Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • ARSENİK (Sıçanotu)

    Yüksek dozlarda, mide ve bağırsakları tahriş eden bir me­taldir. Günümüzde, tıpta kullanılış ala­nı artık yoktur. Bununla birlikte, ufak miktarlarda, iştahı kamçılayıcı ve saçla­rı parlatıcı etkisi olduğu iddia edilir. Penisilinden önce, frenginin tedavisinde kullanılan başlıca ilaç olan Salvarsan’m bileşiminde arsenik vardır. En iyi tanı­nan zehirlerden biridir ve zehirlenme belirtileri, bulantı, bayılma duygusunu izleyen, şiddetli kusma, ishal, kramplar ve çırpınmalar ve komadır. Arsenik, her yerde bulunabilen bir maddedir, fakat cinai zehirlemelerde çok kolay teşhis edilir. Arsenik zehirlenmesinde tedavi, ferri klorürün, bikarbonatlı sudaki % 15 eriyiği ve mide yıkanmasıdır. Arsenikli savaş gazı olan Lewisite’in etkisine kar­şıt olarak kullanılan Dimercaprol veya B.A.L. da, zehirlenme tedavisinde etki­lidir. Arsenik etkisine karşı bağışıklık sağlanması mümkündür; Güneydoğu Avustralya’da buluna Styria’daki ünlü arsenik yiyenler, birkaç normal adamı öldürebilecek dozda arsenik alabilmek­tedirler.

  • APRAKSİ BELİRTİLER

    Apopleksi, sık rastla­nan bir olaydır; bir hasta, aniden bilin­cini yitirip, komaya girerse, bir felç geçirmiş olması olasılığı vardır. Böyle bir kişinin soluğunun alkol kokması şaşır­tıcıdır, ama teşhisi yanıltmamahdır. Felç­ler, genellikle orta yaşlı veya yaşlılar­da görülür, fakat apopleksinin nedeni, patlamış bir anevrizma ise, gençlerde de felç olabilir. Bazen, felçten önce, olacak olayı haber veren belirtiler görü­lebilir; bunlara özellikle, pıhtılaşmanın ufak bir dalda başlayıp asıl atardamara yayıldığı hallerde rastlanır. Bir organ­da duyulan uyuşma, beceriksizlik, felç ve koma ile sonuçlanabilir. Felcin nede­ni, boyunda uzanan ve beynin asıl bes­leyici atardamarı olan iç karotis atar-damarındaki pıhtılaşma ise, felçten bir süre önce bitkinlik, konuşma güçlüğü veya konfüzyon belirmiştir. Bazen, şid­detli bir baş ağrısı, bir hemoraji (şid­detli kanama) tehdidi anlamını taşır. Ambolizmi (başka yerde oluşmuş pıh­tının, beyin atardamarını tıkaması hali) izleyen felçler çok ani belirir. Tedavi: Acil önlem, hastanın rahat soluk alması ve sıcak tutulması aslına dayanır. Kişiye kesinlikle alkol veya her­hangi bir yiyecek ve içecek verilmeme­lidir. İyileşmesi mümkün kişilerde, bir­kaç gün içinde bilinç yeniden belirir, ama konfüzyon görülür ve huzursuzdur­lar. Çevrelerinin farkına varmaları art­tıkça, olaym ne derece önemli bir felce neden olduğu ortaya çıkar. Bu durum­da, tehlike, hastada zatürree ve hare­ketsiz yatmaktan ötürü belirecek yatak yaralandır ve bu hastaların bakımı çok zordur. Haftalar geçtikçe iyileşme iler­ler, ama felçli organlar, bakıcılar tara­fından günde en aşağı dört kez, tam ola­rak hareket ettirilmezse, bu organlar iyi-leşmeyecek şekilde sertleşir ve ağrıma­ya başlar. Organlarda herhangi bir ka­sılmaya izin verilmemeli ve kaslar spazm-lı olup da eklemleri kastıkça, organ, özel kalıplar içinde, kasılmayacak şekilde bağ­lanmalıdır.
    İyileşme uzun ve güçtür; hastada ko­nuşma ve kavram zorlukları belirmişse,bakımı daha da güçleşir. Olayın başın­da alman önlemlere cevap verebilen tek apopleksi şekli, bir anevrizma kanama­sına bağlı olanıdır, fakat bazı hallerde, böyle bir kanama sonrası, beyinde bü­yük bir pıhtı kalır ve cerrahi müdaha­le ile çıkartılması gerekir. Günümüzde mikroşirurji, yani mikroskop altında ya­pılan cerrahi müdahalelerle kanayan in­ce damarları tutmak ve oluşan pıhtıyı çıkarmak yönünde önemli adımlar atıl­mıştır. Beyin damarlarının durumu, an-jiyografi ile anlaşılır

