Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • Kabuklu Meyveler

    Kabuklu Meyveler

    Sebze diye­tinde, etin yerini tutan yararlı yiyecekler­dir, içlerinde % 50 oranında bitkisel yağ­lar bulunur.

    Kabuklu Meyvelere Genel Bakış

    Gıda endüstrisi alanında oldukça büyük bir paya sahip olan kabuklu meyveler yağ ve kuruyemiş alanında oldukça geniş bir yelpazeyi içine alır. Türkiye, Çin, İran ve ABD dünyanın en çok kabuklu meyve üreten ve bu meyvelerden büyük kazançlar sağlayan ülkeleridir.

    Kabuklu Meyvelerin Fayda ve Önemi

    Her geçen gün kabuklu meyvelerin insan vücuduna ne kadar faydalı ve sağlıklı olduğu birçok insan tarafından anlaşılmış bu nedenle kabuklu meyvelere yönelme ve tüketme eğilimi artmıştır. Özellikle Avrupalılar tarafından kabuklu meyvelerin öneminin anlaşılıp çokça tüketilmeye başlanılmasından beri büyük bir ekonomik değere sahip olmuş Avrupa ülkeleri tarafından her yıl büyük miktarlarda ithal edilmeye başlanmış iç tüketim üretimi karşılamamıştır. Kabuklu meyvelerin taşıma, saklama, işlemden geçirme gibi koşulların sağlanması da çok önemlidir. Öyle ki meyvelerde var olan birçok vitamin ve mineral, doğru şekilde saklanmadığı veya doğru şekilde işlemden geçirilmediği takdirde yok olacağı özellikle buna en çok ceviz tüketiminde dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Tüketicilere ceviz, Antep Fıstığı, Fındık, Yer fıstığı vb. meyvelerin kabuklu alınması gerektiği böylece işlem görme sırasında oluşabilen vitamin ve mineral kaybının önüne geçilebileceği önemle salık verilmiştir.

    kabuklu meyveler

    Ülkemiz Açısından Önemi

    Fındık ve çok az miktarda ceviz yağı da elde edilmekle birlikte tüketiciler tarafından tüketilmektedir. Türkiye kabuklu meyveler açısından oldukça şanslı bir ülkedir. Dünya kabuklu meyve üretici ülkeleri arasında birinci sıraya sahiptir. Özellikle fındık üretiminde büyük bir paya sahiptir. Fındık birçok ülkenin gıda sanayisinin baş ham maddelerinden biri olması nedeniyle çokça tüketilmekte bu yüzden ülkemiz fındık üretimi yönünden büyük bir öneme sahiptir.

  • KABAKULAK

    KABAKULAK (Epidemik parotit): Tü­kürük bezlerin yumurtalıktan, erbezlerini ve seyrek olarak da, vücudun diğer bölgelerini ilgilendiren bir virüs enfek­siyonudur.
    Nedeni: Enfekte eden organizma, bir paramiksovirüstür. Doğrudan temasla bulaşır. Kuluçka devresi 2-3 haftadır.
    Belirtileri: En fazla, kulağın ön ve altında bulunan tükürük bezi etkile­nir. Hastalığın en sık görüldüğü kitle, çocuklardır ve bunlarda ilk belirti, ge­nellikle, tükürük bezinin şişmesidir. Eriş­kinlerde ise, şişkinlik belirmesinden bir­kaç gün önce, halsizlik ve yüksek ateş ortaya çıkabilir. Tükürük bezinin şişme­si, başlangıçta rahatsız edici ya da ağ­rılıdır. Buluğ çağı sonrası hastalığa tu­tulunca, erbezleri de etkilenebilir; yu­murtalıkların da hastalandığı bilinmek­le beraber, virüsün erkek üretim organlarını etkilemesine daha sık raslanır. Bu durumda, çok belirli ve ağrılı erbezi şiş­kinliği ortaya çıkar, ateş yüksektir, hat­ta hastada dalgınlık belirebilir. Kaba­kulak, delirium, şiddetli baş ağrısı ve beyin zarlarına ait diğer tahriş belirtile­riyle seyreder, menenjit ve ansefalit, ya da iştahsızlık, kusma ve karın ağrısıyla belirlenen pankreas iltihabına yol aça­bilir.
    Tedavi: Basit, sorunlara yol açmamış vakanın tedavisi yoktur. Çocukların, ge­nellikle 12 yaşından küçük erkek ço­cuklarının korunmasına çalışılmamalıdır, çünkü basit bir çocuk hastalığı olan             ka­bakulak, erişkinde ağır seyreder. Çocuk­ları yatırmak dahi gereksizken, erişkin­lerin hareketsiz kalması, hastalığın üre­tim organlarına yayılmasını önleyebilir. Erbezi iltihabı belirince, kortikosteroid-ler ve ağrı giderici ilaçlarla birlikte, pa­muktan askılar kullanılır. Hastaya, ka­ramsarlığı önlemek için, vakaların üçte ikisinin komplikasyonsuz iyileştiği, erbezlerinden birinde atrofi belirse dahi, iki erbezinin kısırlaşmasının seyrek gö­rüldüğü, anlatılmalıdır. Ayrıca, kabaku­lağı izleyen kısırlığın belirmesi, cinsel gücün eksilmesi demek değildir. Kaba­kulak aşısı vardır, bkz. Bağışıklık.

