Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • BAŞTAKİ YARALAR

    Başta yaralan­ma, özellikle trafik kazalarında sık rast­lanan bir olaydır. Baş yaralan açık veya kapalı yara şeklinde ve geçici bir baş dönmesi veya bilinç kaybından, koma ve ölüme yol açabilecek nitelikte ola­bilir.
    Yaralanma çeşitleri: Yaralanan yer, baş derisi, kafatası, beyni kaplayan bu zar­ların kan damarları ve beyin olabilir. Baş derisi, genellikle sıyrılıp yırtılabilir. Kafa derisini besleyen ince kan damar­ları çok bol olduğundan, bu derinin yır­tılması sonucu, şiddetli bir kanama ola­bilir ve durum aslından daha ağır görü­nebilir. Bu tip bir kanamayı durdurma­nın çaresi, kanayan bölgenin çevresin­deki deriyi, alttaki kafatası kemiği üze­rine iyice bastırıp, o bölgeyi kanlandı­ran damarlardan kan gelmesini önlemek­tir. Bu şekilde, kanama hafifletildikten sonra, sıkı bir bandaj uygulanabilir. Kan­la ıslanan saçlar, yara alanının görü­nümünü olduğundan çok kötü yapabil­diğinden, gerek yara bölgesini iyi göre­bilmek, gerek etkili bir kanama kon­trolü yapabilmek için, o alandaki saç­ları tereddüt etmeksizin kesmek uygun­dur. Kafatası ve beyni etkilemiş olan açık yaralarda temiz bir sargı veya yeni yıkanmış bir bezle, o bölge örtülmeli-dir. Bu durumda, dezenfektan veya her­hangi diğer bir ilaç uygulamak hatalı­dır. Kafatası yaralanmaları, genelikle, baş üstüne gelmiş şiddetli bir darbe sonu­cu, kırık şeklinde olur. Bu durumda, kafa derisi sağlam gözükebilir. Şakak, kulak, burun bölgelerinde olmayan veyaçöküklük oluşturmayan kafatası kırıkla­rı önemsizdir; yalnız, darbenin şiddetini belirtmeye yarar. Kapalı bir yarada, rönt­gen filmi çekilmeden, kafatasının kırık olup olmadığı söylenemez. Ancak, bilin­cini kaybetmiş bir hastanın, çözümlene­cek diğer sorunları karşısında, kafatası­nın kırık olup olmaması zaten önem­sizdir. Beyin yaraları, açık yaralarda çok belirlidir. Kapalı yaralarda da beyin çok şiddetle zedelenmiş olabilir. Bunun ne­deni, beynin kafatası içinde hareket ede­bilmesi ve başın ani ileri-geri hızlı ha­reketlerinde, önce ileri itilmiş kafatası­nın, henüz kımıldamadan duran beyne çarpması ve bunu izleyen, ileri itilen bey­nin, şimdi hareketi yavaşlamış veya dur­muş olan kafatasma çarpıp zedelenme­sidir. Bu ikinci olayda, darbe alanının karşısına rastlayan beyin bölgesi zede­lenmiş olur ve olaya “contre-coup”* adı verilir. Döndürücü kuvvetler, beyinde yırtıcı gerilmelere neden olup, önemli zedelenmelere yol açabilir. Bazen, özel­likle kafatası kırıklarında, kafatasının iç yüzünü kaplayan zarların kan damarları yırtılıp kanayabilir. Atardamarlardan en sık zedeleneni, şakak bölgesinde, orta meningeal atardamardır ve bu damarın kanamasıyla, kafatası ve dura mater ara­sında bir kan birikimi (hematom) olu­şur bkz. Dura-dışı Kanama. Yırtılan da­marın bir toplardamar olması halinde, kanama, dura mater’in içinde olur ve bu kanamanın oluşturacağı şişkinlik ol­dukça yavaş oluşur, bkz. Subdural He­matom. Bu gibi kanama ve kan biri­kimleri, beyin üzerinde artan bir basın­ca neden olacağından, gittikçe kötüle­şen baş ağrıları, sara krizleri, bilinç kay­bı ve komaya yol açar ve durum cerrahi müdahale ile düzeltilmezse, sonuç ölüm­dür.
    Tedavi: Yaralanmanın çeşidine göre değişir, fakat gözle görülen yaraların tedavisinden sonra, hastanın bir süre göz­lem altında tutulması ve bir beyin ka­namasının olup olmadığının saptanması gereklidir. Bu gözlem süresi 24 saattir. Yaralanma çok ağırsa, hastanın suni so­lunum cihazıyla desteklenmesi gerekli­dir ve bazı hallerde hasta, ancak bu ci­haz çalıştığı sürece yaşar. (bkz. Ölüm). Birikmiş kan pıhtıları, cerrahi müdaha­le ile temizlenir ve bu ameliyatlar, ge­nellikle başarılıdır. Baş yaralanmaların­dan sonra, sara krizlerinin veya post travmatik baş ağrılarının belirmesi ola­ğandır, (bkz. Kompansasyon Sendromu). Baş yaralanması sonucu bilincini kaybet­miş hastada alınacak ilk önlem; nefes yollarının açık tutulmasıdır, bkz. Konküsyon.

