Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • BEZLER, SALGI BEZLERİ (Gudde­ler)

    Vücuttaki değişik cinsten olan bir­kaç yapıyı tanıma yarayan bir kelime­dir:
    1. Bir salgı yapan ve bu salgıyı bir ka­nal yoluyla kullanılacağı bölgeye gönde­ren ya da bir atılım maddesini dışarı atmaya yarayan büyük organlardır. Bun­lara örnek, karaciğer (salgısı, safradır), böbrek (idrar atar), pankreas (salgısı, pankreas enzimleridir) gösterilebilir.
    2. Sindirim enzimleri (bkz.) sindirim sis­temi salgılayan ufak bezlerdir (tükürük bezleri, sindirim kanalı boyunca bulunan bezler gibi) veya deriyi koruyan ve yağ­layan bezlerdir (yağ bezleri).
    3. İç salgı bezleridir. Salgılarını doğru­dan kan dolaşımına gönderirler ve vücu­dun tüm çalışması bu salgılarca ayarla­nır. Bu bezlere, kanalsız bezler adı da verilir (hipofiz, tiroid, böbreküstü ve cin­sel bezler gibi).
    4. Lenf bezleri. “Bezler” başlığı altında ilgileneceğimiz, bu son grup bezlerdir. Diğerleri, kendi başlıkları altında anla­tılmaktadır.
    Lenf bezleri, vücutta yaygın olarak dağılmıştır, ama özellikle, diz arkası, dir­sek önü, koltuk altı, çene açısı, kasık ve kulak arkası gibi, eklemli bölgelerde bulunur. Derindeki lenf bezleri, mezen-ter’in (barsaklara destek olan selofan gi­bi zarın) karın boşluğunun arka duva­rına yapıştığı yerde, sol ve sağ bronşla­rın birleştikleri bölgede ve diğer yerler­de bulunur. Bunların tümü, lenf siste­mini yapar ve bezler arası, lenf damar­ları içinde lenf akıp, en sonunda, lenfi kan dolaşımına akıtan göğüs lenf kana­lına (duktus torasikus’a) boşaltır. Lenfin kan dolaşımına aktarıldığı bölge, iç ju-guler toplardamarın, solda, boyun kö­künde, arteria subclavia (arteria subkla-via, köprücük altı atardamarı) ile birleştiği yerdir. Sağda, aynı bölgede, sağ kol ile boyun ve göğsün sağ bölümlerinin lenfini toplardamar sistemine akıtan da­ha ufak bir lenf daman vardır.
    Lenf damarı ve bezlerinin başlıca dört görevi sayılabilir:
    1. Barsak duvarlarında, ince damarlar, sindirim sırasında bazı belirli yiyecekleri emerek mezenter bezleri ve göğüs lenf kanalı dolaşımına gönderir.
    2. Bezlerde, bir alyuvar tipi olan lenfo­sitler yapılır.
    3. Antijenlerin (bkz.) yerel ve reaksiyon­ları sonucu, bezler antikor (bkz.) üretir.

  • BEYİN ZARLARI (Meninks’ler)

