Başta yaralanma, özellikle trafik kazalarında sık rastlanan bir olaydır. Baş yaralan açık veya kapalı yara şeklinde ve geçici bir baş dönmesi veya bilinç kaybından, koma ve ölüme yol açabilecek nitelikte olabilir.
Yaralanma çeşitleri: Yaralanan yer, baş derisi, kafatası, beyni kaplayan bu zarların kan damarları ve beyin olabilir. Baş derisi, genellikle sıyrılıp yırtılabilir. Kafa derisini besleyen ince kan damarları çok bol olduğundan, bu derinin yırtılması sonucu, şiddetli bir kanama olabilir ve durum aslından daha ağır görünebilir. Bu tip bir kanamayı durdurmanın çaresi, kanayan bölgenin çevresindeki deriyi, alttaki kafatası kemiği üzerine iyice bastırıp, o bölgeyi kanlandıran damarlardan kan gelmesini önlemektir. Bu şekilde, kanama hafifletildikten sonra, sıkı bir bandaj uygulanabilir. Kanla ıslanan saçlar, yara alanının görünümünü olduğundan çok kötü yapabildiğinden, gerek yara bölgesini iyi görebilmek, gerek etkili bir kanama kontrolü yapabilmek için, o alandaki saçları tereddüt etmeksizin kesmek uygundur. Kafatası ve beyni etkilemiş olan açık yaralarda temiz bir sargı veya yeni yıkanmış bir bezle, o bölge örtülmeli-dir. Bu durumda, dezenfektan veya herhangi diğer bir ilaç uygulamak hatalıdır. Kafatası yaralanmaları, genelikle, baş üstüne gelmiş şiddetli bir darbe sonucu, kırık şeklinde olur. Bu durumda, kafa derisi sağlam gözükebilir. Şakak, kulak, burun bölgelerinde olmayan veyaçöküklük oluşturmayan kafatası kırıkları önemsizdir; yalnız, darbenin şiddetini belirtmeye yarar. Kapalı bir yarada, röntgen filmi çekilmeden, kafatasının kırık olup olmadığı söylenemez. Ancak, bilincini kaybetmiş bir hastanın, çözümlenecek diğer sorunları karşısında, kafatasının kırık olup olmaması zaten önemsizdir. Beyin yaraları, açık yaralarda çok belirlidir. Kapalı yaralarda da beyin çok şiddetle zedelenmiş olabilir. Bunun nedeni, beynin kafatası içinde hareket edebilmesi ve başın ani ileri-geri hızlı hareketlerinde, önce ileri itilmiş kafatasının, henüz kımıldamadan duran beyne çarpması ve bunu izleyen, ileri itilen beynin, şimdi hareketi yavaşlamış veya durmuş olan kafatasma çarpıp zedelenmesidir. Bu ikinci olayda, darbe alanının karşısına rastlayan beyin bölgesi zedelenmiş olur ve olaya “contre-coup”* adı verilir. Döndürücü kuvvetler, beyinde yırtıcı gerilmelere neden olup, önemli zedelenmelere yol açabilir. Bazen, özellikle kafatası kırıklarında, kafatasının iç yüzünü kaplayan zarların kan damarları yırtılıp kanayabilir. Atardamarlardan en sık zedeleneni, şakak bölgesinde, orta meningeal atardamardır ve bu damarın kanamasıyla, kafatası ve dura mater arasında bir kan birikimi (hematom) oluşur bkz. Dura-dışı Kanama. Yırtılan damarın bir toplardamar olması halinde, kanama, dura mater’in içinde olur ve bu kanamanın oluşturacağı şişkinlik oldukça yavaş oluşur, bkz. Subdural Hematom. Bu gibi kanama ve kan birikimleri, beyin üzerinde artan bir basınca neden olacağından, gittikçe kötüleşen baş ağrıları, sara krizleri, bilinç kaybı ve komaya yol açar ve durum cerrahi müdahale ile düzeltilmezse, sonuç ölümdür.
