağı hallerde, bir glükagon zerki, hastayı ayıl-tır ve ağızdan şeker alabilir hale sokar. Adrenalin zerki aynı etkiyi yapmakla birlikte, kullanılışı tehlikeli olabilir. Burada doz, 1/1000’lik adrenalinden 0,6 ml.’dir ve deri altma enjekte edilir, bkz. Diyabet, Glükagon.
Yazar: 13eta
-
HİPOGLİSEMİ
-
HİPOFİZ
HİPOFİZ. Beyin tabanında, burun arkasının üst bölümünde, bezelye tanesi büyüklüğünde bir bezdir. Bu bez, vücudun çok uzak bölgelerini etkileyen çeşitli hormon salgılamaktadır. Bu önemli görevinden ötürü, anatomik konumu, bezi çok iyi koruyacak şekildedir. Pitüiter çukur, ya da Türk eyerine benzediğinden ötürü, “sella Turcica” adlı, kemikten bir boşluk içinde yerleşmiştir. Bez, dört bölgeye ayrılır ve beyin tabanında hipotalamus’a (bkz.) bir sapla bağlıdır. Hipofizin dört parçası şunlardır: 1. Pars anterior (ön parça), 2. Pars intermedia (orta parça), 3. Pars posterior (arka parça), 4. Pars tuberalis (tüberal parça). Bu bölgelerin görevleri de şöyle sıralanabilir:
1. Adenopihofiz adı verilen, pars anterior, intermedia ve tuberalis parçalarının tümü, büyüme hormonu, tiroidi kamçılayan hormon, adrenokortikotrofik hor- mon, sarı cisim yapıcı hormon, follikül canlandırıcı hormon ve prolaktin salgılar.
2. Nörohipofiz adı verilen arka parça ise, oksitosin ve antidiüretik hormon (buna, vasopressin de denir) salgılar. Büyüme hormonu: Vücudun normal olarak büyümesi için bu hormonun varlığı gereklidir. Yokluğunda, normalin çok altında bir büyüme görülür. Hormon, yakıt olarak kullanılmak üzere dokulardan yağları açığa çıkartır ve böylece, vücudun protein deposunu korur, aminoasit-lerin yıkımını azaltır. Hipofizin asidofil tümörlerinin etkisinde, bu hormonun aşırı yapımı jigantizm ya da akromegali (bkz.) denen duruma yol açar. Büyüme hormonunun salgılanmasının azalması ise, hipolizer cücelikle sonuçlanır. Tiroid kamçılayıcı hormon (TSH): Ti-roid bezinin normal çalışması için gereklidir. Kandaki TSH düzeyi, kretinizm-de (tiroidin az çalışması hali) artar, ti-rotoksikozda ise (tiroid bezinin aşırı çalışmasında) azalır.
Adrenokortikotrofik hormon (ACTH): Surrenal (adrenal: böbreküstü) korteksi-nin (kabuk parçasının) normal çalışmasını sağlar, kortikosteron ve kortisol hormonlarının salgılanmasını kamçılar. Ad-dison hastalığında kan ACTH düzeyini yükseltir.
Gonadotrop hormonlar, yani: Sarı cisim yapıcı (L.H.) follikül uyarıcı (FSH) hormonlar: Her ikisi de cinsel hormon yapan bezlerin çalışmasını etkiler ve yumurtalıklar üzerindeki etkilerine göre adlandırılırlar. LH aynı zamanda erbezindeki (bkz.) interstisyel hücrelerini kamçıladığından, interstisyel hücre kamçılayıcı hormon (ICSH) adını da alır. FSH ise, erkekte sperma yapımını kontrol eder. Prolaktin (LTH): Memelerin gelişmesini ve gebelik sonrası süt salgısını etkiler.
Bu hormonların salgılanması, hipofizin hemen üstünde bulunan bir beyin bölgesi olan hipotalamus tarafından ayarlanır. Hipofizin arka parçası ile hipo-talamusun arası doğrudan sinirsel bağlantı olduğu halde, ön parçası olan ade-nohipofiz, hipotalamusla dolaylı olarak ilgilidir: Hipotalamusla, ön hipofiz arasındaki kan damarlarının hipofize taşıdığı “salgılatıcı faktörler” bu dolaylı ilişkiyi sağlar. Bilinen salgılatıcı faktörler, şu hormonlara ilişkindir: Büyüme hormonu, kortikotropin, tirotropik hormon, kamçılayıcı hormon, follikül canlandırıcı hormon. Bu ilişki, vücudun iç salgı bezlerinin, merkez sinir sisteminin kon-trolunda olduğunu göstermektedir.