    Be­yin ve omuriliği çevreleyen zarlardır. En dış zarın adı dura mater olup, sert, bağ-dokusundan yapılmıştır ve kafatasının iç periyost zarına genellikle sıkıca yapışık­tır. Kafatası iç periyost zan yer yer ke­mikten uzaklaşıp, içine beynin pis kanı­nın aktığı büyük kan boşluklarını çev­reler. Bu kan boşlukları, intrakranyal (kafatası içi) venöz sinüsler adını alırlar ve ne genişler ne de daralabilirler. Dura mater, intrakanyal boşluğa uzanan üç büyük kıvrım yapar: Falks serebri (be­yin orağı), tentoryum serebelli (beyincik çadırı) ve faik serebelli (beyincik orağı). Falks serebri, iki beyin yarıküresini ayı­rır. Tentoryum, kafatası içini iki bölü­me ayırmaktadır: Üst ya da supratentor-yal boşlukta beyin yarıküreleri bulunur, alt ya da infratentoryal boşlukta da be­yin sapıyla, serebellum (beyincik) var­dır. Üst ve alt boşlukları birleştiren ten-toryal girintide, orta beyin bulunur. Falks serebelli, tentoryum’un altında bulunan bir ufak kıvrımdır. En büyük venöz si­nüslerden transvers sinüs, tentoryum’un kenarında, kafatasına yapıştığı yerde, üst sagital sinüs ise falks serebri’nin yapışık kenarı boyunca yer alır. Bu dura kıv­rımlarının görünümü, bir cevizin içindeki kıvrımları andırır. Atardamarlar ve özellikle orta meninks atardamarı, dura’ mn içinden geçer. Bu zar, omurlara, ka­fatasına yapıştığı kadar sıkı bağlı de­ğildir ve omurganın hareketleri, omuri­liği çevreleyen dura’yı etkilemez.
    Araknoid zarı, dura’nm altındadır ve her ikisi arasındaki boşlukta çok az do­ku sıvısı bulunur. Araknoid’in altında, beynin yüzeyine sıkıca yapışmış olan bir yumuşak zar, pia mater bulunur. Arak-noid’le pia arasmda çok sayıda lifler vardır ve bunlar örümcek ağı görünü­münde olduğundan, ortadaki zara arak­noid adı verilmiştir (arachnoidea: örüm­cek). Bu iki zar arasındaki boşlukta da, beyin-omurilik sıvısı, beyine giden atar ve toplardamarlar bulunur. Venöz sinüs­lere uzanan araknoid granülasyonları ya da kapakçıklarından beyin-omurilik sı­vısı pis kan dolaşımına katılır, bkz. Eks-tradural ve Subaraknois Kanama (Hemo-raji), Subdural Hematom.

  • BEYİN İLTİHABI (Ansefalit)

    Nedeni: Bir mikrop ya da virüs has­talığı sonucu, bu hal belirebilir. Bakte-riyel bir enfeksiyon olduğu zaman, bu genellikle yerelleşip bir beyin absesi ya­par. Virütik enfeksiyonlar ise yaygın il­tihaba neden olur. Kabakulak, herpes, kızamık, suçiçeği, çiçek virüsleri gibi, çeşitli virüsler etken olabilir. Ansefalit bazen de, sivrisinek ve kenelerce taşı­nan arbovirüsler, Coxackie virüsü ve ECHO virüsleri enfeksiyonuna da bağlı olabilir.Belirtileri: Hastalığın başlangıcın­da; ateş, baş ağrısı, bazen çırpınmalar, bulantı ve kusma görülür. Göz, yüz, boğaz felci veya vücudun herhangi bir bö­lümünde felç belirebilir. Tedavi: Virütik ansefalillerin belirli tedavisi yoktur; belirtilerin giderilmesi­ne çalışılır. Bakteriyel enfeksiyonlarda antibiyotikler kullanılır. Beyin absesi oluşmuşsa, tedavi cerrahidir.

  • BEYİN NEDİR?

    BEYİN NEDİR?

    Ortalama 1300 gram ağırlığındaki boz madde ve ak maddeden yapılan beyin, vücudumuzun en önemli organıdır. Bölümlerden oluşur ve her bölümün ayrı bir görevi vardır.Boz madde (gri madde de denir) beynin kabuk kısmını meydana getiren sinir hücreleridir ve kumanda merkezini oluşturur. Ak madde kabuğa girip çıkan iletim sinir tellerinden oluşur, beynin iç bölümlerini omuriliğe bağlar.Beyin iki yarım yuvara ayrılır.Sağ elini kullananlarda sol yarım yuvar, solaklarda ise sağ yarım yuvar büyüktür. Beyin kabuğuna korteks denir. Yalnız bu kabukta 3 milyar boz sinir hücresi vardır.

    Beyin korteksi (kabuğu) yer yer “çökek” lerle doludur. Derin çökekler (içe doğru büklüm ve kıvrımlar) foblara ayrılır. Bunlar isteme bağlı hareketlerin merkezini, dokunma duyusunun merkezini, konuşma, okuma, yazma, gibi duyuların merkezini sınırlar. Sağ elini kullananlarda konuşma merkezi sol yarım yuvarda, solaklarda ise sağ yarım yuvardadır. Herhangi bir şey öğrenmek için  iki yarım yuvar işbirliği yapar. Onları bağlayan nasırlı cisim ikisi arasında bilgi aktarır ve bu bilgileri hafızaya toplar.