  • APANDİSİT TEŞHİSİ

    Bütün karın, ama özellikle sağ altbölüm, duyarlıdır. Hafif bir ateş olabilir veya olmayabilir. Makadın içten muayenesi, pelvisin duyarlı olduğunu gös­terir ki bu, önemli bir bulgudur. Appen­diks patladığı takdirde, bütün belirtiler şiddetlenir: Karında büyük duyarlılık vardır ve karın ön duvarı kasları sert­leşmiştir, ateş yüksektir ve hasta bir çe­şit şok hali gösterir ve peritonit yayıl­dıkça, yüzün solukluğu artar, nemli bir soğuma belirir. Patlamış bir apendiks-ten yayılan iltihap, doğal haliyle, yerel-leşebilirse, o zaman bir apendiks absesi belirir. Aksi halde, peritonit hali öldü­rücü olabilir. Ayrıca, teşhis bazen çok zor olabilir ve belirtilerin şaşırtıcı olma­sı dolayısıyla apandisit akla gelmeyebi­lir. Örneğin, ünlü Milli Eğitim Bakanı Necati böyle bir yanılgı sonucu, apandi­sit ve peritonitten vefat etmiştir

  • APANDİSİT

    (Körbarsak iltihabı). İnce-barsağın, kalınbarsakla birleştiği caecum (çekum) adını alan bölgede bulunan ve görevi belli olmayan, barsak kalıntısı şeklindeki appendix vermiformis adını alan uzantının (körbarsağın) iltihaplanmasıdır. Apandisit, bir bakteri enfeksi­yonudur. Hastalıklı bir appendiks için­de sık rastlanan ve meyve çekirdekleri­ni andıran dışkı taşlan olan faecalith’ler meyve çekirdeği sanılmış ve apandisitin nedeni olarak, çekirdek yutulmasından söz edilmiştir. Bugün 10-30 yaşlan ara­sında görülen akut karın vakalarının yak­laşık olarak yarısının nedeni, apandisit olmakla beraber, bu durum XIX. yüz­yılın son çeyreğine kadar bilinememiştir. Barsağın bu bölgesinin iltihaplarına, “caecum” çevresi iltihabı anlamına ge­len perityphlitis adı verilirdi. İlk apandi­sit ameliyatlarından biri, 1902 yılında, İngiltere krallarından VII. Edward’a ya­pılmış ve bu ameliyat bundan sonra mo­da olmuştur. Apandisite daha çok ge­lişmiş ülkelerde rastlanmaktadır.
    Türkiye’de apandisit ameliyatı Cemil Paşa ile XIX. yüzyıl sonlarında yaygın şekilde uygulanmaya başlanmıştır.

  • ANTİSEPTİK

    Tam anlamında, kokuş­ma yapan mikropları yok eden veya ge­lişmelerini önleyen maddedir. Dezenfek­tan bir madde ise, hastalık yapıcı mik­ropları öldürür, ama bu iki deyim çok karıştırıldığından, artık aşağı yukarı ay­nı anlamda kullanılmaktadır. İlk defa Louis Pasteur (1822-1895), mikropların hastalık yapabileceklerini bulmuştur. Bu­nunla birlikte, mikropların yara enfek­siyonu ve sepsis yapabileceklerini ilk gösteren, 1847 yılında Macar asıllı Sem-melweiss olmuştur. Semmelweiss, mes­lektaşlarını, loğusalık hummasının mik­ropla oluştuğuna inandırmaya çalışmış, fakat başaramamıştır. Aynı şekilde, 1843’te Oliver Wendell Holmes, loğu­salık hummasının bulaşabileceğini iddia ettiği zaman, ona pek inanan olmamış­tı. Ancak Pasteur’le başlayan mikrop­ların tanımlanması ve etkilerinin belir­lenmesi, yani mikrobiyoloji bilimi ile an­tisepsinin önemi anlaşılmış oldu. Cerra­hide antisepsiyi ilk uygulayan, Joseph Lis-ter’dir (1827-1912). Lister, ameliyat oda­sına karbolik asit püskürtmekte ve ame­liyat odasında kullanılan bezleri karbo­lik asitle yıkatmaktaydı.
    Zamanla, ameliyatlarda, antisepsinin yerini asepsi almıştı. Yani, amaç, giren mikrobun öldürülmesi değil, onun yeri­ne, ameliyatla ilgili her madde ve aletin sterilize edilip, tamamen mikropsuz kı­lınmasıdır. Günümüzde, antiseptikler de­riyi veya kirlenmiş yaralan temizlemek için kullanılır. Bunlar, yaraların iyileş­mesini geciktirdiklerinden, dikkatle kul­lanılmaları gerekir. Birçok doktor, en etkili ve en az zararlı antiseptiğin, su ve sabun olduğunu iddia ederler. Evlerde antiseptiklerin en uygun kullanılış alanları, tuvaletlerdir