Tedavi: Yaralanmanın çeşidine göre değişir, fakat gözle görülen yaraların tedavisinden sonra, hastanın bir süre gözlem altında tutulması ve bir beyin kanamasının olup olmadığının saptanması gereklidir. Bu gözlem süresi 24 saattir. Yaralanma çok ağırsa, hastanın suni solunum cihazıyla desteklenmesi gereklidir ve bazı hallerde hasta, ancak bu cihaz çalıştığı sürece yaşar. (bkz. Ölüm). Birikmiş kan pıhtıları, cerrahi müdahale ile temizlenir ve bu ameliyatlar, genellikle başarılıdır. Baş yaralanmalarından sonra, sara krizlerinin veya post travmatik baş ağrılarının belirmesi olağandır, (bkz. Kompansasyon Sendromu). Baş yaralanması sonucu bilincini kaybetmiş hastada alınacak ilk önlem; nefes yollarının açık tutulmasıdır, bkz. Konküsyon.
Yazar: yonca
-
BAŞTAKİ YARALAR
-
Baş Dönmesi
Denge duygusu bozuk olan hastadaki baş dönmesidir. İç kulak hastalığından (Menlere hastalığı), sara ve histeriye kadar, çeşitli nedenleri vardır. Adi baş dönmesiyle eşdeğer anlamda kullanılması yanlıştır.
Baş Dönmesi Nedir?
Baş dönmesi denildiği zaman, kişinin denge kurmakta sorun yaşaması ile ilgili her tür problem akla gelir.
Bu durum kişinin sadece göz kararması yaşamasının yanında ilerki zamanlarda, ayağa kalktığından dengesini kaybetmesi ile yataktan çıkamama durumuna kadar ilerleyebilen, tıp alanında vertigo diye tabir edilen sağlık problemidir.Baş Dönmesi Sebepleri Nelerdir?
Baş dönmesinin bir çok sebebi olabilir. Bir çok organa bağlı olarak ortaya çıkabilen baş dönmesi sorunu, en çok iç kulaktaki mevcut hastalıklarından kaynaklanır. İç kulakta var olan bazı hastalıklar baş dönmesi rahatsızlığını tetikleyen en büyük etkenlerden biridir. Örneğin:
– kişinin üst solunum yollarında yaşadığı bir enfeksiyon sonrasında iç kulakdaki tutulum
– iç kulak içersinde bulunan ve kişinin denge kurmasını sağlayan bazı toz benzeri maddelerin fizyolojik yapılarının bozulması
– Meniere Hastalığı diye de tabir edilen, iç kulakta bulunan sıvıların basınç yapacak kadar kimyasl yapılarındaki değişim
– Vestibüler Nörinit ismiyle bilinen, kişinin denge kurmasını sağlayan iç kulak içindeki sinyallerin beyne ulaşmasını sağlayan sinirlerin iltihaplanmış olması
– Labirentit adıyla tanımlanan kronik orta kulak iltihanın bütün iç kulağa dağılması
– Özellikle menenjit gibi yüksek ateşe bağlı hastalıklardan iç kulağın hasar görmesi
– Iç kula sinirlerinde meydana gelene tümörsel hastalıklarNe Gibi Şikayetler Hissedilir?
Baş dönmesi rahatsızlığı kişiden kişiye değişebilen farklı şikayetlere nedne olur. Kimi insan, her tarafın döndüğünü, kimi insan ayaklarının altından yerin kaydığını, kimi insan gözlerinin karardığını ifade eder. Bütün bunların hepsi baş dönmesinin kanıtıdır. Kişideki baş dönmesinin sebebi kulak hastalıklarına bağlı ise, kulak çınlamaları, duyma azlığı, kulaklarında basınç hissetmesi, kulağından gelen akıntı, nadir olarak mide bulantısı, gözlerde anormal derecede gözlenen hareketlilik gibi bulgular saptanabilir.
Nörolojik hastalıklara bağlı baş dönmelerinin yaşanması durumunda ise, şiddetli baş ağrıları, uyuşma hissi, kısmi felçler olabilmektedir.Baş Dönmesi İçin Yapılan Muayenede Ne Görülür?
Baş dönmesi hastalığı şayet iç kulakta varolan bir hastalık sebebiyle yaşanıyorsa, genel itibariyle yapılan kulak muayenesinde bir sorun yokmuş gibi görünür. Yalnızca orta kulak iltihabı durumlarında iç kulağın etkilenmesi ile yaşanan bir baş dönmesi var ise, kulak zarında bir delik veya orta kulakta yaşanan bir iltihaplanma tesbit edilebilir. www.kadinlarsitesi.com
Bunun dışında kişinin göz hareketlerinde anormallik seyredilir ve en anormal harekete sahip olan göz o taraftaki kulakta bir sorun olduğunu işaret edebilir.Baş Dönmesi İçin Ne Gibi Tetkikler Yapılır?