Antidiüretik hormon (ADH): Hipofizin arka parçası tarafından salgılanan bu hormonun diğer bir adı, vasopressin’dir. Atardamar duvarlarındaki düzkaslara doğrudan etkiyle, kan basıncını artırır, ancak bu etkiyi yapabilecek dozu, vücutta normal olarak bulunduğu miktarın çok üstündedir. ADH’mn asıl görevi, böbrekle ilgilidir: İdrarla atılan su miktarım kontrol eder. ADH salgısı, alkol etkisiyle azalır (bundan ötürü, alkol içenler, bol, seyreltik idrar çıkartır) ve nikotin etkisiyle artar (çok sigara içenlerin idrarları yoğun ve azdır). Arka hipofizin yıkımı sonucu, diabetes insipidus (şekersiz diyabet) ortaya çıkar: Hastanın idrarı çok bol ve su görünümüne yakın kıvamdadır.
Oksitosin: Rahim kaslarının kasılmasını sağlar. Doğumda rolü çok önemlidir, fakat bu hormonun doğumda hangi etkilerle salgılandığı henüz tam olarak bilinmemektedir.
Arka hipofiz, hipotalamusa, hipofiz sapı aracılığıyla, doğrudan bağlıdır ve ADH ile oksitosinin salgılanması, bu sap içinde bulunan sinir lifleri aracılığıyla sinir sistemine ayarlanır. -
HİPNOZ
HİPNOZ (İpnoz). Kişiyi telkine daha uygun kılan ve kişide yapay olarak yaratılan trans (kendinden geçme) halidir. Bu olaya, mesmerizm, hayvansal manyetizma, odil gücü, yaratılmış uyurgezerlik (somnambülizm) adları da verilmiştir. İnsanlık tarihinin başından beri, kişileri etkilemek, sihirbaz-doktordan, din adamlarına ve politikacıya kadar, çevresini gücü altına almaya yeltenen herkesin başvurduğu bir yoldur. Örneğin, verilen ilacın etkisine, daima doktorun tutumunun etkisi de eklenmelidir. Fakat, hipnozda, kişi, açıklıkla trans haline sokulup hipnotizmayı yapanla kendi arasında ilişki kurulur ve ayrıca, uyutulmuş kişide, hipnoz durumuna özgü haller görülür: Bazı vücut bölümlerinin anestezisi (bkz.), unutulmuş anıların yeniden canlanması gibi. Ne var ki, hipnotizmanın bu tanımlaması yetersizdir: Bazı hayvanlar da uyutulabilir ki, burada, hipnotizmayı yapanla hipnotizma uygulanan arasında bîr duygu ilişkisi söz konusu olamaz ve gerçekten beliren hal, hayvanda bazı davranış alanlarının inhibisyonudur (bastırılmasıdır). Ayrıca, hipnotizmanın dereceleri vardır: Bazen, trans yaratılmaksızm, telkin alabilme yeteneği artırılabilir. Bu anlamda alındığı zaman, kişilerin çoğu hipnotizmayla uyutulabilir; buna karşılık, derin translı hipnotizma çok az insanda yaratılabilir. Hipno-tizmada tılsım aramamalıdır. Aslı, beynin bir bölümünün tekdüze bir şekilde uyarılmasıyla, inhibisyon yaratılması ya da kişinin uyutulmasıdır. Örneğin, ne kadar gürültülü olursa olsun, bir saatin gürültüsünü birkaç dakika sonra duymaz oluruz. Burada, eklenmesi gereken bir faktör de, hipnotizmayı yapan ile, inhi-bisyona uğramamış bölüm arasındaki ilişkinin korunmasıdır.