    Her iki yarım yuvarın merkezinde “talamus” denilen merkezi bir çekirdek vardır. Talamus, dış duyuları süzer ve hareketleri düzenler. Talamusun altındaki merkezi çekirdek “hipotalamus”tur. Bu da iç salgı bezlerini denetler. Acıkma, susama, ısı ve cinsel duyguları ayarlar. Beynin altında bulunan tümsek çıkıntıdan ve soğan iliğinden çıkan sinirler, göz, kulak, kalp, akciğer ve sindirim borusunun hareketlerini denetler.Beynin arka tarafında beyincik vardır. Bu hareketlerin derecesini ve dengede durmayı kontrol eder.

    beyinKafatasının içinde alt ve en arka bölümünde bulunan bölü­mü: İki elimiz büyüklüğünde olan beyin, bilinen en karmaşık makinedir. Beyni­miz bilinçli bir çaba gerektirmeden en hızlı bilgisayardan daha çabuk çalışabi­lecek yetenektedir.

    Kalabalık bir yolda hızla işleyen araç­ların arasından karşıya geçerken beyni­miz sürekli çalışır; hızımızı ve yerimizi, pek çok sayıda yaya ve aracın hızını ve yerini devamlı kaydeder ve kazasızca karşıya geçebilmemiz için gerekli olan bütün emirleri ayrıntılarıyla vücuda ya­yar. Bir güdümlü mermiye yerleştirilen “beyin” genellikle, sadece hareket ha­lindeki tek bir hedefi izlemekle sorumlu olduğu halde; beynimiz değişen yüzlerce hedefi aynı anda denetleyebilir.Beyin karmaşık bir bilgisayarla kıyaslanamıyacak kadar üstündür. Eşsiz bir düşünce ve duygu yeteneği vardır. Vü­cudumuzun bir ya da tüm organları çı­karılsa, eğer beynimiz canlı tutulabiliyor-sa yaşadığımızı fark ederiz. Yüzeyinde devamlı olarak yanıp sönen çok küçük elektrik akımlarından yararlanarak bey­nin faaliyetini ölçmek mümkündür. Ka­fatası kemiklerine ve deriye rağmen elektroensifalograf (EEG) makinesine bağ­lanan teller yardımıyla bu faaliyet tespit edilebilir. Elektrik potansiyeli beynin faaliyetlerini çözümlememize yardımcı olur. Ancak bu, beynimizin elektrikle ça­lışmakta olduğu anlamına gelmez.

    Beyin, gözle incelendiğinde çok kar­maşık görünmez. Üzerinde pek çok gi­rinti ve çıkıntılar vardır. Bu girinti ve çıkıntılardan yararlanılarak beyin loblara ayrılır. Beyin enine kesildiğinde dış kısmının “boz madde” ve iç kısmının da “ak madde” denilen iki temel taba­kadan oluştuğu görülür. Bu tabakalar nöronları içerir. Nöronların hepsi temel olarak aynı yapıdadır; yuvarlak bir bi­çimde olan “gövde“leri vardır. (Beynin boz maddesini bunlar oluşturur). Bu göv­deden aksonlar çıkar (Beynin ak madde­sinde bulunurlar). Haberler ya da uyar­tılar, sinir teli boyunca ilerleyen kim­yasal ve elektriksel değişmeler oluştura­rak akson boyunca ilerlerler ve uyartı­ları öteki nöronlara taşırlar. Her uyartı bir sonraki nörona iletildiğinde bu nö­ronda da uyartı üretir.

    İletiler suya atılan bir taşın meydana getirdiği dalgalar gibi yayılırlar. Bu elek­trik dalgalan beynin yüzeyine yayılarak EEG makinesi tarafından algılanan de­ğişimleri oluşturur. Bu değişmeler, dü­şüncemizde ya da zihnî faaliyetlerimizde olan değişmelerdir. EEG makinesinde, derin düşüncelere daldığımızda hızlı, sık tekrarlanan değişimler uyku ya da din­lenme sırasında daha yavaş, dalga ben­zeri değişimler görülür.