Baş dönmesi rahatsızlığı için ne gibi bir tetkikler yaptırmanız gerektiğini, yaptıracağınız muayene sonucu elde edilen bulgular belirler. Yaptırdığınız muayene sonucunda, kulak ile ilgili bir sorun bulunmaz ise doktorunuz muhtemelen sizi başka branşlara sevk edecektir.
Baş dönmesi için yapılan tetkiklerin başında, odiometri diye tabir edilen, hem duyma hemde iç kulak enfeksiyonlarını kontrol eden tetkik yöntemi gelir.
Bunun yanında kulak ile bağlantılı olan normal film çekimleri, bilgisayarlı tomografiler, MR denilen manyetik resonans veya kan tahlilleri gibi tetkik yöntemleri uygulanabilir.Baş Dönmesi Nasıl Tedavi Edilir?
Baş dönmesi, aslında kendi başına bir hastalık değildir. Burda dikkat edilmesi gereken, baş dönmesi mutlaka başka hastalığın habercisidr ve bu hastalığın ne olduğu bulunmalıdır. Baş dönmesine sebep olan hastalık tespit edildikten sonra, hastalığın tedavi şekline göre bir rota çizilir.
-
BAŞ AĞRISI
Tıpta en sık rastlanan belirtilerden olup, yaklaşık % 90’ında yapıya ait (anatomik) hiçbir neden yoktur. Baş ağrısı, genellikle geçici ve sinirsel nedenlere dayanır ve daha fazla, endişe, açıklanmayan hiddet ve öfke hallerinde duyulur. Bu durumlarda, ağrının oluşumu, kaşlardan, boyun bölgesindeki kaslara kadar uzanan ve kafatası derisi içinde ilerleyen kas tabakasının spazmı şeklinde açıklanır.
Bu olayın, evrimde, atalarımızdan kalma bir reaksiyon olduğu da söylenebilir, çünkü köpek veya maymun gibi hayvanlarda, kızgınlık anında, ensedeki tüylerin, alt tabakalardaki kasların kasılması sonucu dimdik olduğu görülür. Bazı tip baş ağrılarında esas neden, beyin atardamarlarının genişlemesi veya duvarlarındaki basıncın artmasıdır, çünkü, beyin dokusunda ağrı duygusu yoktur ve hasta tam bilinçliyken dahi, beyin dokusu ağrı duyurulmadan ellenebilir, hattâ ameliyat edilebilir.
Migren, beyin tümörü vakaları veya kafatası içinde yer tutan yeni oluşumların belirmesinde duyulan baş ağrıları bu temele dayanır. Sinüsler gibi, kafatası içi boşluklarda konjestion (kan hücumu) şiddetli baş ağrısı uyandırır ve burundaki en hafif bir kanlanma dahi,baş ağrısına neden olabilir. Bir olasılıkla, gözlerdeki görme kusurları da, kon-jestiondan ötürü baş ağrısına yol açabilir, fakat göz bozuklukları sanıldığı kadar sık ve çok baş ağrılarına neden olmazlar. Bununla birlikte, göz içi tansiyonu gibi ciddi göz hastalıklarının çok şiddetli baş ağrılarını uyardıkları da bir gerçektir.
Halk arasında, diş iltihaplarının, böbrek hastalıklarının, romatizmanın ve. yüksek kan basıncının da baş ağrısına neden olduğu kanısı yaygındır. Bunlar, doğrudan etkiyle baş ağrısı uyandırmasalar da, kişinin bu rahatsızlıklarından ötürü aşırı derecede üzüntü duyması, bir baş ağrısı nedeni olabilir. Tansiyon yüksekliği de baş ağrısına yol açabilir, ama birçok yüksek tansiyon vakası belirtisiz olduğundan, rastlantıyla saptanmaktadır. Kan basıncının yükselmesine üzülen bir kişinin, bu üzüntüden dolayı başının ağrıması daha olağandır. Teşhiste önemli olan, baş ağrısının tanımıdır; sinirsel baş ağrıları, hastanın sinirsel durumunun, olayları acıklı duruma sokmasına neden olmasından ötürü “feci”, “kızgın iğneler batarcasına” vb. gibi deyimlerle anlatılır.