  • Baş Dönmesi

    Denge duygusu bozuk olan hastadaki baş dön­mesidir. İç kulak hastalığından (Menlere hastalığı), sara ve histeriye kadar, çe­şitli nedenleri vardır. Adi baş dönmesiy­le eşdeğer anlamda kullanılması yanlış­tır.

    Baş Dönmesi Nedir?

    Baş dönmesi denildiği zaman, kişinin denge kurmakta sorun yaşaması ile ilgili her tür problem akla gelir.
    Bu durum kişinin sadece göz kararması yaşamasının yanında ilerki zamanlarda, ayağa kalktığından dengesini kaybetmesi ile yataktan çıkamama durumuna kadar ilerleyebilen, tıp alanında vertigo diye tabir edilen sağlık problemidir.

    Baş Dönmesi Sebepleri Nelerdir?

    Baş dönmesinin bir çok sebebi olabilir. Bir çok organa bağlı olarak ortaya çıkabilen baş dönmesi sorunu, en çok iç kulaktaki mevcut hastalıklarından kaynaklanır. İç kulakta var olan bazı hastalıklar baş dönmesi rahatsızlığını tetikleyen en büyük etkenlerden biridir. Örneğin:
    – kişinin üst solunum yollarında yaşadığı bir enfeksiyon sonrasında iç kulakdaki tutulum
    – iç kulak içersinde bulunan ve kişinin denge kurmasını sağlayan bazı toz benzeri maddelerin fizyolojik yapılarının bozulması
    – Meniere Hastalığı diye de tabir edilen, iç kulakta bulunan sıvıların basınç yapacak kadar kimyasl yapılarındaki değişim
    – Vestibüler Nörinit ismiyle bilinen, kişinin denge kurmasını sağlayan iç kulak içindeki sinyallerin beyne ulaşmasını sağlayan sinirlerin iltihaplanmış olması
    – Labirentit adıyla tanımlanan kronik orta kulak iltihanın bütün iç kulağa dağılması
    – Özellikle menenjit gibi yüksek ateşe bağlı hastalıklardan iç kulağın hasar görmesi
    – Iç kula sinirlerinde meydana gelene tümörsel hastalıklar

    Ne Gibi Şikayetler Hissedilir?

    Baş dönmesi rahatsızlığı kişiden kişiye değişebilen farklı şikayetlere nedne olur. Kimi insan, her tarafın döndüğünü, kimi insan ayaklarının altından yerin kaydığını, kimi insan gözlerinin karardığını ifade eder. Bütün bunların hepsi baş dönmesinin kanıtıdır. Kişideki baş dönmesinin sebebi kulak hastalıklarına bağlı ise, kulak çınlamaları, duyma azlığı, kulaklarında basınç hissetmesi, kulağından gelen akıntı, nadir olarak mide bulantısı, gözlerde anormal derecede gözlenen hareketlilik gibi bulgular saptanabilir.
    Nörolojik hastalıklara bağlı baş dönmelerinin yaşanması durumunda ise, şiddetli baş ağrıları, uyuşma hissi, kısmi felçler olabilmektedir.

    Baş Dönmesi İçin Yapılan Muayenede Ne Görülür?

    Baş dönmesi hastalığı şayet iç kulakta varolan bir hastalık sebebiyle yaşanıyorsa, genel itibariyle yapılan kulak muayenesinde bir sorun yokmuş gibi görünür. Yalnızca orta kulak iltihabı durumlarında iç kulağın etkilenmesi ile yaşanan bir baş dönmesi var ise, kulak zarında bir delik veya orta kulakta yaşanan bir iltihaplanma tesbit edilebilir. www.kadinlarsitesi.com
    Bunun dışında kişinin göz hareketlerinde anormallik seyredilir ve en anormal harekete sahip olan göz o taraftaki kulakta bir sorun olduğunu işaret edebilir.