Yöntemi bilindikten sonra, herkes hipnotizmayı uygulayabilir ve birçok yüksek zekâlı kişinin bu yönteme başvurmasına rağmen, temelsiz güven, üstünlük inancı ve bir dereceye kadar da zekâ geriliği, kuşkusuz hipnotizmanın uygulanmasını kolaylaştırıcı faktörlerdendir. Gerçekten, hipnotizma, şarlatanların çok değer verdiği bir yöntemdir. Tarihe bakarsak, hipnotizmanın, Avrupa sosyetesinde ilk gürültülü belirişi, Anton Mes-mer’in çalışmalarına dayanır. Mesmer, 1774 yılından itibaren, Viyana ve Paris’ te bu yöntemle çok ün yapmıştı. Günümüzde bu konuda açık bilimsel veriler vardır. Kimse, isteği dışında uyutulamaz ve sahnede uyutulup, garip davranışlarda bulunanlar, ancak bu garipliklere bir neden bulmak istemiş ve bu arzulan gerçekleşmiş isteriklerdir. Derin hipnoz ya da isterinin (bir çeşit ken- di kendini uyutmak sayılabilir) sonuçları şunlardır: Bir vücut bölümünün, sinirlerini anatomik dağılışına uymayacak şekilde, anestezisi; gerçekte var olmayan bir hastalığın organik belirtileri; çoktandır unutulmuş olayların anımsanması; çift kişilik belirtileri; duyuların aşırı duyarlığı (telepati hali bu duyarlılığın sonucu olarak kabul edilir) ve daha seyrek olarak da, kanama gibi organik belirtilerle gelişen mistisizm halidir. (Örneğin rufaile-rin vücutlarını yaralamaları ve acı duymamaları gibi). -
Hipertansiyon
Kan basıncının normalden yüksek olması.
Nedeni: Birincil ya da ikincil olabilir. Birincil hipertansiyonda, belirli bir neden görülemez. İkincil hipertansiyon, böbrek hastalıkları, anada toksemi görülen gebelikler, bazen de iç salgı bezleri bozuklukları sonucu, belirir. Vakaların çoğu birincil tiptir ve bazılarının, soy geçmişlerinde de hipertansiyon vardır.Belirtileri: Hipertansiyonu olduğunu bilen hasta, genellikle, var olan belirtilere, kendi endişe halinden ötürü, psikolojik belirtiler de ekler. Gerçekten hipertansiyona bağlı olan baş ağrısı çok şiddetlidir, başın arka bölümünde duyulur ve kusmayla birlikte görülür. Hastaların çoğu ise, şiddetli ve sinirsel hallerde görülen baş ağrılarından şikâyetçidir: Doktorların çoğu, hastalığın gidişini hastanın şikayetleriyle değil, oftalmoskopla görülebilen göz dibi atardamarlarının ve kalbin durumunu, idrar tahliliyle izler.
Tedavi: Gerçek şudur ki, hipertansiyonlu kişilerin hastalanması gerekmez ve bu vakalar normal bir yaşantı sürebilir. İkincil hipertansiyonda, asıl neden tedavi edilmelidir. Birincil, ya da diğer bir deyimle, “esansiyel” hipertansiyonlu kişiye, durumu sakin olarak ve hastalık gerektirmediği anlatılarak, açıklanmalıdır. Böyle bir kişi, endişeden uzak davranmalıdır; bazen sedatif (müsekkin) ilaçlar yararlı olabilir. Vücut ağırlığı devamlı kontrol edilmeli, sigarayı bırakmak, hastayı büyük sıkıntıya sokacaksa da, azaltılması salık verilmelidir.
Aşırı olmaması şartıyla, alkol alması sakıncalı değildir. Sofrada tuz kullanmamalı ve çok tuzlu yiyecekler yenmemelidir. Bu basit önlemlerin işe yaramadığı durumlarda, doktor kan basıncım düşürücü ilaçlara başvurabilir. Günümüzde, değişik şekillerde etki gösteren, çok çeşitli tansiyon ilacı vardır. Bu ilaçların kullanılmasında gerekli olan, hasta ile doktorun işbirliği yapmasıdır. Yalnız kan basıncını azaltan ilaçlan kullanmak mantıklı değildir, çünkü bu basıncın, beyin, kalp, böbrekler üzerindeki ikincil etkileri de vakadan vakaya değişir. Tansiyonun ne miktar düştüğü değil, kişinin genel durumu önemlidir.
Tansiyonun miktarca yüksekliğinin göz önüne alındığı tek durum, aşırı yüksek kan basınçlarının varlığıdır, çünkü burada komplikasyonların ortaya çıkması olanağı fazladır. Komplikasyonlar: Kalp yetmezliği, koroner damar hastalığı ve angına pectoris’tk. Burun ya da barsak kanaması görülebilir. Beyin, genellikle hipertansiyona neden olan atardamar hastalığından etkilenir ve tromboz. ve kanama belirebilir. Hipertansiyona özgü olan hipertansif ansefalopati’de ise, hastada, sara krizleri, bilinç kaybı, çok şiddetli baş ağrısı ve kusma, felç, geçici körlük ya da konuşamama hali görülür ve tedavi ile ya da kendiliğinden bu durumlar iyileşir. Hastalığın ilerlemiş evrelerinde, böbrekler de etkilenmiştir.