  • JACKSON TİPİ SARA

    JACKSON TİPİ SARA. Diğer bir adı da, fokal sere olan Jackson sarası; id-yopatik olabileceği gibi, genellikle, be­yinde yerel bir hastalıklı alanm varlığı sonucu görülen bir sara şeklidir. Bilinç kaybı olabilir veya olmayabilir ve kriz sırasında beynin hareket veya duyu bö­lümleri etkilenebilir. Herhangi bir krizde olay, önce el başparmağında, ağız köşe­lerinde veya ayak başparmağında baş­lar. Kasların kasılıp gevşemesi az veya çok yayılır, genellikle 1-2 saniyede sona erer. Duyu krizleri de aynı bölgelerde başlayabilir ve buralarda karıncalanma gibi duygular uyanır. Jackson tipi sara diyebilmek için gerekli bulgular; krizin belirli bir yerde başlayıp, belirli bir şe­kilde yayılması ve genellikle bilinç kaybı olmamasıdır. (Hughlings Jackson, 1835 -1911 yılları arasında yaşamış, Londralı bir nörologdur).

  • İZLEYİCİ

    İZLEYİCİ (Monitör). Nabız hızı ya da elektrokardiyogram gibi çeşitli fizyolojik ölçüleri saptayıp, bunları devamlı ola­rak, inceleyen kişiden belirli bir uzaklık­ta bulunan bir aletle göstermek müm­kündür. Bu işlemi yapan cihaz bir katod ışınları tüpüdür ve monitör adını alır. Burada amaç, hemşirenin, her bir has­tayı ayrı ayrı ziyaret edip incelemesine gerek kalmaksızın, bürosunda oturup, her hastanın durumunu, bir alet yardı­mıyla görebilmesidir. Henüz uygulanma­makla beraber, bu alet yardımıyla, tek bir anestezi uzmanının da, bir odada oturup, birden fazla ameliyat edilen has­tanın narkozunu verebileceği iddia edil­mektedir. Burada uygulanan teknikler, aşağı yukarı astronotların (uzay adam­larının) çalışmalarını saptayanlara ben­zer, fakat uzaydan gelen işaretler bir rad­yo aracılığıyla iletilmektedir. Hastaneler-deyse, işaretler bir tel aracılığıyla alete yazdırılır.