    Baş Dönmesi İçin Ne Gibi Tetkikler Yapılır?

    Baş dönmesi rahatsızlığı için ne gibi bir tetkikler yaptırmanız gerektiğini, yaptıracağınız muayene sonucu elde edilen bulgular belirler. Yaptırdığınız muayene sonucunda, kulak ile ilgili bir sorun bulunmaz ise doktorunuz muhtemelen sizi başka branşlara sevk edecektir.
    Baş dönmesi için yapılan tetkiklerin başında, odiometri diye tabir edilen, hem duyma hemde iç kulak enfeksiyonlarını kontrol eden tetkik yöntemi gelir.
    Bunun yanında kulak ile bağlantılı olan normal film çekimleri, bilgisayarlı tomografiler, MR denilen manyetik resonans veya kan tahlilleri gibi tetkik yöntemleri uygulanabilir.

    Baş Dönmesi Nasıl Tedavi Edilir?

    Baş dönmesi, aslında kendi başına bir hastalık değildir. Burda dikkat edilmesi gereken, baş dönmesi mutlaka başka hastalığın habercisidr ve bu hastalığın ne olduğu bulunmalıdır. Baş dönmesine sebep olan hastalık tespit edildikten sonra, hastalığın tedavi şekline göre bir rota çizilir.

  • BAŞ AĞRISI

    Tıpta en sık rastlanan belirtilerden olup, yaklaşık % 90’ında yapıya ait (anatomik) hiçbir neden yok­tur. Baş ağrısı, genellikle geçici ve si­nirsel nedenlere dayanır ve daha fazla, endişe, açıklanmayan hiddet ve öfke hal­lerinde duyulur. Bu durumlarda, ağrı­nın oluşumu, kaşlardan, boyun bölge­sindeki kaslara kadar uzanan ve kafa­tası derisi içinde ilerleyen kas tabaka­sının spazmı şeklinde açıklanır.

    Bu ola­yın, evrimde, atalarımızdan kalma bir reaksiyon olduğu da söylenebilir, çünkü köpek veya maymun gibi hayvanlarda, kızgınlık anında, ensedeki tüylerin, alt tabakalardaki kasların kasılması sonucu dimdik olduğu görülür. Bazı tip baş ağ­rılarında esas neden, beyin atardamar­larının genişlemesi veya duvarlarındaki basıncın artmasıdır, çünkü, beyin doku­sunda ağrı duygusu yoktur ve hasta tam bilinçliyken dahi, beyin dokusu ağrı du­yurulmadan ellenebilir, hattâ ameliyat edilebilir.

    Migren, beyin tümörü vaka­ları veya kafatası içinde yer tutan yeni oluşumların belirmesinde duyulan baş ağ­rıları bu temele dayanır. Sinüsler gibi, kafatası içi boşluklarda konjestion (kan hücumu) şiddetli baş ağrısı uyandırır ve burundaki en hafif bir kanlanma dahi,baş ağrısına neden olabilir. Bir olasılık­la, gözlerdeki görme kusurları da, kon-jestiondan ötürü baş ağrısına yol açabi­lir, fakat göz bozuklukları sanıldığı ka­dar sık ve çok baş ağrılarına neden ol­mazlar. Bununla birlikte, göz içi tansiyo­nu gibi ciddi göz hastalıklarının çok şid­detli baş ağrılarını uyardıkları da bir gerçektir.

    Halk arasında, diş iltihaplarının, böb­rek hastalıklarının, romatizmanın ve. yük­sek kan basıncının da baş ağrısına neden olduğu kanısı yaygındır. Bunlar, doğru­dan etkiyle baş ağrısı uyandırmasalar da, kişinin bu rahatsızlıklarından ötürü aşırı derecede üzüntü duyması, bir baş ağrısı nedeni olabilir. Tansiyon yüksekli­ği de baş ağrısına yol açabilir, ama bir­çok yüksek tansiyon vakası belirtisiz ol­duğundan, rastlantıyla saptanmaktadır. Kan basıncının yükselmesine üzülen bir kişinin, bu üzüntüden dolayı başının ağ­rıması daha olağandır. Teşhiste önemli olan, baş ağrısının tanımıdır; sinirsel baş ağrıları, hastanın sinirsel durumunun, olayları acıklı duruma sokmasına neden olmasından ötürü “feci”, “kızgın iğneler batarcasına” vb. gibi deyimlerle anlatı­lır.