-
HİPERNEFROM
HİPERNEFROM. Genellikle 50 yaşının üstünde ve erkeklerde görülen, habis bir böbrek tümörüdür. Belirtileri: Bazen ağrısız, bazen de pıhtıların geçişinden ötürü kolik (bkz.) şeklinde sancılı işenen kanlı idrardır. Kasıkta ağrı, hatta şişkinlik de görülebilir. Tümörün varlığının, akciğer ya da kemik gibi ikincil odaklardaki belirtilerden de anlaşıldığı olur. Tedavi: İdrarda, nedeni bilinmeksizin, kan görülmesi, tüm idrar yollarının incelenmesini gerektirir. Böbrek tümörü varlığının saptanması sonucu da, ikincil odakların aranması gereklidir. Tümörün dağılmadığı saptanırsa, böbrek çıkartılır ve genellikle, ameliyattan sonra da ışın tedavisi uygulanır. Bazen, birincil tümörün çıkartılmasından yıllar sonra, genellikle akciğerler ve kemikte, ikincil bir odak bulunur. Bu odağın tek olması halinde, çıkartılması uygundur.
-
HİNT KENEVİRİ
HİNT KENEVİRİ (Cannabis Indica). Haşiş veya esrar (marihuana veya pot, bhang veya gunjah), Asya ve Amerika’ da yetişan cannabis indica adlı bitkinin çiçek ve yapraklarmdan elde edilir. Afyon gibi, haşiş de çok eskiden beri tanınan bir ilaç olup, tıpta, uyuşukluk vermesi ve ağrıya duyarlığı azaltması bakımından, sancı tedavisinde ve cerrahî girişimlerde kullanılmaktaydı. Günümüz îıbbında kullanılmayan haşiş, yasalar gereğince yasaklanmış bir keyif verici madde olarak, sigara şeklinde içilmektedir; delirium ve aşırı heyecan yaratmaksızın aeşeli bir ruh haline neden olmaktadır. Bu ilacın etkisinde, görme sanrıları be-lirebilir, fakat haşişin en tipik belirtileri, zaman ve yer kavramlarının uzamasıdır. Bu maddenin özellikle tanınmış müzik yapıcıları tarafından kullanılmasının nedeni olarak da, ritm kontrolünü artırdığı ileri sürülmektedir. Kol ve bacaklarda bu ilaç etkisiyle ağırlık duyulmakta ve gözler parlamaktadır. İlacın etkisi geçtikten sonra, yorgunluk duyulmaz, fakat birkaç saat süren, gerçeğe yaklaşamama durumu olabilir. Herhangi bir narkotik madde gibi, haşişin de kullanılmaması daha uygundur, ama haşişin alışkanlık yapma özelliği ve yan etkileri normal kişilerde çok enderdir. Herhalde, bu maddenin en kötü etkisi, kişiyi, uyuşturucu maddeler kullananların ortamına itmesidir.
-
HİDROSEL
HİDROSEL. Erkeklerde sık görülen, er-bezini çevreleyen torba olan turaca vagi-nalis (skrotum) içinde, sıvı birikmesidir. Herhangi bir yaşta rastlanabilmekle birlikte, yaşlılarda daha sık görülebilir.