Burada baş ağrısının bütün başa yaygın olması da, lokalize bir olayın olmadığına işaret eder. Baş ağrısı, fizik bir nedene bağlı ise, ağrı lokalizedir, hastayı hareketsiz durmaya iter ve diğer başka belirtiler de vardır. Kusmayla beraber seyreden, çok şiddetli, lokalize ağrılar, beyin içi basıncının arttığına işaret ettiğinden, acil önlem gerektirir. Migrende, ağrı öncesi genellikle kusma olup, ağrı göz belirtileriyle birlikte duyulur. Sinüzite bağlı baş ağrısı, iltihaplı sinüsün bulunduğu yerin üzerine rastlayan bölgede duyulur. Sinüslere uyan bölgelerdeki baş ağrıları genellikle, gözlerin hemen üstünde, gözlerin iç veya dış kenarlarında, yanakların üstünde vb.’dır ve bu durumlarda, yakaların çoğunda, nezle veya bir burun akıntısı da vardır. Baş ağrısının tedavisi, nedeninin tedavisidir.
-
BASUR MEMELERİ
(Hemoroidler). Rektum (bkz.) ve anus’un (bkz.) varisli toplardamarlarıdır. Dış basur memeleri, anus dışında olup, üzerleri deriyle kaplı olanlardır; iç basur memeleri ise, rektum ile anus’un birleşme yerinde bulunurlar ve üzerleri mukoza ile örtülüdür.
Nedeni: Aşırı şişmanlık, kronik kabızlık ve dışkılama sırasında fazla ıkınma, kuvvetli müshil kullanma, gebelik, rektum ve komşu dokuların tümörleri ve çok ender olarak da, portal toplardamarda basınca neden olacak karaciğer hastalıklarıdır. Basur memesi oluşumunu hazırlayıcı, kalıtsal bir faktörün varlığı olasıdır.
1. iç basur memeleri: Basur memeleri, hastayı rahatsız etme derecelerine göre sınıflandırılırlar: Birinci derecede olanlar, anusta hiç belirmeyen, fakat zaman zaman kanayan basur memeleridir; ikinci derecedekiler, anus dışına çıkar, fakat kendiliklerinden geri, içeri girebilirler; üçüncü derece olanlar, anus dışına çıkıp, ancak itilmeyle içeri girebilenlerdir. Her üç tipte de sorunlar belirebilir. En sık görülen sorun, trombozdur (damar içi pıhtı oluşumudur). Bu durum, çok ağrılı olmakla birlikte, birinci ve ikinci derece basur memelerinde, tedavi edilebilir. Üçüncü derece olanlarda, özellikle enfeksiyon (bkz.) ve strangülasyon (sıkışma-boğulma) görülebilir. Her üç tipte de, özellikle dışkılama sırasında kanama, anus çevresi kaşıntısı, akıntı ve tıkanma, boğulma ya da enfeksiyon oluştuğu zaman da ağrı görülür.
2. Dış basur memeleri: Tıkanma olmadıkça, fark edilmezler. Tıkanmalı durumda ise, çok ağrılıdırlar.En fazla rahatsız eden belirti, anus çevresi kaşıntısıdır. Kaşıntıyı giderici türlü merhemin bulunmasına rağmen, en iyi önlem, her dışkılama sonrası, anus çevresini su ile iyice yıkamaktır. Basur memelerinden gelen bir sızıntının varlığında ise, bu bölgenin daha da sık yıkanması gerekir. Dışkılama düzene sokulmalı ve dışkının yumuşak olması sağlanmalıdır. Başlıca şikâyetin,kanama ve basur memelerinin birinci ve ikinci dereceden olmaları halinde; damarları büzen, tahriş edici bir madde,basur memelerine zerk edilebilir; bu biraz rahatsız edici, ama ağrı vermeyen bir tedavidir. Üçüncü derece basur memelerinin şikâyet doğurmaları, bunların ameliyatla çıkartılmasını gerektirir. Bu tip basur memeleri, dışarı çıkıp, stran-güle ve enfekte . oldukları takdirde, hasta yatırılmalı ve anus çevresine soğuk kompres uygulanmalıdır; bu olay çok sancılı olabilir. Ameliyat yapmak için, enfeksiyonun iyileşmesi beklenir.