  • BESLENME BOZUKLUĞU (Malnütrisyon)

    Sağlık için şart olan, vitamin, pro­tein ve benzeri maddelerin yetersiz alın­masından doğan hastalıkları tanımlayan bir addır. Burada, söz konusu besinle­rin miktarında değil, kalitesindeki yeter­sizliktir. Ama bu kelime sık sık her çe­şit beslenme yetersizliği anlamında kul­lanılmaktadır.
    Yetersiz beslenmeden doğan hastalıklar:
    Çocuklarda en çok rastlanan sorun, kendini iki biçimde gösteren protein ener­jisi yetersizliğidir. Kvvashiorkor, deri al­tında su toplanmasıyla (ödem) birlikte gelen bir doku dökülmesidir. Çocuğa bo­dur bir görünüm verir. Marasmus (ku­ruyup zayıflama illeti) aşırı zayıflığa, şiş bir göbeğe ve saç dökülmesine yol açar. Farklı çevresel koşullar bu hastalıklar­dan birine ya da ötekine neden olur.
    A vitamini eksikliği körlüğe ve has­talığa neden olan ve en çok rastlanan vitamin eksikliğidir. Bunun nedeni, vi­taminin özümlenmesine yardımcı olan yağların, sebze ve hayvansal besinlerin eksikliğine bağlıdır. Yetişkinler ve memeyle beslenen süt çocukları yetersiz bes­lenmeye en çok dayanıklı olanlardır.

    besleFa­kat sütten kesilen bebekler ve küçük ço­cuklar, çok fazla enerji ve besin gerek­sinmelerinden ötürü, özellikle bu hasta­lığa yakalanabilirler.
    Kötü beslenme teriminin yetersiz bes­lenmeyi çağrıştıran bir havası vardır. Ne var ki Batı dünyasını etkileyen kötü beslenme biçimi fazla beslenmedir. Batı ülkelerindeki yetişkin nüfusun genellik­le üçte birinden çoğu çok şişmandır. Şiş­manlıkla ölüm arasındaki ilişkiyi yakın­dan ilk inceleyenler sigorta şirketleri ol­muştur. Şişmanlığın erken ölümle güçlü bir ilişkisi olduğunu, ayrıca vücudu faz­la ağırlıkla yüklemenin daha fazla kalp ve dolaşım bozukluklarına, kemiklerde, eklemlerde, kemikleri ve organları bir­birine bağlayan bağlarda, solunum siste­minde ve şeker hastalığında olduğu gibi hormonal sistemde fazla aksamalara yol açtığım bulmuşlardır. İnsanları vücut ve kemik yapılarını belirtecek biçimde iri, orta ve ufak olarak sınıflamışlardır. İsta­tistik kayıtlarını kullanarak sağlık için en az tehlike taşıyan en uygun ağırlıkları hesaplamışlardır, bkz. Diyet.

  • BERİ-BERİ

    Bir zamanlar Doğu’da, pi­rinç yenen ülkelerde yaygın olan bir vi­tamin eksikliği hastalığıydı. “Islak” ve “kuru” olmak üzere, başlıca iki tipi vardır. Islak tipte, kalp kası gevşemek­te ve hastada zafiyet ve ödem (dokulara fazla su sızmasından ötürü, bacaklar ve karında meydana gelen şişlikler) ortaya çıkmaktadır. Kuru tipte ise, başlıca yı­kım, organlara giden sinirlerde olup, has­tada yürüme bozuklukları ortaya çıkar. Beri-beri, Bl vitamini (thiamine) eksik­liğine bağlıdır ve vitaminin kaynağı olan kabuk bölümü çıkarılmış pirinç yiyen­lerde görülmekteydi. Ayrıca, aşırı içki içen ve gastriti olan kişilerde de, hem vitamin emilimi bozulmakta, hem de iş­tah kesildiğinden, gerekli vitamin alına­mamaktadır. Bu eksiklik, İkinci Dünya Savaşı’nın Japon esir kamplarında çok görülmekteydi.Tedavi: Thiamin vermektir ve etkisi yüzde yüzdür. Bl vitaminine vücudun gereksinimi yaklaşık günde 1,5 mg.’dır.Bu vitamin, bütün yaşayan hücrelerde ve bundan ötürü, çoğunluk doğal yiye­ceklerde bulunur.