    Burada baş ağrısının bütün başa yay­gın olması da, lokalize bir olayın olma­dığına işaret eder. Baş ağrısı, fizik bir nedene bağlı ise, ağrı lokalizedir, hasta­yı hareketsiz durmaya iter ve diğer baş­ka belirtiler de vardır. Kusmayla bera­ber seyreden, çok şiddetli, lokalize ağrı­lar, beyin içi basıncının arttığına işaret ettiğinden, acil önlem gerektirir. Mig­rende, ağrı öncesi genellikle kusma olup, ağrı göz belirtileriyle birlikte duyulur. Sinüzite bağlı baş ağrısı, iltihaplı sinü­sün bulunduğu yerin üzerine rastlayan bölgede duyulur. Sinüslere uyan bölge­lerdeki baş ağrıları genellikle, gözlerin hemen üstünde, gözlerin iç veya dış ke­narlarında, yanakların üstünde vb.’dır ve bu durumlarda, yakaların çoğunda, nez­le veya bir burun akıntısı da vardır. Baş ağrısının tedavisi, nedeninin tedavisidir.

  • BASUR MEMELERİ

    (Hemoroidler). Rektum (bkz.) ve anus’un (bkz.) varisli toplardamarlarıdır. Dış basur memeleri, anus dışında olup, üzerleri deriyle kap­lı olanlardır; iç basur memeleri ise, rektum ile anus’un birleşme yerinde bulu­nurlar ve üzerleri mukoza ile örtülüdür.
    Nedeni: Aşırı şişmanlık, kronik ka­bızlık ve dışkılama sırasında fazla ıkın­ma, kuvvetli müshil kullanma, gebelik, rektum ve komşu dokuların tümörleri ve çok ender olarak da, portal toplar­damarda basınca neden olacak karaci­ğer hastalıklarıdır. Basur memesi olu­şumunu hazırlayıcı, kalıtsal bir faktörün varlığı olasıdır.
    1. iç basur memeleri: Basur memeleri, hastayı rahatsız etme derecelerine göre sınıflandırılırlar: Birinci derecede olan­lar, anusta hiç belirmeyen, fakat zaman zaman kanayan basur memeleridir; ikin­ci derecedekiler, anus dışına çıkar, fa­kat kendiliklerinden geri, içeri girebilir­ler; üçüncü derece olanlar, anus dışına çıkıp, ancak itilmeyle içeri girebilenler­dir. Her üç tipte de sorunlar belirebilir. En sık görülen sorun, trombozdur (da­mar içi pıhtı oluşumudur). Bu durum, çok ağrılı olmakla birlikte, birinci ve ikinci derece basur memelerinde, tedavi edilebilir. Üçüncü derece olanlarda, özel­likle enfeksiyon (bkz.) ve strangülasyon (sıkışma-boğulma) görülebilir. Her üç tipte de, özellikle dışkılama sırasında ka­nama, anus çevresi kaşıntısı, akıntı ve tıkanma, boğulma ya da enfeksiyon oluş­tuğu zaman da ağrı görülür.
    2. Dış basur memeleri: Tıkanma olma­dıkça, fark edilmezler. Tıkanmalı du­rumda ise, çok ağrılıdırlar.

    En fazla rahatsız eden be­lirti, anus çevresi kaşıntısıdır. Kaşıntıyı giderici türlü merhemin bulunmasına rağ­men, en iyi önlem, her dışkılama son­rası, anus çevresini su ile iyice yıkamak­tır. Basur memelerinden gelen bir sı­zıntının varlığında ise, bu bölgenin da­ha da sık yıkanması gerekir. Dışkılama düzene sokulmalı ve dışkının yumuşak olması sağlanmalıdır. Başlıca şikâyetin,kanama ve basur memelerinin birinci ve ikinci dereceden olmaları halinde; da­marları büzen, tahriş edici bir madde,basur memelerine zerk edilebilir; bu bi­raz rahatsız edici, ama ağrı vermeyen bir tedavidir. Üçüncü derece basur me­melerinin şikâyet doğurmaları, bunların ameliyatla çıkartılmasını gerektirir. Bu tip basur memeleri, dışarı çıkıp, stran-güle ve enfekte . oldukları takdirde, has­ta yatırılmalı ve anus çevresine soğuk kompres uygulanmalıdır; bu olay çok sancılı olabilir. Ameliyat yapmak için, enfeksiyonun iyileşmesi beklenir.
    Dış basur memelerinin ağrımaya baş­laması tromboz oluşmasının işaretidir. Zamanla bu durum kendiliğinden geçer, fakat bazen ağrının şiddeti, bir ensizyon (bkz.) yapıp, pıhtının alınmasını gerekti­rebilir.