  • ANTİBİYOTİK

    Antibiyotik, bakterileri öldüren bir ilaçtır. Bazıları mikroskobik mantarlardan yapılır, bazılarını da kimyagerler yapar.Penisilin 1929‘da bulundu ve ilk defa 1941 yılında kullanıldı. O zamandan beri daha yüzlerce antibiyotik geliştirildi: Streptomisin (streptomycine), eriptromisin (erh-ythromycine) gibi. Penisilinin bulunmasından önce, insanlar, anjin, faranjit gibi basit hastalıklardan ölüyorlardı. Bugün antibiyotikler sayesinde bu hastalıklar beş günde tedavi ediliyor.

    Fakat antibiyotiklerin kullanılmasından sonra direnci fazla olan bazı bakteriler bulundu. Onun için hangi bakterinin hangi antibiyotiğe karşı dayanıklı ya da dayanıksız olduğunu bilmek gerekiyor. Bu denemeyi de (resimde görüldüğü gibi) antibiyotiğe banılmış bir kağıdı bir kültür bulyonuna daldırarak yapıyorlar. Bakterileri yaşat mayan antibiyotiğin etrafı açık, temiz kalıyor. Antibiyotik etkisiz ise büyük bir açılma olmuyor.

    Hastalık yapıcı (pato­jen) organizmaların, büyümelerini önle­yen ve bu organizmaları yok edebilen, bazı mikroorganizmalar veya mantarla­rın oluşturduğu maddelere verilen genel addır. Penisilin, streptomisin, kloranfe-nikol, terramycine, aureomisin, en iyi bilinen antibiyotiklerdir. Her yıl yeni an­tibiyotikler elde edilmektedir, fakat çok kullanılan her antibiyotik, zamanla, ken­disine dirençli organizmaların oluşumu­na yol açmaktadır. Bu mikropların di­renç kazanması, antibiyotiklerin dikkat­sizce kullanılmaları sonucu, daha da önemli bir sorun olmuştur. Bundan ötü­rü, basit hastalıklarda, antibiyotikler kul­lanılmamalıdır ve mümkünse, ancak et­ken mikrobun teşhis edildiği ve duyarlı olduğu antibiyotik saptandıktan sonra, o antibiyotik hastaya verilmelidir. An­tibiyotikler, yeterli dozlarda en az beş gün kullanılmalıdır.Antibiyotiklerin tedavi alanına girdi­ği 1950’li yıllardan itibaren mikroplu hastalıklardan ölüm oranında büyük azal­malar olmuş; pek çok hastalığın kat’i tedavisi gerçekleşmiştir. Eski yılların korkunç hastalıkları belki ortadan kalk­mamış, ancak korkunç olma niteliklerini kaybetmişlerdir.

  • Anoreksi – İştahsızlık

    Yemeklere karşı duyulan iştahın azalması ya da ke­silmesi, fiziksel veya psikolojik bir has­talığın belirtisi olarak değerlendirilmelidir. Örneğin, sindirim sistemi karsinomalarmda, viral hepatitlerde iştahsızlık görülebilir. Psikiyatrik hastalıklar ara­sında ise iştah kesilmesine en çok ne­den olanlar; desresyon, endişe hali ve mani gibi hallerdir.

    Anoreksi bir hastalık mıdır?

    Evet, Anoreksi bir hastalıktır.

    Anoreksi, yalnız genç kızlarda mı ortaya çıkar?

    Hayır, genç kız ya da genç erkek ayrımı yoktur.

    Anoreksi, bir gençlik hastalığı mıdır?

    Bu hastalık, genellikle ergenlik, nadiren de erişkinlik çağında görülür. Çok genel olarak denebilir ki, aşırı zayıflama tutkunu her bireyde görülebilir.

    Anoreksi tehlikeli midir?

    Evet, tehlikelidir. Hafif seyrederse ciddi beslenme bozukluklarına yol açar. Ağır seyrederse hayati tehlike yaratır.

    Anoreksi nasıl başlayan bir hastalıktır?