  • İYONLAŞTIRICI IŞINLAR

    İYONLAŞTIRICI IŞINLAR. Atom çe­kirdeği, pozitif yüklü proton ve yüksüz olan nötronlardan oluşur. Çekirdeğin etrafında ise, negatif yüklü elektronlar var­dır. Bir metal parçası, çok hızlı seyre­den elektronlarca bombardıman edildi­ğinde, elektromanyetik ışınlar olan X-ışınları açığa çıkar. Gamma ışınları da elektromanyetik radyasyonlar olup, kitlesiz ve yüksüzdürler; dış etki ile ya da sabit olmayan elementlerin çürümesi sonucu oluşan çekirdek reaksiyonların­dan çıkarlar. Hem X-ışınlan, hem Gam­ma ışınları, yüksek enerjili olup, insan vücuduna değdiklerinde, derin dokula­rın atomlarının elektron ve protonları­nın yerini alarak, kendilerinin aksi yü­künü taşıyan iyon çiftlerinin ortaya çık­masına neden olurlar. Genellikle, Gam­ma ışınlarının enerjisi, X-ışınlarımnkin-den fazladır, fakat X-ışmlarmm enerjisi, metal hedefe doğru elektronlara ivme ve­ren voltaja bağlıdır. X-ışınlarının kullanı­lış alanı geniştir ve hekimlik alanında kul­lanılan iyonize eden radyasyonların ekse­riyeti bunlardır. Işınlanmanın, dokuların üzerindeki reaksiyonu tam anlaşılmamış olmakla birlikte, asıl reaksiyonun, hücre suyunda olduğu ve hidrojen atomlanyla, çok reaktif olan OH radikallerinin ortaya çıktığı bilinmektedir. Bilinen diğer bir ger­çek de, dokulardaki oksijen miktarının, ışınlara karşı duyarlığı etkilediğidir ve ok­sijen miktarını azaltarak, dokuların ışın­lara olan duyarlığını da azaltan birtakım maddeler tanınmaktadır. İyonlaştırıcı ışınların, hayvan vücudundaki diğer etki­leri, bölünen hücre sayısını azaltmak ve kromozomları yıkarak, mutasyonlara yol açmaktır, bkz. Atomik Radyasyon.

  • İYOT

    İYOT. Tıpta özellikle I 131 radyoaktif şekli kullanılır: Yan-ömrü 8 gündür ve tiroid hastalığının teşhis ve tedavisinde yararlıdır. Tentürdiyot şeklinde, yara te­mizlemek, ameliyat öncesi, deriye sürül­mek ya da, karşıt tahriş amacıyla, kro­nik iltihaplı eklemlere uygulanmak sure­tiyle kullanılır. İyotlu potasyum iyodür karışımı (Lugol eriyiği) genellikle, tiro-toksikoz öncesi hastalara verilmekte ve aynı karışımın gliserindeki eriyiği, ilti­haplı hastalıklarda, boğaza uygulanmak­tadır. Bir ekspektoran (balgam çıkartıcı) olan potasyum iyodür, öksürük ilaçları­nın yapısında bulunur. Aşın iyot veril­mesi, “iyodizm” denen ve nezle belirti­leriyle deri döküntüsüne yol açan bir duruma neden olur. İyot eksikliği sonucu, guatr ortaya çıkar. Bazı kişilerde görü­lebilen, iyoda duyarlık, oldukça can sı­kıcıdır, çünkü, hem deriye sürülen iyot, aşırı bir reaksiyon uyandırır, hem de radyografide, bazı organları belirlemek amacıyla (örneğin, bronkografide, bronş ağacına iyotlu yağ püskürtmek) iyot kul­lanılamaz.

  • İSONİAZİD

    İSONİAZİD. İsonikotinik asit hidrazin (I.N.H.) diye de anılan isoniazid, tüber­küloz (verem) tedavisinin bilinen en et­kili ilacıdır. Ağızdan alınır ve zehirli et­kisi yok denecek kadar azdır, fakat strep­tomisin gibi, isoniazid de kendine karşı dirençli basil türlerinin oluşmasına yol açabilir. Bundan ötürü, streptomisin ve P.A.S. (para-amino-salisilik asit) ile bir arada verilir ki, bir ilaca karşı direnç kazanmış organizmaları diğerleri yıka­bilsin.
    İsoniazid’in iki ilginç özelliği şunlar­dır: 1. Birçok kemoterapötik maddeler­den farklı olarak, laboratuvarda kolayca elde edilebilen basit kimyasal bir yapısı vardır; 2. Bir türevi olan iproniazid (Marsilid), veremli hastaların maneviyatını, hastaların klinikte iyileşmelerinin ötesinde, yükseltir. Bu gerçeğe dayanıla­rak, ağır depresyonlu psikiyatrik vaka­larda çok etkili olan monoamin oksidaz inhibitörleri keşfedilmiştir.

  • İskelet

    İskelet

    İskelet Nedir?

    Vücudun yumuşak kısımla­rına destek olan kemik yapıların tümü­dür. İskeletin birden çok tanımı mevcuttur. Bunlardan bir kaçına değinecek olursak ;

    • -İskelet insan ve hayvanların duruşunu destekleyen temel yapıdır.
    • -İskelet kasların tutunup iç organların muhafaza edildiği bir yapıdır.
    • -İskelet kemiklerden oluşmuş etrafı bağ ve kaslarla sarılmış yapıya denir.