  • ATEŞ YÜKSELTİCİ

    halsizlik, kas ve baş ağrısı ve susuzluk vardır. İdrar miktarı azalmıştır, kabız­lık, kusma, bulantı da görülebilir, nabız ve solunum hızlanmıştır. Bu dönemi, şiddetli terleme, bol ve yoğun bir idrar yapma, genel bir rahatlama izler. Bu son durum, çabuk oluşursa kriz diye adlan­dırılır (lober pnömonide olduğu gibi), yavaş oluşursa lizis adını alır.
    Çok yüksek ateşle beraber, genellik­le bir delirium hali (veya daha hafif ola­rak, zihinsel dalgınlık, zamanın farkında olmamak, kâbus görmek gibi) görülür. Ateş sırasında görülebilen ölümün ne­denleri, kalbin çok zayıf olması ve en ufak bir zorlamada tükenmesi (bu du­rumda ölüm, anidir) veya hastanın git­tikçe artan zafiyet belirtileriyle komaya girmesidir (bu durumda ölüm, ani de­ğildir).
    Ateş, düzenli bir surette saptanıp bir çizelgeye kaydedilirse, bazı belirli eğri­ler ortaya çıkar ki, bu eğrilerin şekli, enfeksiyonun cinsi hakkında yararlı bil­gi verir. Ateşin düzeyi, hastalığın ağır­lığının her zaman bir belirtisi değildir. Nitekim, difteri, milier tüberküloz ve tifoda ateş bazen pek az yükselir, buna karşılık bazı hafif enfeksiyonlarda, özel­likle çocuklarda, konvülsiyon ve deli­rium gösterecek kadar ateş yükselmesi olabilir. En sık rastlanan ateş eğrisi de­vamlı tip olup, burada ateş hızla yük­selir, birkaç gün veya hafta boyunca belirli bir düzlemde kalır ve sonunda kriz veya lizis şeklinde normale düşer. Çocuk hastalıklarının çoğunda bu tip ateş eğrisine rastlarız.
    “Tekrarlayan ateş”te (açlık humma­sı) aynı devamlı eğri görülür, ama nor­mal ateşli bir haftadan sonra yeniden bir ateş yükselmesi dönemi belirir ve bu dö­nemler arasında, normal ateşli dönemler (gizli dönemler) olmak üzere birkaç kez tekrarlanabilir. ‘Tekrarlayan ateş’in bir tipi de, “febris remittens” adı verilen, örneğin, tifoda görülen şeklidir. Burada sabahları düşük (ama, yine de normalin üstünde), akşamları ise yüksek ateş gö­rülür. Bu eğri-tipi birçok tropikal has­talık için belirgin bir özelliktir. “Febris intermittens” diye adlandırılan, ‘tekrar­layan ateş’ tipinde ise, sıtmada olduğu gibi, belirli süreli ateşli ve normal dö­nemler vardır; günlük tekrarlayan tipte, her 24 saatte bir, tersiana tipinde, her 48 saatte bir ve kuartana tipinde ise her 72 saatte bir ateş yükselmesi görü­lür.
    Bütün bu açıklamalara göre, ateşe bir kere bakmak fazla anlamlı değildir. Yük­sek bir ateş, basit bir hastalığa, düşük veya normal ateş de önemli bir hastalı­ğa bağlı olabilir. Ayrıca, çocuklar çok sık rahatsızlıktan söz edebilirler ve her şikâyette ateşine bakmak, o çocuğu nö-rotik yapabilir. Bir kişi, gereksiz üşüdü­ğünü hissedip de ateşine baksa ve 38 derece bulsa, bu ona ne anlatabilir? Ya­rım saat önce belki aynı kişinin ateşi daha da yüksekti; veya yine bu kişi, ate­şini normal bulsa, onun kendini rahatsız hissetmesini bu olay önlemez ve birkaç saat sonra daha fazla iyileşeceğini be­lirlemez. Termometre kullanan bir dok­tor, teşhisini ateşe göre koymaz, fakat hastanın ateşi, doktorun koyacağı teş­hise yardımcı olur. Örneğin, hastada ge­nel bir döküntü mevcutsa, yüksek ateş, hastalığın kızıl olabilmesi lehinde bir bulgudur, buna mukabil normal bir ateş (diğer belirtilerle bir arada değerlendiri­lirse) durumun allerjik bir döküntü ol­duğu kanısını kuvvetlendirir. Gerçekten, huysuz ve keyifsiz bir çocuğun ateşli ol­duğu tespit edilirse, bu durumlarının ateşten ötürü ortaya çıktığı anlaşılıp, ona göre tedavi edilir, ama çocuğun ateşi­nin normal olması, huysuzluğunun se­bepsiz olduğu anlamına gelmez. Ateş mevcudiyeti, daima anlamlıdır, ama ateş bir belirtidir ve tedavisi, esas sebebe yönelmelidir.