Dış basur memelerinin ağrımaya başlaması tromboz oluşmasının işaretidir. Zamanla bu durum kendiliğinden geçer, fakat bazen ağrının şiddeti, bir ensizyon (bkz.) yapıp, pıhtının alınmasını gerektirebilir. -
ATEŞ YÜKSELTİCİ
halsizlik, kas ve baş ağrısı ve susuzluk vardır. İdrar miktarı azalmıştır, kabızlık, kusma, bulantı da görülebilir, nabız ve solunum hızlanmıştır. Bu dönemi, şiddetli terleme, bol ve yoğun bir idrar yapma, genel bir rahatlama izler. Bu son durum, çabuk oluşursa kriz diye adlandırılır (lober pnömonide olduğu gibi), yavaş oluşursa lizis adını alır.
Çok yüksek ateşle beraber, genellikle bir delirium hali (veya daha hafif olarak, zihinsel dalgınlık, zamanın farkında olmamak, kâbus görmek gibi) görülür. Ateş sırasında görülebilen ölümün nedenleri, kalbin çok zayıf olması ve en ufak bir zorlamada tükenmesi (bu durumda ölüm, anidir) veya hastanın gittikçe artan zafiyet belirtileriyle komaya girmesidir (bu durumda ölüm, ani değildir).
Ateş, düzenli bir surette saptanıp bir çizelgeye kaydedilirse, bazı belirli eğriler ortaya çıkar ki, bu eğrilerin şekli, enfeksiyonun cinsi hakkında yararlı bilgi verir. Ateşin düzeyi, hastalığın ağırlığının her zaman bir belirtisi değildir. Nitekim, difteri, milier tüberküloz ve tifoda ateş bazen pek az yükselir, buna karşılık bazı hafif enfeksiyonlarda, özellikle çocuklarda, konvülsiyon ve delirium gösterecek kadar ateş yükselmesi olabilir. En sık rastlanan ateş eğrisi devamlı tip olup, burada ateş hızla yükselir, birkaç gün veya hafta boyunca belirli bir düzlemde kalır ve sonunda kriz veya lizis şeklinde normale düşer. Çocuk hastalıklarının çoğunda bu tip ateş eğrisine rastlarız.
“Tekrarlayan ateş”te (açlık humması) aynı devamlı eğri görülür, ama normal ateşli bir haftadan sonra yeniden bir ateş yükselmesi dönemi belirir ve bu dönemler arasında, normal ateşli dönemler (gizli dönemler) olmak üzere birkaç kez tekrarlanabilir. ‘Tekrarlayan ateş’in bir tipi de, “febris remittens” adı verilen, örneğin, tifoda görülen şeklidir. Burada sabahları düşük (ama, yine de normalin üstünde), akşamları ise yüksek ateş görülür. Bu eğri-tipi birçok tropikal hastalık için belirgin bir özelliktir. “Febris intermittens” diye adlandırılan, ‘tekrarlayan ateş’ tipinde ise, sıtmada olduğu gibi, belirli süreli ateşli ve normal dönemler vardır; günlük tekrarlayan tipte, her 24 saatte bir, tersiana tipinde, her 48 saatte bir ve kuartana tipinde ise her 72 saatte bir ateş yükselmesi görülür.