    Anoreksi, kişinin, kendi bedensel görüntüsünü algılamasında bozukluk veya şişmanlama konusunda aşırı kaygısıyla başlayan bir hastalıktır.

    Anoreksi hastası sonunda kendisini zayıf hisseder mi?

    Hasta, bir deri bir kemik kalsa bile fazla kilosu olduğu konusunda saplantısından asla vazgeçmez. Kendisini sürekli çok şişman bulduğu için, aç yaşar. Kendisini hiçbir zaman zayıf hissetmez.

    Anoreksinin belirtilen nelerdir?

    Birey, beslenme konusunda anormal davranışlarda bulunur. Önemli ölçüde zayıflar. Kaçınılmaz olarak aklını şişman olduğuna takmıştır. Gerçekten zayıflamış olsa bile, bu kuruntusundan vazgeçmeden, aldığı besinleri kısıtlamaya devam eder.

    Anoreksi hastası, kendisini cezalandırır mı?

    Bir tek elma yediği günler bile, çok yedim düşüncesiyle kendisini cezalandırmak ister.

    Anoreksi hastası, beslenmeye hangi gözle bakar?

    Zihni devamlı beslenmeyle meşgul olan birey, devamlı diyet ve kalori hesabı yapar ve bu hesap işini öyle bir abartır ki, sonunda çok düşük kalorisi olan yiyecekler bile ona kalorisi fazla gibi gelir.

    Anoreksi hastasının fiziksel aktivitesi nasıldır?

    Son derece aktiftir. Ağır egzersizler uygulayabilir.

    Anoreksi hastası, diğer hastalıklara çok mu açıktır?

    Hayır, enfeksiyonlara karşı inanılmaz derecede direnç gösterir.

    Anoreksi hastasının ruh hali nasıldır?

    Depresyon sık görülür. Birey, şişmanlamaktan nefret ettiği gibi, rahatsızlığını kabul etmez ve ne yediği ve ne kadar yediği konusunda doğruları söylemez.

    Anoreksi hastalığının tedavisi nasıldır?

    Hastanın ciddi bir psikiyatrik tedaviye girmesi ve derhal, sağlıklı bir diyet programına alınması gerekir. Bu hastalık, psikiyatrist ve diyetisyenlerin ortak çalışmasıyla tedavi edilebilir.

  • ANKİLOZ

    Cerrahi müdahale, hastalık veya yaralanma sonucu, bir eklemin ta­mamen veya kısmen hareketsizleşmesi. Ankiloza neden olan başlıca hastalıklar, verem, romatoid artrit, mikroplu artrit-tir. Bu durumlarda, eklemi oluşturan kemikler, kabuk dokusuyla birbirlerine yapışırlar. Kırıklar sonucu oluşan eklem sakatlıklarının sonucu ankiloz olabilir. Normal bir eklem, bir kırığın tedavisi için komşu eklemlerin de alçıya katıl­maları gibi hallerde, uzun süre hareket­siz bırakılırsa, durum ankilozla sonuç­lanabilir. Aynı nedenden ötürü, bir or-ganm felçli olduğuna inanıp, onu uzun süre hareketsiz tutan erişkin histerikler­de, o organ eklemlerinde ankiloz görü­lebilir; ibadetlerinin bir bölümü olarak, kol ve bacaklarını yıllar boyu aynı poz­da tutan mistiklerde de sonuç aynı ola­bilir. Bazen cerrah, hareketi kısıtlı ve ağrılı bir eklemde, kronik ağrıyı gidere­bilmek için, özellikle tam ankiloz yapa­bilir. Genellikle erişkin, genç erkeklerde görülen belkemiğinin sertleşip tümünün hareketsizliğiyle sonuçlanan ankilozan spondilit nedeni .bilinmeyen bir hastalık­tır.