  • ATEŞ

    Vücudun, normalin üstünde bir sıcaklık gösterip, normal fonksiyonunun bozulması halidir. Normal vücut ısısı 36,9 derecedir. Fakat, bütün bir gün sü­resince, bu ısı 36,9 derece (veya biraz altı) ile 37,5 derece arası normal olarak oynayabilir. Nitekim, fazla yemek yedik­ten sonra, çok sıcak ve nemli havalarda, uzun ve yorucu idman sonrası, vücut ısısı yükselir ve saat 14-21 arası en yük­sek, 1,30-7 arası ise en düşük düzeyin­dedir. Kadınlarda, vücut ısısı, bir âdet devresi boyunca değişkenlik gösterip, tam yumurtlamadan önce belirli olarak yükselir ve bu gerçekten, doğum kon­trolünde ve çocuk yapmak isteği olduğu takdirde, gebe kalınabilecek ve kalına­mayacak günlerin hesabında yararlıdır.
    Yüksek vücut ısısı, genellikle (fakat bu kesin değildir), bir bakteri veya vi­rüs enfeksiyonu belirtisidir. Vücut ısısı, güneş çarpmalarında, bazı tip beyin has­talıklarında veya zedelenmelerinde ve özellikle çocuklardaki sinirsel şoklarda çok belli olarak yükselir. Beyindeki bir merkez, ısı yapım ve tüketimi arasında­ki dengeyi düzenlemek ve böylelikle vü­cut ısısını kontrol etmekle görevlidir. Bakteri istilâsında, hem ısı yapımı, hem de tüketimi etkilenir. Yüksek ateşin ge­lişini haber veren en bellibaşlı belirti­ler, gereksiz üşüme duygusu ve vücudun kontrol edilemeyecek şekilde titremesi-dir. Bu dönem ateşin “soğuk dönemi” diye adlandırılır. Çünkü, deri soğuk ve nemlidir, ama gerçekte vücut ısısı yük­selmiştir ve çocuklarda havale adı ve­rilen çırpınma hali (konvülsiyonlar) bu dönemde belirir. Ateş bütün vücuda ya­yılıp yerleşince, sıcak dönem başlamış­tır ve burada deri, sıcak ve kurudur,

  • ATARDAMARLAR

    ATARDAMARLAR

    (Arterler). Atarda­marlar, kalpten, oksijenlenmiş kanı, bü­tün vücuda yollayan, duvarları kas ta­bakasıyla çevrili tüplerdir. Atardamar sistemi ufak dallara ayrıldıkça, kan akı­mına karşı direnç artmaktadır. Normal bir kişide, dolaşımın gerekli şekilde sü­rebilmesi için 120 mm. cıva basıncı de­ğerinde bir kan basıncına gerek vardır; öyle ki, bir atardamar kesildiğinde, kan fışkırır. Atardamarların en ufak uç dal­ları, arteryol adını alır ve bunlar, kılcal damarlar aracılığıyla, toplardamar siste­miyle devamlıdır. Atardamar sisteminin dalları arasında çok sayıda anastomoz (ağızlaşma) vardır. Bundan ötürü, bir atardamarın tıkanması, onun kanlandır­dığı bölgenin beslenmemesine işaret et­mez; dolaşım, bu ağızlaşmaların sağladığı yan geçitlerle sürer. bkz. Kan Dolaşımı.

    Atardamarların Ve Toplardamarların Görevleri Nelerdir ?