Bütün bu açıklamalara göre, ateşe bir kere bakmak fazla anlamlı değildir. Yüksek bir ateş, basit bir hastalığa, düşük veya normal ateş de önemli bir hastalığa bağlı olabilir. Ayrıca, çocuklar çok sık rahatsızlıktan söz edebilirler ve her şikâyette ateşine bakmak, o çocuğu nö-rotik yapabilir. Bir kişi, gereksiz üşüdüğünü hissedip de ateşine baksa ve 38 derece bulsa, bu ona ne anlatabilir? Yarım saat önce belki aynı kişinin ateşi daha da yüksekti; veya yine bu kişi, ateşini normal bulsa, onun kendini rahatsız hissetmesini bu olay önlemez ve birkaç saat sonra daha fazla iyileşeceğini belirlemez. Termometre kullanan bir doktor, teşhisini ateşe göre koymaz, fakat hastanın ateşi, doktorun koyacağı teşhise yardımcı olur. Örneğin, hastada genel bir döküntü mevcutsa, yüksek ateş, hastalığın kızıl olabilmesi lehinde bir bulgudur, buna mukabil normal bir ateş (diğer belirtilerle bir arada değerlendirilirse) durumun allerjik bir döküntü olduğu kanısını kuvvetlendirir. Gerçekten, huysuz ve keyifsiz bir çocuğun ateşli olduğu tespit edilirse, bu durumlarının ateşten ötürü ortaya çıktığı anlaşılıp, ona göre tedavi edilir, ama çocuğun ateşinin normal olması, huysuzluğunun sebepsiz olduğu anlamına gelmez. Ateş mevcudiyeti, daima anlamlıdır, ama ateş bir belirtidir ve tedavisi, esas sebebe yönelmelidir. -
ATEŞ
Vücudun, normalin üstünde bir sıcaklık gösterip, normal fonksiyonunun bozulması halidir. Normal vücut ısısı 36,9 derecedir. Fakat, bütün bir gün süresince, bu ısı 36,9 derece (veya biraz altı) ile 37,5 derece arası normal olarak oynayabilir. Nitekim, fazla yemek yedikten sonra, çok sıcak ve nemli havalarda, uzun ve yorucu idman sonrası, vücut ısısı yükselir ve saat 14-21 arası en yüksek, 1,30-7 arası ise en düşük düzeyindedir. Kadınlarda, vücut ısısı, bir âdet devresi boyunca değişkenlik gösterip, tam yumurtlamadan önce belirli olarak yükselir ve bu gerçekten, doğum kontrolünde ve çocuk yapmak isteği olduğu takdirde, gebe kalınabilecek ve kalınamayacak günlerin hesabında yararlıdır.
Yüksek vücut ısısı, genellikle (fakat bu kesin değildir), bir bakteri veya virüs enfeksiyonu belirtisidir. Vücut ısısı, güneş çarpmalarında, bazı tip beyin hastalıklarında veya zedelenmelerinde ve özellikle çocuklardaki sinirsel şoklarda çok belli olarak yükselir. Beyindeki bir merkez, ısı yapım ve tüketimi arasındaki dengeyi düzenlemek ve böylelikle vücut ısısını kontrol etmekle görevlidir. Bakteri istilâsında, hem ısı yapımı, hem de tüketimi etkilenir. Yüksek ateşin gelişini haber veren en bellibaşlı belirtiler, gereksiz üşüme duygusu ve vücudun kontrol edilemeyecek şekilde titremesi-dir. Bu dönem ateşin “soğuk dönemi” diye adlandırılır. Çünkü, deri soğuk ve nemlidir, ama gerçekte vücut ısısı yükselmiştir ve çocuklarda havale adı verilen çırpınma hali (konvülsiyonlar) bu dönemde belirir. Ateş bütün vücuda yayılıp yerleşince, sıcak dönem başlamıştır ve burada deri, sıcak ve kurudur, -

ATARDAMARLAR
(Arterler). Atardamarlar, kalpten, oksijenlenmiş kanı, bütün vücuda yollayan, duvarları kas tabakasıyla çevrili tüplerdir. Atardamar sistemi ufak dallara ayrıldıkça, kan akımına karşı direnç artmaktadır. Normal bir kişide, dolaşımın gerekli şekilde sürebilmesi için 120 mm. cıva basıncı değerinde bir kan basıncına gerek vardır; öyle ki, bir atardamar kesildiğinde, kan fışkırır. Atardamarların en ufak uç dalları, arteryol adını alır ve bunlar, kılcal damarlar aracılığıyla, toplardamar sistemiyle devamlıdır. Atardamar sisteminin dalları arasında çok sayıda anastomoz (ağızlaşma) vardır. Bundan ötürü, bir atardamarın tıkanması, onun kanlandırdığı bölgenin beslenmemesine işaret etmez; dolaşım, bu ağızlaşmaların sağladığı yan geçitlerle sürer. bkz. Kan Dolaşımı.
Atardamarların Ve Toplardamarların Görevleri Nelerdir ?