  • ANGINA PECTORIS

    Anjin dö pua-trin; Kalp spazmı). Kalbi besleyen ko-roner atardamarları hastalıklı olan kişi­ler, özellikle gün başında, fazla yemek yedikten sonra ve soğuk havalarda, özel bir ağrı duyarlar. Bu ağrı, soluk kesici olup, genellikle sıkıştırıcı, bastına bir sancı olarak tanımlanır ve “sternum” denen göğüs ortasındaki kemiğin arka­sından, boyuna, göğüs iki yanına, sol kol ve aşağı karnın üst kısmına yayılır. Bu ağrı çok şiddetli olabilir, ama hiçbir zaman keskin bir sancı değildir. Göğüs­te duyulan keskin ağrılar genellikle, kalp hastalığından çok, sindirimsizlikle ilgi­lidir.
    Kalp ağrısının nedeni, kalp kasına gi­den kan miktarının azalmasıdır, çünkü kas, çalışmasını karşılayacak oranda kan-lanamamaktadır. Ortaya çıkan ağrı, has­ta hareket halindeyse, onu durdurur. Bu, çok etkili bir alarm sistemidir, çünkü hasta, dinlenme halinde olunca, kalbin yükü azalır. Yükü azalan kalp için kan dolaşımı yeterli olabilir ve ağrı kaybo­lur. Hasta dinlenirken de ağrı kaybol-mazsa, bu önemli bir hastalığa işaret eder. Teşhis, ağrının karakteristik nite­liği ve elektrokardiyogram sonuçlarına göre konur.
    Tedavi: Dinlenme, endişe, korku, he­yecandan uzak durmak başlıca önlem­lerdir. Hasta, kendine uygun hareket çerçevesi içinde hareket edebilmeyi öğ­renmelidir. Sigara içmek yasaklanır, fa­kat az miktarda alınan alkol yararlıdır. Doktorların çoğu, kolesterolü az olan bir perhiz salık verirler ve kan koleste­rol düzeyini alçak tutmak amacıyla da bitkisel yağların kullanılmasını önerir­ler, çünkü istatistikler, yüksek kan ko­lesterolü ile koroner hastalık arasında bir ilgi olduğunu düşündürecek sonuçlar vermektedir. Bununla birlikte, bu du­rum, hâlâ tartışma konusudur. Hastanın kilosunu azaltan bir perhiz, mutlaka hastalık belirtilerini azaltan bir önlem­dir. En etkili ilaçlar, damar genişletici nitrogliserin ve amil nitrittir. Bu ilaçlar, iki yoldan etkilidir: Koroner atardamar­larını genişletip, kalp kan akımım ar­tırırlar ve vücudun diğer damarlarını genişletip, kanın geçişinde direncin azalmasını ve böylelikle kalbin kan pompa­lama işinin kolaylaşmasını sağlarlar.
    Günümüzde kalp cerrahisi bu alana da etkili olmaya başlamıştır. Bazı vaka­larda bu kalp spazmlarına neden olan koroner arterler değiştirilmekte ve has­talar normal yaşama dönebilmektedirler (By-Pass ameliyatı).
    Bazı ender vakalarda, tıbbi tedavi ile ağrı kaybolmadığı zaman, kalpten ağrı uyartılarını ileten sinirler bir cerrah ta­rafından kesilebilir veya bu sinirlerin ile­tisi bir iğneyle durdurulabilir. Kalbe gi­den kan miktarını artırmak amacıyla diğer cerrahi girişimlere de başvurulmak­tadır, fakat bunların basan oranlan bi­linmez. Akıllıca ve bazen etkili olan bir diğer tedavi yöntemi de bazal metabo­lizmanın azaltılmasıdır; çünkü, bu saye­de vücudun oksijen gereksinimi azala­cak ve böylece kalbe düşen görev hafif­leyecektir. Bu amaçla, hastaya tiroid bezinde birikip tiroksin hormonu salgı­sının azalmasına neden olsun diye, rad­yoaktif iyot verilmektedir, bkz. Koroner Hastalıkları ve Tromboz.