    Yukarıda birçok tanımı verilen iskeletin yassı, uzun ve kısa kemikler olmak üzere üç çeşit türü vardır. İskelet hareketli ve hareketsiz olabilmektedir.

    İskelet iki çeşittir. Bunlardan ilki vücudun bütün organlarını saran iç iskelet ikincisi ise bazı omurgasızlarda bulunan iç iskelettir.
    İskelet baş, göğüs kafesi, kol, bacak ve omurgalardan meydana gelmektedir. İnsan sağlığı açısından iskelet ve kemik yapısı çok iskeletönemlidir. Bunu sağlamak içinse düzenli beslenme, doğru oturma, dik duruş, insan yapısına uygun ayakkabı ve giysiler giymek çok önemlidir. Sağlıklı beslenmemekten kaynaklanan D vitamini eksikliği ve özellikle kadınlarda görülen kalsiyum eksikliğinden kaynaklanan kemik erimesi gibi birçok sorunla karşılaşılabilmektedir. İnsanların bu gibi sorunlardan uzak kalması için düzenli beslenmeye ve düzenli spora ihtiyaçları vardır.

    İskeletin görevleri nelerdir?

    • -Vücudun dik bir şekilde durmasını sağlar.
    • -Vücudun genel şeklini oluşturur.
    • -Kasların yardımlarının da etkisiyle vücudun hareket etmesini sağlar.
    • -İç organların dış etkenlerden korunmasını sağlar.
    • -Kalsiyum ve fosfor gibi minerallerin depolanmasını sağlar.
    • -Kan hücrelerinin üretilmesini sağlar.

    Kemiklerin birleşiminden iskelet oluşur. Yeni doğan bir bebekte ortalama üç yüz kemik bulunurken normal yetişkin bir insanda iki yüz yedi kemik bulunmaktadır.

    İskelet Nelerden Yapılmıştır ?

    İskelet vücudumuzun çatışıdır ve 206 kemikten yapılmıştır. Bu çatı dik durmamızı sağlar ve iç organlarımızı korur.Omurga (belkemiği), vücut çatısının ana direği ya da orta direğidir. 33 omur kemiğinden oluşur. Bunların 7’si boyun omurudur ve alın kemiğini taşır. Alın kemiği, testere dişleri gibi çıkıntıların birbirine geçerek kaynaşmasından meydana gelmiştir. Daha sonra 12 sırt omuru gelir ve bunlara 12 çift kaburga kemiği bağlıdır.

    Kaburgaların ilk on çifti önde, göğüs üzerinde birleşir ve göğüs kafesini meydana getirir. İki tarafta bulunan köprücük kemikleri, göğsün üst kısmını kürek kemiğine bağlar. Sırt omurlarının altında beş büyük bel omuru vardır. Bunlardan sonra 5 kuyruk omuru ve 5 tane de kuyruk sokumu omuru bulunur. Kuyruk omurları büyük leğen kemikleriyle birleşir. Leğen kemiği ise kalça eklemleriyle bacak ve ayak kemiklerine bağlanır.Evcil hayvanların çoğu memeli olduğu için iskeletleri insan iskeletinin yapısına benzer ve hemen hemen aynı kemikleri kapsar.