  • BELSOĞUKLUĞU

    Bu hastalığı taşıyan kişilerden çoğunlukla cinsel birleşme neticesinde bulaşan bir çeşit zührevi hastalıktır. Göz­deki şekli, bebeğe, bu hastalığa yakalanmış hasta anneden de geçe­mesi mümkündür. Küçük kız çocuklarında, bulaşmış havlu veya bezlerin kullanılması sonun­da gonare vajiniti belirebilir.
    Nedeni: Neisseria gonorrhoeae adlı diplokoklardır.
    Bel soğukluğunun Belirtileri: 2 ila 10 günlük bir kuluç­ka evresi akabinde, baylarda, üretranın penisinden gelen koyu ve sarı bir akıntı ve idrar sırasında yanma ağrı meydana gelir. Daha sonraki günlerde, hastalık tedavi edilmezse, akıntı yapışkan ve açık renkli bir hal alır ve hastalığın etkisi altına aldığı or­ganlarda ağrılar artar ve iltihaplıdır. Daha ileriki dönemlerdeyse, idrar yapmayı çok güç veya olanak­sız kılacak şekilde üretra kabuklanması ve daralması, diz, dirsek, ayak ve el bi­leğinde artrit , septisemi ile birlikte kalp kapaklarının iltihabı veya vücudun çeşitli bölgelerinde abse oluşması gibi komplikasyonlar meydana gelir. Bayanlarda, sarı vajinal akın­tı, idrar yapma sırasında sancı ve vagina ağzındaki bezlerde iltihaplanma görülür. Kronik iltihap, rahim, fallop boruları ve yumurtalıklara da yayılıp, sık düşük ol­masına, kısırlığa ve bazen de öldürücü olabilecek peritonite yol açar. Hasta an­nenin genital organlarında mevcut gonore mikrobunun doğum esnasında bebeğin gözüne bulaşması körlük nedeni olur. Ye­ni doğan bebeklerin gözlerine gümüş nitrat damlatılmasının âdet haline gelmesin­den bu yana, bebekte hastalığın gözdeki şekli (ophtalmia neonatorum) görülme­mektedir; fakat bu basit önlemin unutul­ması, en sık rastlanan körlük nedenidir. Belsoğukluğunun tedavisi, penisilinin bu­lunuşu ile çok kolaylaşmıştır; hatta bir­çok vakalarda bir tek zerk dahi yeterli olmaktadır. Ancak zaman içinde bilgi­sizce yapılan tedaviler, mikropların di­renç kazanmasına neden olmuştur; günü­müzde özellikle Kuzey memleketlerinde tedaviye dirençli türler gözükmektedir. Erken tedavi gereklidir ve kuşkula­nan kişinin, durumundan utanç duy­madan, doktora başvurması gereklidir. Bununla birlikte, üretra akıntısı şikaye­tiyle başvuranların çoğunda belirli olma­yan üretrit teşhis edilmektedir. Akut bel-soğukluğunda akıntı, koyu kıvamlı ve boldur, etkeni olmayan üretrit’te ise, su­lu, renksiz ve az gelen bir akıntı görü­lür. Buna rağmen, bütün anormal akın­tılar doktora başvurmayı gerektirir, bkz. Zührevi Hastalıklar.

  • YÜZ FELCİ

    Belirtileri: Yüzün bir yanı felçli­dir ve o taraftaki göz yaşarır, ağzın o yanı devamlı akar. Felçli taraftaki ya­nakta yemek birikebilir.
    Tedavi: Bu tür olayların 4’te  3’ünde, herhangi bir te­davi gerekmez, zira  hastalık  kendiliğin­den geçer. Ancak kişi, gözünü d kapatabilene kadar, tozdan gözünü ko­rumak için gözün üstünü herhang, bir şeyle örtmelidir. Ağ­zın çevresinin kenarını düşmekten korumak amacıyla, küçük bir telle destek yapılabilir. Sinirin ka­nal içinde şişmesini azaltıcı etkisi nedeniyle, teşhis konur konmaz, kortikotropin vermek etkili olabilir. Kanal duva­rının bir kısmının çıkarılması ile, sinir üzerindeki basıncın azaltılmasına yö­nelen cerrahi müdahale yapılabilir, ancak çok  fazla başvurulan bir metod değildir. Felç iyileşmediği durumda, yüzün felçli olan kısmının görünümünü düzeltmek amacıyla plastik cerrahi ame­liyatlar yapılabilir.