  • ANEVRİZMA

    Bir atardamar veya top­lardamar duvarındaki içi kan dolu şiş­kinliktir. Anevrizmalar, damar duvarının zedelenmesi veya doğuştan zayıf olması sonucu meydana çıkıp, birkaç şekil gös­terir. Gerçek bir anevrizmada, damarın iç tabakası gevşemiş ve şişkinlik diğer dış tabakalarca kaplanmıştır. Yalancı anevrizmada ise, bütün damar duvarı gerilmiş ve kan, bir bağdokusu içinde toplanmıştır. Anevrizmalar, doğuştan ve­ya edimsel olabilir. Edimsel olanları, ya­ralanma veya hastalık —genellikle, ate-roskleroz veya sifilis (frengi)— sonucu ortaya çıkar. Hastalık bir dissekan (ya­rık) anevrizma oluşumuna yol açabilir; burada kan, damar duvarı tabakaları ara­sını doldurup, sonunda duvarın o kıs­mını patlatır. Bu tip anevrizmalar, yük­sek kan basınçlı (yüksek tansiyonlu) ki­şilerin aortlarında olabilir.
    Anevrizmalar ayrıca, şekillerine göre de bölümlenebilirler: İğ şekli, torba şek­li, meyve tanesi şekli, yılankavi… Diğer bir sınıflandırma yöntemi de, yerlerine göredir. Anevrizmaların en sık görüle­bildikleri yerlerden biri, kafatasıdır ve burada beyni besleyen atardamarların duvarlarında belirirler. Belirtileri: Bunlar, anevrizmanın yerine ve tipine göre değişir. Bazen, şiş­kinlik ağrısızdır, ama görülebilir; örne­ğin, ata binenlerde, diz arkası anevriz­ması veya kafa derisindeki yılankavi anevrizmalar. Karında, aortta oluşurlar ve burada ağrısız ve belirtisiz olabildik­leri gibi, rahatsızlığa neden olup, ba­ğırsak ve böbreklere giden kan akımı­na engel olabilirler. Beyin atardamarla-rındaki anevrizmalar, komşu yapılar üze­rine basınç yapıp, ona ilişkin belirtiler verebilirler; örneğin, göz optik sinirleri üzerine basınç yapıp körlüğe veya bu sinirlerin felcine neden olabilirler. Bir anevrizmanın patlaması, ağır seyreden ve genellikle ölümle sonuçlanan olayla­ra yol açar. Aort anevrizması çatlaması şiddetli göğüs ağrı ve baygınlığa neden olup, başta bir ülser delinmesini andırır, fakat atardamar duvarının yarılması ge­nişledikçe, teşhis kesinleşir. Kafatası için­deki bir anevrizmanın patlaması, suba-raknoid kanamaya yol açar; ani bir ka­nama, çok şiddetli baş ağrısı ve bilinç kaybına neden olur, hafif bir sızıntı ise, baş ağrısı ve beyin zarlarında tahriş be­lirtilerine yol açar.
    Tedavi: Güç ve sonuçsuz olabilir. Ka­rında aortun zedelenmiş bölümünün çı­karılıp, onun yerini plastik bir maddeyle tamamlamak mümkündür, fakat kan sız­dıran veya patlamış bir anevrizmada ame­liyat ağır ve genellikle başarısızdır. Bazı cerrahlar, belirti vermeden saptanan bir anevrizmanın çıkartılıp, yerine yeni bir bölüm konmasına taraftardır, çünkü anevrizmanın varlığı, tehlikelidir, fakat her cerrah ve hasta, bu konuda kendi fikrini söylemelidir. Kafatası içi anevriz­malara gelince, bunların çoğu başarıyla ameliyat edilmiş ve patlamış olan veya sızan anevrizma, bağlanmıştır

  • ANESTEZİ

    Kelimenin asıl anlamı, du­yumların kaybolmasıdır (özellikle, dokunma ve ağrı duyularının). Bu duruma duyumsal sinirlerin veya merkezlerinin yıkıldığı organik hastalıklarda veya bazı belirli psikolojik durumlarda rastlanır. Genellikle, bu deyim, cerrahi girişimler sırasında kısmi veya tam duyumsuzluğun yaratılması anlamında kullanılır.

    Geçmişte afyon, kenevir ve alkol, de­ğişik şekillerde cerrahide kısmi anestezi yapabilmek için kullanılmaktaydı, fakat bu ilaçların hiçbiri, ağrı dindirmekten öteye etkili değildi. Takriben 130 yıl öncesine kadar, yani modern anestezi­nin uygulanmasının başlamasına kadar, cerrahi girişimler, kanlı, kaba tedavi yön­temleriydi. Son yüzyılda cerrahi bilimi­nin gösterdiği büyük ilerlemeler, fizyo­loji ve patoloji bilimlerindeki buluşlara olduğu kadar, anestezinin gelişmesine de bağlıdır.

    1875 yılında, bir İngiliz doktoru olan Dr. Pearson, astma nöbetleri için eter kullanılmasını önermiş ve 1800’de Sir Humphry Davy, diazot monoksit gazının anestezik etkilerini gözlemlemiştir. Bun­dan ötürü, diazot monoksit, cerrahide kullanılmaya başlanmış ve 1818’de Fa-raday ve bazı Amerikalı doktorlar, ete­rin anestezik etkisini saptamışlardır. Dia­zot monoksiti 1844 yılında anestezide ilk kullanan Amerikalı bir dişçi, Ho-race Wells olmuştur. Eteri de 1846 yı­lında anestezide ilk kullanan Boston’lu başka bir Amerikalı dişçi, Dr. Morton’ dur.