  • İshalin Nedeni

    İshalin Nedeni: İshalin çeşitli nedenleri var­dır. Bunları akut ve kronik olarak sınıf­landırmak durumun açıklanmasını kolay­laştırır.
    Akut: En sık rastlanan akut ishalin ne­deni, zehirli gıda veya salmonella grubu bakterilerin bulaşmış olduğu besin mad­delerinin yenmesidir. Yolculuk edenlerde görülebilen ishalin nedeni bu olabilece­ği gibi, kalınbarsaktaki organizmaların değişmiş olması da olabilir. Kalınbar­saktaki bu yeni organizmalar normalde hastalık oluşturmazlar, fakat vücut bun­lara ahşana kadar, barsağı yıkıma uğra­tabilirler. Bakteryel dizanteri (bkz. Di­zanteri) besin zehirlenmesinde olduğu gibi, ani başlamaz ve bu tip dizanteriye yol açan organizmalar, Shigella, Flexner ve Sonne gruplarındadır. İshal, özellikle sıcak iklimli bölgelerde görülür. Ilımlı iklimlerde de özellikle aynı yerlerde ça­lışan gruplarda rastlanabilir ve ciddi sal­gınlar görülebilir. Kolera’da görülen is­hal, çok ağırdır, bkz. Kolera.
    Tedavi: Besin zehirlenmesi ve yolcu ishalinin tedavisi semptomatiktir: Bar- sak hareketlerini yavaşlatacak en iyi ilaç tebeşir-afyon veya kaolen-morfin karı­şımıdır. Bakteryel dizanteride etken or­ganizmanın kültürü yapılıp hangi anti­biyotiğe karşı duyarlı olduğu saptanmalı­dır, fakat bu deneyin yapılmasının müm­kün olmadığı hallerde, genellikle tetra-siklin verilir. Dizanteri yapan organizma­lar, eski yıllarda çok fazla kullanılmış olan sulfonamidlere karşı artık direnç­lidir. Dinlenme önemlidir. Hastalık, özel­likle shiga enfeksiyonlarında, çok ciddi olabilir ve özellikle çocuklarda dehidra-tasyonla mücadele gerekir. Ufak çocuk­ların hafif ishallerinde hiçbir özgül te­davi gerekmez ve bebeklerde en iyi teda­vi, bir gün süreyle katı gıdayı kesmek ve sadece şekerli su vermektir. Daha ağır vakalarda, neomycin verilir.
    Kronik: Kronik ishal, sindirim sistemi dışında da olabilen çok çeşitli hastalık­ların belirtisidir. Sindirim sistemi tümör­leri, amip enfeksiyonları, solucan enfek­siyonları, çocuklarda çöliak hastalığı, ülseratif-kolit, “sinirsel ishal” ve “ka-lınbarsak tahrişi”, Graves hastalığı, ze­hirlenme, antibiyotik tedavisi sırasında ortaya çıkan duyarlık, bu çeşit hastalık­lardandır. Kronik ishalin tedavisi, ne­denin tedavisidir ve bu özellikle teşhisin güç olduğu “sinirsel ishal” ve “kalın-barsak tahrişi için” önemlidir. Bazı kişi­ler, kabızlık korkusundan, devamlı müs-hil alarak, kendi kendilerini zehirlerler, diğer bazıları da, barsak çalışmalarını duygularının aynası olarak görürler.

  • İRİTİS

    İRİTİS. Göz küresinin arka tabakasını yapan iris, kirpiksi cisim ya da koroidin iltihabına, etkilenen bölüme göre, iritis, iridosıKiıt veya iridosiklokorodt adı ve­rilir. Son durumda, gözün tüm pigmentli tabakası etkilenmiştir. Nedeni: En sık genç erişkinlerde gö­rülür ve vaKaların çoğunda neden, fren­gidir. Diğer nedenleri, kornea yaraları, şeker hastalığı, romatizma, diş apseleri ve burun enfeksiyonlarıdır. Sempatetik oftalmi denen ve diğer gözün delici ya­raları sonucu sağlam gözde oluşan iris, kirpiksi cisim ve koroidi içine alan bir iltihap hali de tanımlanır. Bunun nede­ni, normalde kan ve lenfte bulunmayan, muhtemelen yaralanma sonucu bu sıvı­larda beliren antikorların oluşmasıdır. Belirtileri: Gözde ya da tam üs­tünde, şiddetli ağrı duyulur. Göz, çok fazla sulanır, kızarır. Parlak ışığa bak­mak rahatsız edicidir, kornea bulanıkla-şır, gözbebeği ufak ve düzensizdir ve ışığa karşı refleksleri kaybolmuştur. İri­sin rengi bozulur ve görme iyice bulanık-laşır. Böyle bir kriz, birkaç hafta süre­bilir.
    Tedavi: Nedenin tedavisiyle birlikte, dinlenme, koyu camlı gözlük takmak, okumamak, ılık pansuman uygulanması, ağrı gidermek için aspirin yutmak ve atropin damlaları ya da % l’lik atropin merhemi kullanmaktır.