  • BELKEMİĞİ (Omurga)

    Belkemiği, ço­cukta 33 ayrı kemikten (omur’dan) iba­rettir, ama erişkinde en alt 4 tanesi bir­leşip, koksiks kemiğini oluşturur ve bun­ların üstünde bulunan 5 kemiğin birleş­mesiyle de sakrum kemiği oluşur. Böy­lelikle, erişkinde belkemiği 26 ayrı ke­mikten yapılmıştır: Boyunda 7 boyun omuru, göğüs bölgesinde kendilerine bağ­lı kaburgalarla birlikte olan 12 göğüs omuru ve belde bulunan 5 bel omuru. Bunların altında da, her iki kalça ke­miği ile birleşip pelvisi yapan sakrum ve koksiks vardır. Erkek belkemiğinin or­talama uzunluğu 70 cm.’dir; boyun kıs­mı 12 cm., göğüs kısmı 28, bel kısmı 18 ve sakrum ile koksiks de 12 cm. uzunluğundadır. Kadın belkemiği erke-ğinkinden aşağı yukarı 10 cm. kadar kısadır. Belkemiğine yandan bakıldığın­da, 4 kavis görülür. Boyun kavisi öne doğru dışbükey, göğüs kavisi öne doğru içbükey, bel kavisi öne doğru dışbükey ve pelvis kavisi öne doğru içbükeydir. Omur cisimlerinin arkasında omurilik kanalı bulunur. Omur cisimleri birbirin­den, omur arası disklerle ayrılırlar. Eriş­kinde, omurilik, ikinci bel omurunun üst kısmına kadar uzanır.
    Omur kırıkları, genellikle zorlu bükül­me veya uzanmayla (trafik kazalarında olduğu gibi), doğrudan darbelerle, yük­sekten ayakların üstüne düşmekle, veya baş aşağı suya dalmakla olabilir. Belke­miği kırılmasının en önemli komplikasyonu, omuriliğin zedelenmesidir ki, bu­nun sonucu felç olabilir ve bundan ötü­rü, bir kişinin belkemiğinde kırık şüp­hesi olduğu takdirde, onu ya bilgili kim­seler taşımalı veya aynen düştüğü poz­da taşınmalıdır. Bu iki durum da ola­naksız olduğu zaman ise, hasta, belke­miğinin bükülemeyeceği bir poz olan, yüzükoyun vaziyette ve boynu tespit edil­miş olarak taşınabilir. Unutulmaması gereken bir özellik de, başı zedelenmiş ki­şilerin boyun bölgelerinin de zedelenmiş olabileceği ve bu kişilerin, bilinç kaybı içindeyken ağrı veya felçten şikâyet ede­meyecekleridir.
    Belkemiğinin en kolay kırılabilen böl­geleri, boyun ve bel bölgeleridir ve en sık görülen kırık şekli de, şiddetli bü­külme sonucu bir omur cisminin eğil­mesidir. Boyun omuriliği yırtılmadan ve­ya kesilmeden zedelenmişse, hastanın iyi­leşmesi olasılığı vardır.

  • Behçet Hastalığı

    Ağızda ve/veya genital organlarda ortaya çıkan yaralar;gözde de konjunktiva iltihabı ve iritisle kendini gösteren virüs kökenli olduğu ileri sürülen bir hastalık. Tromboflebit ve eklem iltihabı gibi durumlar da bulu­nabilir. Körlükle sonuçlanabilir.
    Behçet hastalığını tanımlayan ve İstan­bul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Hulusi Behçet’in (1889-1948) bu bulu­şu, günümüzde önemli araştırmalara ko­nu olmuştur.

    Türkiye’de her 250 kişiden birinde görülebilen Behçet hastalığı, vücudun birçok organında tekrarlayan iltihaplanmalara neden olabilmektedir. Nedeni henüz tam olarak bilinmemektedir. Genellikle 30 yaşından önce görülebilen bu hastalık ağızda ve genital bölgede tekrarlayan yaralar, gözde iltihaplanmalar ve eklemlerde şişliklerle seyredebilir.

    En önemlisi, damarlarda iltihaba neden olduğu için birçok organ ve sistemi et­kiler. Bu belirtilerin görülmesi durumunda doktora başvurduğunuzda deriye iğne batırılarak yapılan paterji testinin pozitif çıkması tanıda çok yardımcı olmaktadır.

    Tedavisinde kullanılan ilaçlar hastalığı tümüyle ortadan kaldıramasa da iltihap belirtilerini tedavi etmekte, atakları önlemektedir. Bu ilaçların bazılarının yan etkileri olduğundan, hamileliği planladığınız andan itibaren doktorunuzu bilgi­lendirmeniz çok önemlidir. Behçet hastalığı bulaşıcı değildir, tam anlamıyla ka­lıtsal bir hastalık olarak da kabul edilmemektedir.