    Atardamar ve toplardamar vücudumuzun kan taşıyan başlıca damarlarıdır. Atardamarlar (arterler) kalpten aldıkları temiz kanı dokulara götürür, toplardamarlar ise kirlenen kanı toplayıp kalbe getirir.
    Ana atardamarlar sol karıncıktan çıkar, kollara ayrılarak bütün vücudu dolaşır. Organlara ulaşınca incelir, yüzlerce dala ayrılır, besleyeceği dokulara varınca kılcal damarlar haline gelirler. Organlardan (kas, ciğer, deri vb.) geçerken kandaki besleyici maddeleri bırakırlar. Besleyici kanı alan organlar, toplayıcı kılcal damarlara kanı kirlenmiş halde verirler.

    Toplayıcı kılcal damarlar gittikçe kalınlaşarak kalbe yaklaşırlar ve sağ kulakçığa ulaştıklarında ana toplardamar halini alırlar.Atardamarlar kalp gibi çarpar. Çeperleri düz, kaygan olduğu için kanı hızlı ve kuvvetli şekilde pompalar.Toplardamarlar daha geniştir. Atardamara göre daha çok kan taşırlar ve bu kanı daha az bir basınçla, daha yavaş olarak kalbe ulaştırırlar.

  • ASİL KİRİŞİ (Tendon’u)

    Yunan mito­lojisine göre, Aşil’i annesi, yaralanmaz hale getirebilmek için, kutsal nehir suyu­na batırmış, fakat çocuğu suya sokar­ken, ayak bileğinin arkasından, topuğu­nun üstünden tutmuş ve böylelikle Asil’ in vücudunun bir tek bu bölgesi nehir suyuyla ıslanmamış. Böylece, Aşil’in tek zayıf noktası, topuğunun üstü olmuş, an­cak oradan yaralanabilmiş.
    Baldırdaki büyük kasları calcaneum denen topuk kemiğine bağlayan kiriş (tendon) ayağın bileğe doğru çekilmesi­ni sağlar. Parmak uçlarında dururken kullandığımız kiriş de aynı bu Asil kiri­şidir. Bazı atletler yaşlandıkça, Asil ki­rişi gerçekten zayıf bir nokta haline ge­lir ve fazla gerilmeyle kopabilir.
    Günümüzde, Asil tendonu uyarım ref­leksinin ölçülmesi tiroit hastalıkları teş­hisinde kullanılan bir testtir

  • AŞILAMA ŞEMALARI

    En sık rastlanılan bulaşıcı hastalıklara karşı bağışık bir toplum yaratmak için, yerel koşullara göre değişiklikler göste­ren, birçok aşılama şemaları tarif edil­miştir. Bu şemaların hepsinde ana ilke ilk yaşta difteri (D), boğmaca (B), teta­nos (T) ve çocuk felcine karşı bağışık lamaktır. Verem BCG aşısı da doğum­dan sonra ilk hafta içinde deri içine 0,1 mi. verilerek yapılır. BCG dışında ilk aşılama ilk aylıktan daha küçüklere ya­pılmaz; bazıları bunu 6. aya kadar ge­ciktirirler. Bunlar daha küçüklerde anne­den geçen antikorların varlığı dolayısıy­la bağışık yanıtın iyi olmayacağını, ba­ğışıklık sisteminin olgunlaşmamış oldu­ğunu ve daha küçüklerde boğmaca aşısı­na karşı tepkinin ağır olduğunu ileri sü­rerler.
    Yurdumuzda çocuklarda antikor ya­pımının erken başladığı ve boğmacadan ölümün ufak çocuklarda yüksek oranda olduğu dikkate alınarak aşılamayı ikinci ayın bitiminden itibaren aşağıdaki şema­ya göre başlatma eğilimi vardır. (E. K. Unat).
    İlk ay içinde: BCG
    2-3 ayda: Difteri – boğmaca – tetanos (DBT) ve üçlü Sabin polyomiyelit aşı­sı (ÜSP)
    4-5 ayda: DBT ve ÜSP
    6-7 ayda: DBT ve ÜSP
    1-15 ayda: Kızamık canlı aşısı deri al­tına veya kasa
    18-24 ayda: DBT ve ÜSP
    2. yaşta: Tüberkülin deneyi negatifse
    BCG aşısı İlkokula başlarken: Difteri – tetanos ve
    ÜSP Ortaokula başlarken: Tetanos aşısı ve
    ÜSP 11-13 yaşında: Kızlar için kızamıkçık
    aşısı (elde mevcutsa) 18-20 yaşında: Tetanos aşısı
    Tifo ve paratifo ve B aşısı (TAB), bu hastalıkların tehlikesi varsa 6-10 yaş ara­sında birer ay ara ile iki kez veya birer hafta ara ile 0,25 – 0,5 mi. deri altına verilir ve sonra her sene 0,5 mi. tekrar­lanır. Önce aşılanmamış 6 yaşındaki ve daha büyük okul çocuklarında ise şu şe­ma uygulanır:

  • YALINC VE KARMA AŞILARI

    Aşılar ya yalnız bir tek hastalığa kar­şı koruyucu yalınç aşılar veya birkaç hastalığa bağışıklayıcı karma aşılar şek­linde hazırlanır. Bunlardan yalınç aşıla­ra örnekler kolera, boğmaca, tifüs, te­tanos, difteri, polyomiyelit, çiçek, san-humma aşıları… dır. Karma aşılar ise bir tek aşılamayla birkaç hastalığa karşı bağışıklama sağlanması esasına dayanır. Bunlar belirli ihtiyaçlara göre hazırlanır. Meselâ, ufak çocukluk çağında en önem­li hastalıklar olan difteri, boğmaca ve tetanos’a karşı karma aşı hazırlanmıştır. Bu aşı şaplı difteri ve tetanos tosoidiyle ölü boğmaca etkenleriyle hazırlanır; ve bir ay arayla 0,5, 1 ve 1,5 mi. et içine verilir. Bu aşı 5 yıllık bir bağışıklık sağ­lar.

  • ÖLDÜRÜLMÜŞ MİKROPLU AŞILAR

    Öldürülmüş mikroplarla hazırlanan aşılar 1896’da Pfeiffer ve Kolle’nin ve 1897’de Wright’in tifo aşısı üzerine olan yayınlarıyla önem kazanmıştır. Mikrop­ların virülensli şekilleri, aşı hazırlamak için uygun besiyerlerinde üretilir; onla­rın belirli mikroplarının tuzlu sudaki asıntıları, antijen yapılarını mümkün ol­duğu kadar bozmayacak tarzda ısıyla ve­ya kimya maddeleriyle veya ültraviyole, yahut ultrasoniklerle öldürülür. Bu aşı­ların sterilliği, saflığı, bağışıklama kud­reti ve zararsızlığı kontrol edilir ve bun­dan sonra kullanılır.
    Bu şekilde hazırlanmış aşılardan tifo -paratifo A ve B aşısı, kolera aşısı, veba aşısı, Cox tifüs aşısı, Q humması aşısı, influenza aşısı, Semple kuduz aşısı gibi aşılar vardır. Bu aşılar soğukta, dondu­rulmadan, saklanmak şartıyla birkaç se­ne kudretlerini kaybetmezler; bunlar ge­nellikle deri altına 1-4 haftalık aralıklar­la 2-3 defa verilirler. Bunların sağladığı bağışıklık 1/2-1 sene kadar sürer. Bu bakımdan lüzum varsa bağışıklığı can­landırma için 6 ayda veya senede bir defa hatırlatma aşılaması yapılır

  • CANLI MİKROPLU AŞILAR

    Canlı mikroplu aşılar virülensi az kö­kenlerle hazırlanır. Eskiden beri hasta­lıkları hafif atlatanların da, iyice hasta­lananlar gibi bağışıklık kazanabildikleri bilinmektedir. Bu bakımdan hastalandır­mayan, fakat yalnız infeksiyon yapabile­cek derecede hafif virülerisli bir aşı mik-robuyla bağışıklık sağlama yoluna giril­miştir ve bizim en güçlü aşılarımız bun­lardır; BCG aşısı, veba aşısı, tularemi aşısı, tifüs aşısı, çiçek aşısı, sarı humma aşısı, polyomiyelit’in Sabin aşısı, kıza­mığın eanlı aşısı, kabakulak canlı aşısı, kızamıkçık aşısı gibi. Bunlar aşılanacak insana genellikle bir defada verilir, ölü aşılarınkine bakarak sağladıkları bağışık­lık daha uzun sürer ve daha az mikrop­la başarılı sonuç alınır. Kızamık, kaba­kulak ve kızamıkçığa karşı karma canlı aşıyla başarı elde edildiği bildirilmekte­dir.