  • İNVAGİNASYON Nedeni

    İNVAGİNASYON Nedeni: Vakaların çoğu, 4-9 aylık erkek çocuklarıdır ve erişkinlerde de gö­rülmekle beraber, 2 yaşın üstünde rast­lanması enderdir. Erişkinlerde, daima polip gibi selim bir tümör ya da kanser gibi belirli bir nedeni vardır. Çocuklar­da, açık bir neden bilinmemekle beraber, invaginasyon bölgesinde, barsak duva­rında yerel enfeksiyondan ötürü, şişmiş lenfatik doku bölümlerine rastlanır. Bu lenfatik doku şişkinlikleri aşırı olursa, erişkindeki tümör belirtilerinin ortaya çıkması mümkündür; tahrişe uğrayan barsak, bunları dışarı itmeye yönelmiş hareketlerde bulunabilir ve sonuç, inva­ginasyon olabilir.
    Belirtileri: Kolik gibi ağrıyla ani başlar, çocuk, sancıdan ötürü çığlık atıp,, dizlerini karnına doğru çeker ve kusabi­lir. Kriz geçince, bir sonraki sancıya ka­dar, çocuk normale döner. Önemli bir belirti, dışkıda, kanlı sümük bulunması­dır. Karnın dikkatle muayenesi sonucu, genellikle sağ üstte, kaburgaların altında ele gelen bir kitle hissedilir. Gecikme­den doktor çağrılmalıdır.
    Tedavi: Hastalığın başlangıcından iti­baren geçen ilk 12 saat içinde, cerrah muayenesinden geçen vakalarda izlene­bilecek iki yol vardır: Birincisi, basit, fakat çok başarılı bir önlem olmayıp, X-ışım kontrolunda baryumlu lavman yapmaktan oluşur. Lavmanın basıncıyla, invaginasyon ortadan kalkabilir. İkinci yol ise, genel anestezi altında, karnı açıp, invaginasyonu elle düzeltmektir. Aynı za­manda, etkilenmiş bölgede gangren olup olmadığı araştırılarak, olduğu takdirde gangrenli barsak bölümü çıkartılır ve ola­ya neden olabilecek tümör aranır. Eriş­kinlikte tedavi daima cerrahidir.

  • İn vitro

    İn vitro

    İN VİTRO. Deney koşullarında oluşan biyolojik reaksiyonlara verilen addır: Kelimenin anlamı, “cam içinde”dir. Bu­nun karşıtı olan “in vivo”, “hayat için­de” demek olup, canlı organizmalarda oluşan reaksiyonlar için kullanılır. Be­lirli bir ilacın, in vivo ve in vitro etkile­rinin aynı olması gerekmez.

    İn vitro Nedir?

                    İn vitro İngilizce kökenli bir kelimedir. Biyoloji ve tıp alanlarında sıklıkla kullanılan ve adından oldukça fazla söz ettiren bir terimdir. İn vitro birden çok anlama sahip olan bir terimdir. Genel manası ise ‘’ laboratuvar ortamında, yapay koşullarda’’ anlamlarında kullanılmaktadır.

                    Diğer anlamları ise hücrelerin, dokuların, organların ait oldukları ortamları dışında suni bir ortamda bulunması, yetiştirilmesi, tüp içerisinde, canlı dışında bulunan, yapay ortamlarda bulunan vb. manalara da gelmektedir.

                    in-vitroÖrnek verilecek olursa, suni bir ortamda hazırlanmış olan doku örnekleri ya da bakteri kültürleri aracılığıyla denenen herhangi bir ilacın etkisinin belirlenmesi olayına in vitro denir. Burada bir organizmanın ya da hücre vb. dokuların suni bir ortamda bir deneye tabi tutulması, bir araştırma söz konusu olmaktadır.

                    Tıbbın ilerlemesi ile paralel olarak deney yöntemleri, teknikleri, uygulamaları da değişmiş, gelişmiştir. Bu da insan sağlığı açısından son derece büyük bir öneme sahiptir. Günümüz ile geçmiş yüzyılları karşılaştırdığımızda hiç şüphesi yok ki büyük farklarla karşılaşmaktayız. Öyle ki geçmiş yüzyıllarda küçücük bir mikrop bile yanlış algılanıp bunu taşıyan kişi toplumdan tecrit edilip soyutlanıyor, adeta ölüme terk ediliyordu. Bugün ise değil küçük bir mikrop artık kanserin bile bir çaresi, tedavisi bulunmaktadır. Bugünkü tıp geçmişin üzerinde büyüyüp gelişmiş ve hala gelişmektedir. Bu nedenle in vitro uygulaması işte bu geçmişteki gelişmeler üzerinde yükselmiştir ve hala yükselmektedir.