    Behçet hastalığınız varsa, gebelik ve doğumun genellikle iyi seyirli olacağını söy­leyebiliriz. Ancak doğumdan sonra şikayetlerinizde alevlenmeler ortaya çıkabi­lir. Bu nedenle gebelik süresince ve doğumdan sonra doktorunuz ile yakın te­masta kalmanızı öneririz.

  • B.C.G. AŞISI

    1908 yıllarında, Fransa’ da Calmette ve Guerin tarafından bulu­nan bir aşıdır. Calmette-Guerin basili, Mycobacterium tuberculosis’m zayıflatıl­mış yaşayan bir türüdür. Özellikle ve­reme yatkın küçük çocuklara ve tüber­külin testlerinin, vereme doğal bağışıklık oluşmadığını gösterdiği hallerde, gençle­re bu aşı yapılır. Doğal bağışıklığı ol­mayan ve hastalıkla temas şansı fazla olan bütün tıp öğrencilerine, veteriner öğrencilerine, hemşire ve hastabakıcıla­ra, bu aşı yapılmalıdır.
    B.C.G. aşısının en iyi uygulama şek­li, yeni doğan çocuğa yapılmasıdır. Böy­lece koruyucu hekimlik açısından önemli bir başarı elde edilmiş olur; global tü­berküloz oranı hızla azalır. Ayrıca, pri-mer affekte bağlı ikincil yerleşmelerde de belirli bir azalma görülebilir. Bugün Türkiye’de doğumevlerinde yaygın şekil­de, yeni doğana BCG aşısı uygulanmak­tadır

  • BAYILMA (Senkop)

    Beynin, geçici ola­rak kanlanmasının azalması sonucu, kısa süren ani bilinç kaybına verilen addır. Bu tanıma göre, bayılmaya neden ola­bilen olaylar, serebral (beyin içi) kan dolaşımında basınç azaltan olaylardır. Çok sıcak banyolar, uzun süre kımılda­madan ayakta durmak (askeri geçit tö­renlerinde olduğu gibi), uzun bir zaman yatakta kaldıktan sonra, ilk defa ayağa kalkınca, fazla miktarda alkol veya tü­tün kullanılması, başa gelen darbeler veya karında “plexus solaris” bölgesi­ne, yani göbek hizasının biraz üstüne rastlayan darbeler (ki, bu son şekilde, bayılma şokla sonuçlanabilir), sinirli kimselerin heyecanlanması vb. gibi olay­lar, beyin içi kan basıncını azaltan ne­denlerdendir. Çok ender olarak, kalp hastalıklarında (kalp bloku ve oriküler flatter’de) ağır anemilerde, kan basıncı­nın normalin çok altına düştüğü haller­de de bayılma görülebilir. Bununla bir­likte, sağlıklı normal bir kişinin bayıl­ması çoğunluk sinirseldir veya uzun süreayakta durmasından ötürüdür. Bu, du­ruşa bağlı bayılmalara genellikle geçit törenlerinde, uzun süre ayakta duran as­kerlerde rastlanmasının nedeni, kımılda­madan durulurken, bacak kaslarının ha­reketsiz olması ve bundan ötürü, kanın kalbe dönüşüne, vücut alt bölüm kas­larının yardım etmemesidir. Böylelikle kan, bacaklar ve gövdenin aşağı bölge­lerindeki toplardamarlarda birikir ve be­yin dokusunun kanlanması yetersiz olur. Uzun süre ayakta durmanın gerektirdiği hallerde, kişinin durduğu yerde bacak kaslarını kasıp gevşetmesi uygun bir ön­lemdir, fakat fazla ayakta durmuş bir kimsede bayılmanın başlamak üzere ol­duğuna işaret eden, renk solması, hızlı ve zayıf nabız, çökecekmiş duygusu, so­ğuk terleme, görme ve işitmede azalma gibi belirtiler başgösterirse, o kişi hemen yatırılmalı veya oturtulup, başı iki diz arasından aşağı sarkıtılmalıdır. Bayılma olduğu hallerde, bayılan, hemen yatırı­lıp, üzerindeki sıkı olan giyim eşyaları gevşetilmelidir. Bayılma nöbetlerinin sık tekrarlandığı hallerde, tedavisi için dok­tora başvurmak gerekir. Diğer çeşit bi­linç kaybı vakalarında da olduğu gibi, bayılmış bir kimseye herhangi bir şey içirilmemelidir. Ancak, doktor uygun gördüğü veya hasta ayılmaya başladığı takdirde, konyak içirilebilir.