    Aynı yıl, İngiltere’de eter anesteziyle ilk ameliyatı Liston yapmıştır. 1847’de Edinburg’lu J. Y. Simpson, ilk kez eteri doğumda kullandı. Simpson, birkaç ay sonra da kloroformun etkisini gözlemledi. Son yıllara kadar eter, kloroform, etil klorür ve triklor etilen başlıca anes­tezik ilaçlan oluşturmaktaydı. Bu mad­delerin hepsi solunum yolundan etkiliy­diler ve bundan ötürü hastada kötü bir etki uyandırmaktaydılar. Günümüzde, pentotal gibi, damardan verilen ilaçlar­la daha rahat bir anestezi sağlanabil­mektedir.

    Modern anestezistin, uyutabil­mek, hastaları .gevşetebilmek, kan ba­sıncını ayarlayabilmek için kullanabile­ceği çok sayıda ilaç vardır; fakat diazot monoksit, halen diş anestezisinde kulla­nılmakta, eter bazı nadir hallerde anestezistlerin hâlâ işine yaramaktadır. Kalbi durdurabildiği için, kloroformdan tama­men vazgeçilmiş ve yerini, halothane al­mıştır.

    Modern genel narkoz, hasta yatağın­da premedikasyon (narkoz öncesi ilaç verilmesi) ile başlar. Burada genellikle, morfin pethidine (dolantin) kullanılıp, hastada bir uyku hali oluşturulur ve ak­ciğer salgılarını kurutmak amacıyla da (çünkü, aksi halde bilinçsiz hasta, bu salgıları soluyabilir) atropin veya skopolamin verilir. Narkoz odasında, anestezist, damara bir barbitürat zerk eder thiopentone (Pentothal) veya methohexitone (Brietal, Brevital) gibi ve has­ta uyuduktan sonra da burun veya ağız­dan, solunum borusuna bir tüp uzatır, Bunun kolaylıkla yapılabilmesi için hastaya kas gevşetici bir ilaç örneğin, suksinil kolin (Lysthenon) vermek uy­gundur. Tüp yerleştirildikten sonra, has­tanın solunumu kontrol edilir ve anes­tezik madde ile birlikte, ameliyat evre­lerinin gerektirdiği ilaçlar sürekli olarak verilir. Gerektiğinde, damara devamlı akan bir serum kullanılıp, gereken ilaç­lar bunun yoluyla damara verilir; çünkü, operasyon sırasında, hastanın genel du­rumundan anestezist sorumludur.

    Ame­liyat bittikten sonra da anestezist bir süre daha hastayı kontrol eder ve ame­liyat sonrası, ağrı, heyecan, bulantı gi­derici ilaçlan salık verir.Kısmi anestezi, vücut yüzeyine uygu­lanan, deriye veya duyumsal sinirlere zerk edilen yerel anesteziklerle sağlanır. Zarlardaki duyuyu yok etmek ve kana­mayı durdurmak amacıyla göze veya bu­runa kokain damlatılabilir (tıpta saf ko­kain, ancak bu amaçla kullanılabilir). An­cak günümüzde bu uygulama terkedilmiş­tir. Son yıllarda genellikle, amethosine (kokain yerine kullanılır), procaine ve lignocaine gibi yerel anestezikler, sentetik maddelerdir. Procaine % 0,5-2’lik zayıf çözeltiler halinde ve adrenalinle birlikte kullanılır, çünkü saf procaine kan da­marlarını genişletip kanamayı artırabilir. Lignocaine de 0,25-liik zayıf çözeltiler halinde kullanılıp, ancak deri veya mu­koza yüzeylerine doğrudan doğruya sü­rüldüğü zaman % 2-4 gibi daha kuvvet­li eriyiklerinden yararlanılır. Lignocaine, en çok sistoskop veya benzeri bir aletle muayeneden önce, uretra (idrarın mesa­neden atıldığı yol) duyarlılığının gideril­mesi için kullanılır.

    Ameliyat alanındaki sinir uçlarının duyarlığını gidermek için derinin ilaçla enfiltre edilmesine, alan blokajı adı ve­rilir. Belirli bir alana sinir veren duyum­sal sinirlere (örneğin, kolu sinirlendiren plexus brachialis) enjekte etmeye ise, sinir bloku adı verilir. Yerel anestezik­ler, bazen hafif bir gf nel anestezikle bir­likte kullanıldığında, daha başarılı so­nuçlar elde edilebilir.

    Vücudun alt bölümünün anestezisi, omuriliği çevreleyen sıvıya ve omurilik­ten çıkan sinirlere yerel anestezık zerk etmekle kabildir ki, bu teknik, spinal anestezi diye adlandırılır. Aynı amaçla, omuriliği çevreleyen duramater’va. hemen dışındaki boşluğa da lokal anestezık zerk edilebilir ki, bu durumda epidural anes­teziden söz edilir. Bu tekniklerin ana­tomisi için bkz. Omurilik.