Atardamar ve toplardamar vücudumuzun kan taşıyan başlıca damarlarıdır. Atardamarlar (arterler) kalpten aldıkları temiz kanı dokulara götürür, toplardamarlar ise kirlenen kanı toplayıp kalbe getirir.
Ana atardamarlar sol karıncıktan çıkar, kollara ayrılarak bütün vücudu dolaşır. Organlara ulaşınca incelir, yüzlerce dala ayrılır, besleyeceği dokulara varınca kılcal damarlar haline gelirler. Organlardan (kas, ciğer, deri vb.) geçerken kandaki besleyici maddeleri bırakırlar. Besleyici kanı alan organlar, toplayıcı kılcal damarlara kanı kirlenmiş halde verirler.Toplayıcı kılcal damarlar gittikçe kalınlaşarak kalbe yaklaşırlar ve sağ kulakçığa ulaştıklarında ana toplardamar halini alırlar.Atardamarlar kalp gibi çarpar. Çeperleri düz, kaygan olduğu için kanı hızlı ve kuvvetli şekilde pompalar.Toplardamarlar daha geniştir. Atardamara göre daha çok kan taşırlar ve bu kanı daha az bir basınçla, daha yavaş olarak kalbe ulaştırırlar.
-
ASİL KİRİŞİ (Tendon’u)
Yunan mitolojisine göre, Aşil’i annesi, yaralanmaz hale getirebilmek için, kutsal nehir suyuna batırmış, fakat çocuğu suya sokarken, ayak bileğinin arkasından, topuğunun üstünden tutmuş ve böylelikle Asil’ in vücudunun bir tek bu bölgesi nehir suyuyla ıslanmamış. Böylece, Aşil’in tek zayıf noktası, topuğunun üstü olmuş, ancak oradan yaralanabilmiş.
Baldırdaki büyük kasları calcaneum denen topuk kemiğine bağlayan kiriş (tendon) ayağın bileğe doğru çekilmesini sağlar. Parmak uçlarında dururken kullandığımız kiriş de aynı bu Asil kirişidir. Bazı atletler yaşlandıkça, Asil kirişi gerçekten zayıf bir nokta haline gelir ve fazla gerilmeyle kopabilir.
Günümüzde, Asil tendonu uyarım refleksinin ölçülmesi tiroit hastalıkları teşhisinde kullanılan bir testtir -
AŞILAMA ŞEMALARI
En sık rastlanılan bulaşıcı hastalıklara karşı bağışık bir toplum yaratmak için, yerel koşullara göre değişiklikler gösteren, birçok aşılama şemaları tarif edilmiştir. Bu şemaların hepsinde ana ilke ilk yaşta difteri (D), boğmaca (B), tetanos (T) ve çocuk felcine karşı bağışık lamaktır. Verem BCG aşısı da doğumdan sonra ilk hafta içinde deri içine 0,1 mi. verilerek yapılır. BCG dışında ilk aşılama ilk aylıktan daha küçüklere yapılmaz; bazıları bunu 6. aya kadar geciktirirler. Bunlar daha küçüklerde anneden geçen antikorların varlığı dolayısıyla bağışık yanıtın iyi olmayacağını, bağışıklık sisteminin olgunlaşmamış olduğunu ve daha küçüklerde boğmaca aşısına karşı tepkinin ağır olduğunu ileri sürerler.
Yurdumuzda çocuklarda antikor yapımının erken başladığı ve boğmacadan ölümün ufak çocuklarda yüksek oranda olduğu dikkate alınarak aşılamayı ikinci ayın bitiminden itibaren aşağıdaki şemaya göre başlatma eğilimi vardır. (E. K. Unat).