Nedeni: Vakaların çoğunda bilinmez, fakat bazen, sıvının birikmesinin nedeni, bir hastalığa bağlıdır ve sıvının tahlili ya da sıvının boşaltılmasından sonra, erbe-zinin muayenesiyle bu durum anlaşılır. Belirtileri: Skrotum’un (erbezi torbasının), ağrısız, yumuşak, esnek bir şekilde şişmesidir. Hidrosel, ışığı geçirir: Karanlıkta üzerine parlak bir ışık tutulursa, bu şişkinlik aydınlanır. Ağrılı olduğu takdirde, ya iltihaplanmış, ya da içine kanama olmuştur. Tedavi: Cerrahîdir: Sıvı dolu kese çıkartılır ve erbezinde hastalık olup olmadığı incelenir. Hasta, ameliyata yat- kın değilse, geniş delikli bir iğneyle, sıvı ağrısız olarak boşaltılabilir, fakat şişkinlik yeniden belirecek ve bu işlemin (as-pirasyonun) belirli aralarla tekrarı gerekecektir. -
HİDROSEFALİ
HİDROSEFALİ. Beynin yapısında normalde içi beyin-omurilik sıvısı dolu, ven-trikül adı verilen boşluklar vardır. Sağda ve solda, iki lateral (dış yan) ventri-kül bulunur. Bunlar, ortadaki üçüncü ventrikül olan boşluğa sıvılarını akıtır. Üçüncü ventrikülden, sıvı beynin tabanında bulunan ve içindekini beyin dışına akıtan, dördüncü ventriküle boşalır. Dördüncü ventrikülün çıkışında, serebrospi-nal sıvı, beyin ve omuriliği çevreleyen araknoid zarlarla pia arasındaki subaraknoid boşluğa dökülür ve beynin dış yüzünde, yukarı doğru akar. Bu sıvı, araknoid zardaki çıkıntılar olan vzYto’larca emilip, beyni kaplayan en dış z?r olan dura mater’deki damar içi sinüslerin kanma akıtılır. Beyin omurilik sıvısı, ven-triküllerde bulunan ve koroid pleksus adı verilen, kan damarları ağlarınca oluşturulur. Bunun, ventriküllerden beyin dışına geçişini ya da bu sıvıyı kan dolaşımına aktaran araknoid villus’larm bulunduğu araknoid zarına varışım engelleyen bir durumun varlığında, veya sıvı yapımının artması halinde, hidrosefali ortaya çıkar: Başta, anormal miktarda, fazla sıvı bulunur. Bu durum, doğuştan olabilir, ya da sonradan oluşabilir. Doğuştan olan vakalarda, yapay bir kapak konarak, beyin içi sıvı akımı sağlanabilir. Genellikle, sonradan oluşan hidrosefali vakalarında, bir tümörün sıvı yollarını tıkaması söz konusudur. Bazen, iltihap ya da kaza sonucu da hidrosefali görülebilir. Doğuştan veya sonradan oluşan hidrosefali tedavisi aynıdır: Ameliyat gerekir. Doğuştan vakalarda, kafada açık şişkinlik ve şekil bozukluğu vardır. Durum düzeltilmezse, hastada şiddetli baş ağrısı, görme, işitme.ve en sonunda dazihinsel çalışma bozuklukları ortaya çıkar.
-
HİDROKSİTRİPTAMİN
HİDROKSİTRİPTAMİNHİDROKSİTRİPTAMİN (Serotonin). Hücre metabolizmasının bir ürünü. Yanefroza yol açan hastalıklardır. İdrar torbasının üstündeki bir düzeyde olan engeller, bir taraftaki böbreği ilgilendirir. İdrar torbası ya da üretra’daki tıkayıcı bir olayda ise, her iki böbrek de etkilenir.
Belirtileri: Genellikle kolik biçimi, bazen de kunt olan kasık ağrılarıdır. İdrarda kan bulunabilir, ya da idrar çıkartılması sırasında enfeksiyon belirtileri (ağrı ve sık işeme gibi) ortaya çıkabilir. Hastada bulantı ve zaman zaman kusma görülebilir. İkincil hidronefroza, neden olan hastalığa özgü belirtiler de eklenir. Tedavi: İkincil hidronefrozda, neden olan hastalık tedavi edilir. Böbrek, tamamen bozulmuş ve çalışamaz hale gelmişse, çıkartılır, fakat bütün gayret, mümkün olduğu kadar fazla böbrek dokusunun sağlam olarak korunmasına yöneltilmelidir. -
HİDROJEN PEROKSİT