    Anestezi altında, gizli kalmasını arzu­ladığınız şeyleri açıklayacağınızdan kay­gılanmayınız. Anestezi altında sırlarım açıklayan kimseye rastlanmamıştır.

     

  • Anemi – Kansızlık

    Anemi: Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlemiş olduğu kriterlere göre kandaki hemoglobin oranının kişilerin yaş ve cinsiyetlerine göre gereken değerlerin altında kalmasına Anemi (kansızlık) adı verilir. Demir eksikliğinden kaynaklanan, folik asit eksikliğinden kaynaklanan, Vitamin B-12 eksikliğinden kaynaklanan anemi en çok karşılaşılan anemi çeşitleridir.

    Demir Eksikliğinden Kaynaklanan Anemi

    Kandaki kırmızı hücreler düşük orandaki demire bağlı olarak azalma gösterir. En çok karşılaşılan anemi türü Demir Eksikliği Anemisi’dir.

    Demir eksikliği neden oluşur?

    · Kişinin beslenme programında demir içeren ürünlerin azlığı,
    · Alınan demirin vücut tarafından yeterince emilmemesi,
    · Bayanların adet kanamaları da dahil olmak üzere vücutta gerçekleşen kronik kanamalar.

    Doğurganlık döneminde ve adet günleri nedeniyle kan kaybı yaşayan bayanlar, hamileler ve emzirmeye devam eden bayanlar, çocuklar ve beslenmelerinde yeterince demir içeren besinler almayan kişiler yüksek risk grubu içerisindedir.

    Demir eksikliği anemisinin belirtileri

    · Kişinin yiyecek olmayan şeylere karşı istek duyması,
    · Kişinin tırnaklarında ve ağzının kenarında çatlakların oluşması,
    · Kişinin tırnaklarının biçimsizliği,
    · Dilin tahriş olması durumu.

    Daha fazla demir için hangi besinleri tüketmeliyiz?

    Demir açısından faydalı olan besinler, kırmızı et, karaciğer, balık, kuru üzüm ve yumurta sarısıdır. Bazı un, ekmek ve tahılların demir oranınca zenginleştirildiği görülebilir. Kadinlarsitesi.com

    Tedavi Yöntemi

    Demir eksikliğine bağlı aneminin tedavi yöntemlerinden biri ağızdan demir tedavisidir. Bu tedavi yönteminde kullanılan demir formları demirsülfat, demir glukanat ve demir fumorattır. Tedavinin cevap vermesi ve hemoglobin seviyesinin normal değerlere dönmesi 2 ay sonra gerçekleşecektir ancak tedaviye 6-12 ay daha devam edilmesi gerekmektedir.

    Diğer tedavi yöntemi ağızdan ilaç alamayan kişilerde damar veya kas içerisine uygulanan demir ilaçlarıdır. Tedavinin yapılan kan sayımında 2 ay sonra cevap vereceği görülür.

    Folik Asit Eksikliğinden Kaynaklanan Anemi:

    Folik asit vücudumuzun yeteri kadar kırmızı hücre yaratması için gereklidir. Eğer kişide folik asit eksikliği gözlemleniyorsa kan hücrelerinin üretimi yavaşlar ve anemi ortaya çıkar. Folik Asit Eksikliğine Bağlı aneminin en büyük etkeni alkol olduğu için bu rahatsızlıkla daha çok alkoliklerde karşılaşılır.

    Folik Asit Eksikliği Anemisinin Belirtileri

    · Kişinin depresif ruh hali,
    · İshal,
    · Kırmızı ve şiş bir dil

    Vitamin B-12 Eksikliğinden Kaynaklanan Anemi

    Midede gerçekleşen B-12 vitaminin emilimi için midenin B-12 asıl faktörü isimli bir madde salgılaması gerekmektedir. Eğer kişide bu faktörün eksikliği söz konusuysa B-12 vitamin eksikliğiyle karşılaşılır.

    Vitamin B-12 eksikliği anemisinin belirtileri:

    · Kişide el, ayak ürpermesi,
    · Bacak, ayak ve ellerde duyu kaybının hissedilmesi,
    · Sarı ve mavi renklerinin renk körlüğü,
    · Kişinin dilinin şişmiş, ağrılı ve yanıyor olması,
    · Kilo verilmesi,
    · Cildin kararması,
    · İshal olma,
    · Düzensiz yaşam,
    · Depresif ruh hali..

    Ayrıca bkz  GEBELİKTE KANSIZLIKHamilelik Öncesi Anemi (Kansızlık) , Doğru Miktarda Demir AlımıDEMİR