İlk ay içinde: BCG
2-3 ayda: Difteri – boğmaca – tetanos (DBT) ve üçlü Sabin polyomiyelit aşısı (ÜSP)
4-5 ayda: DBT ve ÜSP
6-7 ayda: DBT ve ÜSP
1-15 ayda: Kızamık canlı aşısı deri altına veya kasa
18-24 ayda: DBT ve ÜSP
2. yaşta: Tüberkülin deneyi negatifse
BCG aşısı İlkokula başlarken: Difteri – tetanos ve
ÜSP Ortaokula başlarken: Tetanos aşısı ve
ÜSP 11-13 yaşında: Kızlar için kızamıkçık
aşısı (elde mevcutsa) 18-20 yaşında: Tetanos aşısı
Tifo ve paratifo ve B aşısı (TAB), bu hastalıkların tehlikesi varsa 6-10 yaş arasında birer ay ara ile iki kez veya birer hafta ara ile 0,25 – 0,5 mi. deri altına verilir ve sonra her sene 0,5 mi. tekrarlanır. Önce aşılanmamış 6 yaşındaki ve daha büyük okul çocuklarında ise şu şema uygulanır: -
YALINC VE KARMA AŞILARI
Aşılar ya yalnız bir tek hastalığa karşı koruyucu yalınç aşılar veya birkaç hastalığa bağışıklayıcı karma aşılar şeklinde hazırlanır. Bunlardan yalınç aşılara örnekler kolera, boğmaca, tifüs, tetanos, difteri, polyomiyelit, çiçek, san-humma aşıları… dır. Karma aşılar ise bir tek aşılamayla birkaç hastalığa karşı bağışıklama sağlanması esasına dayanır. Bunlar belirli ihtiyaçlara göre hazırlanır. Meselâ, ufak çocukluk çağında en önemli hastalıklar olan difteri, boğmaca ve tetanos’a karşı karma aşı hazırlanmıştır. Bu aşı şaplı difteri ve tetanos tosoidiyle ölü boğmaca etkenleriyle hazırlanır; ve bir ay arayla 0,5, 1 ve 1,5 mi. et içine verilir. Bu aşı 5 yıllık bir bağışıklık sağlar.
-
ÖLDÜRÜLMÜŞ MİKROPLU AŞILAR
Öldürülmüş mikroplarla hazırlanan aşılar 1896’da Pfeiffer ve Kolle’nin ve 1897’de Wright’in tifo aşısı üzerine olan yayınlarıyla önem kazanmıştır. Mikropların virülensli şekilleri, aşı hazırlamak için uygun besiyerlerinde üretilir; onların belirli mikroplarının tuzlu sudaki asıntıları, antijen yapılarını mümkün olduğu kadar bozmayacak tarzda ısıyla veya kimya maddeleriyle veya ültraviyole, yahut ultrasoniklerle öldürülür. Bu aşıların sterilliği, saflığı, bağışıklama kudreti ve zararsızlığı kontrol edilir ve bundan sonra kullanılır.
Bu şekilde hazırlanmış aşılardan tifo -paratifo A ve B aşısı, kolera aşısı, veba aşısı, Cox tifüs aşısı, Q humması aşısı, influenza aşısı, Semple kuduz aşısı gibi aşılar vardır. Bu aşılar soğukta, dondurulmadan, saklanmak şartıyla birkaç sene kudretlerini kaybetmezler; bunlar genellikle deri altına 1-4 haftalık aralıklarla 2-3 defa verilirler. Bunların sağladığı bağışıklık 1/2-1 sene kadar sürer. Bu bakımdan lüzum varsa bağışıklığı canlandırma için 6 ayda veya senede bir defa hatırlatma aşılaması yapılır -
CANLI MİKROPLU AŞILAR
Canlı mikroplu aşılar virülensi az kökenlerle hazırlanır. Eskiden beri hastalıkları hafif atlatanların da, iyice hastalananlar gibi bağışıklık kazanabildikleri bilinmektedir. Bu bakımdan hastalandırmayan, fakat yalnız infeksiyon yapabilecek derecede hafif virülerisli bir aşı mik-robuyla bağışıklık sağlama yoluna girilmiştir ve bizim en güçlü aşılarımız bunlardır; BCG aşısı, veba aşısı, tularemi aşısı, tifüs aşısı, çiçek aşısı, sarı humma aşısı, polyomiyelit’in Sabin aşısı, kızamığın eanlı aşısı, kabakulak canlı aşısı, kızamıkçık aşısı gibi. Bunlar aşılanacak insana genellikle bir defada verilir, ölü aşılarınkine bakarak sağladıkları bağışıklık daha uzun sürer ve daha az mikropla başarılı sonuç alınır. Kızamık, kabakulak ve kızamıkçığa karşı karma canlı aşıyla başarı elde edildiği bildirilmektedir.