HİDROJEN PEROKSİT. Formülü H2O2 olan hidrojen peroksit, renksiz, kokusuz bir sıvıdır. Eriyiğinden oksijenin açığa çıkması ve sonunda suyun oluşması, bu sıvının, tehlikesiz ve etkili bir antiseptik olarak kullanılmasını sağlamıştır. Bir hidrojen peroksit eriyiğinin kuvveti, içindeki serbest kalabilecek oksijen miktarıyla ölçülür: Örneğin, en çok kullanılan 10 hacimlik kuvvet, kendi hacminin 10 misli oksijeni açığa çıkarabileceği anlamına gelir. Bu maddenin en sık kullanıldığı yerler, yara temizlenmesi (tedavisi değil), kulaktan tıkaç çıkartılması (burada kulak, hidrojen peroksit’ten sonra su ile yıkanmalıdır, çünkü eriyiğinde bulunabilen başka maddeler kulağı tahriş edebilir), ağız çalkalanması ve saç renginin açılmasıdır. Ilık sudaki eriyiği, sargıları yapışmış olan yaranın, acımadan sargılarının açılmasına yarar. Dokularla ve özellikle, üzerinde ölü hücre ve cerahat bulunan dokularla temasında, su ve oksijene ayrıştığından, serbest kalan oksijeninden ötürü, hidrojen peroksit, antiseptik etkili bir maddedir. Etkisi hafif, korkusuzca kullanılabilir olduğundan ve normalde tahriş edici özelliği bulunmadığından, yapışmış yara sargılarının açılmasında, az miktardaki içme sularının dezenfeksiyonunda, cerahatli yaraların temizlenmesinde (oluşan köpükler, artık maddeleri yara yerinden uzaklaştırır ve anaerobik organizmaları yıkar), gargara olarak, dişetleri iltihaplarının tedavisinde, kulak yıkamalarında, kılcal kanama-lardaki sızıntıyı durdurmak için kullanılır.
-
HERMAFRODİT
HERMAFRODİT. Her kişi, ya erkek ya da dişi olarak doğar, çünkü döllenme anında bu özellik, seks kromozomların-ca saptanmıştır. Buna rağmen, cinsel organları anormal olup da, dış görünüşe göre cinsiyet tayini yapılamayacak çocuklar vardır. Bu durumun nedeni, embriyon döneminde, yumurtalık ve erbezi dokularının normal farklılaşmaya uğramamış olmasıdır. Bundan ötürü, bazı çocuklarda hem erkek, hem dişi cinsiyet organları (gonadlar ve dış organlar) vardır. Aslında, üç sınıf hermafrodit görülür: 1. Hâkim gonadların cinsi, hücrenin cinsiyel kromozomlarına uyar; 2. Hâkim gonadların cinsi, hücre cinsiyet kromozomlarına uymaz; 3. Gonadların cinsi tayin edilemez.
Gerçekte, kimsenin cinsiyetini değiştirmesi mümkün değildir, fakat bir cinsiyetin özelliklerini, plastik cerrahî ile yok edip, diğerini bırakmak mümkündür ve bu tedavi, hormon uygulamasıyla desteklenebilir. Bununla birlikte, hücre çekirdeğindeki cinsiyet kromozomlarını, hiçbir şekilde değiştirmek olanağı yoktur. -
HEMŞİRELİK
HEMŞİRELİK. Çok eski yıllarda, Mısır, Hindistan, Yunanistan ve Roma’da, fakir hastalara özgü hastaneler olduğu bilinmekle beraber, gerçek anlamında hemşirelik mesleği, Kırım Savaşı sırasında, Florence Nightingale’in öncülüğüyle başlamıştır. Hemşirelik, tıp tedavisinin bir dalı olarak, örgütlenmiş bir şekilde, manastırlarda uygulanmaktaydı. Fakat burada bahis konusu olan, tıbbi bilgiye dayalı bakım değil, sadece şefkat hissiydi. Günümüzün anlayışına uygun hemşirelik öğretimi, XIX. yüzyılın ortalarında başlamıştır. Bu sistem, Almanya’da bir papaz olan Fliedner tarafından başlatılmış ve F. Nightingale de, Fliedner’in 1836’da, Kai-sersvverth’de kurduğu öğretim müessesesinde okumuştur. Bundan sonra, sırasıyla, Philadelphia, Londra (Elizabeth Fry tarafından kuruldu) öğretim müesseseleri açılmıştır. Kırım Savaşı sırasında, Florence Nightingale’in, yaralı askerlere bakmak üzere, bir grup hemşireyle çalışmaya başlaması, bu meslekte bir atılım olmuş ve hemşireliğin tanınmasına yol açmıştır. Türkiye’de ilk Ebe Okulu 1840’larda kurulmuş. Hemşirelik yardımcı tıbbi personel (pansumancı) tarafından yapılmıştır. Çağdaş hemşirelik eğitimi Cumhuriyet döneminden sonra başlamıştır (1924).