Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • AEROSOL

    Bir gazın içindeki çok ince sıvı veya katı cisimciklerin ufak damla­cıklar halinde dağılmış şekilde bulunma­sı durumudur. Tıpta, aerosoller genellik­le, a) Hastalık taşıyan parazitleri (siv­risinek, pire gibi) öldürmede, b) Havayı temizlemede, c) Kalabalık yerlerde, dam­lacık enfeksiyonuyla bulaşan hastalıkları önlemede, d) Akciğer hastalıklarında in-halasyon için kullanılmaktadır.
    Aerosol, elle işleyen bir sprey veya ne-bülizör, özel olarak yapılmış inhalatör veya bilinen basınçlı kutularda kullanı­lır. Aerosoller, haşarat öldürmede, çok etkilidir, ama havayı temizleme etkisi abartılmamalıdır; çünkü, gerçek hava te­mizlenmesi, odanın havalandınlmasıyla olabilir. Havaya sıkılan antiseptiklerin, bir şişe içindeki mikroplan öldürmede etkili olabilirler; ancak herhangi bir dam­lacık enfeksiyonunu önleyecek sürede ha­vada kalabildikleri kanıtlanmamıştır. Ka­labalık bir yerde, etkili olabilmesi için öyle sık sıkılmaları gerekir ki, orada bu­lunanların nefes almaları zorlaşır. As­tımda daralmış olan akciğer hava yollanın genişletmeye yarayan aerosoller, adrenalin, atropin, methonitrite, isopre-naline veya orciprenoline kapsarlar. Bu tip aerosollerin kullanılması astımlı bir­çok hastayı rahat ettirmiştir, ama teda­vinin önemle izlenmesi, bu kuvvetli ilaç­ların fazla dozda alınmamasına dikkat edilmesi gerekir

  • ADRENALİN

    Böbreküstü bezlerinin iç bölümleri (medullası) tara­fından salgılanan bir hormondur. Bu hor­monun görevi, organizmayı acil hareke­te hazırlamaktır ve etkisini, nabzın hız­lanması, kanın iç organlar ve deriden kaslara gönderilmesi, karaciğerdeki gli­kojenin glikoza dönüşümü ve böylelikle acil bir enerji kaynağı sağlanması şeklin­de gösterir. Bu hormonun etkisiyle, göz-bebekleri büyür ve akciğerlerde nefes bo­ruları, yani bronşlar genişler. Adrenalin, ilk kez 1901 yılında Takamine tarafın­dan, hayvan böbreküstü bezlerinden el­de edilmiştir, ama günümüzde sentetik olarak hazırlanmaktadır. Astma krizle­rinde, kalp uyarıcısı olarak, fazla doz insülin almış diyabetli hastalarda kulla­nılır. Özellikle dişçilikte, yerel uyuştu­rucularla birlikte, kanamayı azaltmak için kullanılmaktadır. Günümüzde fizyo­lojik bakımdan son derece önemli olan bu maddenin tedavi alanında geniş bir uygulama yeri yoktur.
    ADRENERJİK. Uç kısımlarından adre­nalin ve noradrenalin adlı maddeleri serbestleştiren sinir liflerini tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. Bu lifler genel­likle, faaliyet ve stress ile ilgili liflerdir

  • ÂDET ÖNCESİ GERİLİM

    Premens-truel gerginlik). Âdet kanamasının baş­langıcından hemen önce kendini gösteren bir grup belirtidir. Önemsenmeyecek, ha­fif bir rahatsızlıktan kişinin yaşamını çe­kilmez kılacak derecede ağır şikâyetlere kadar değişik şekillerde karşımıza çıka­bilir. Bu gerilim dönemi bir gün ile bir hafta, hatta daha uzun zaman devam edebilir. Bu dönemde beliren sorunları ruhsal ve fiziksel olarak iki grupta top­layabiliriz. Ruhsal sorunlar; gerilim, aşı­rı sinirlilik, bazen de depresyon olarak kendini gösterir ve âdet kanamasının başlangıç günü yaklaştıkça ağırlaşır. Fi­ziksel sorunlar ise; memelerde dolgun­luk ve aşırı duyarlık, şişkinlik hissi ve bazen de kilo alma şeklindedir. Gerek ruhsal, gerekse fizik belirtiler, nörotik ka­dınlarda daha şiddetli olma eğiliminde­dir. Bu rahatsızlıklarda hormonal bazı etkenlerin rol oynadığı kuşkusuzdur. Ör­neğin, progesteron yetersizliğinin, psiko­lojik belirtilerden sorumlu olduğu ileri sürülmüştür; nitekim doğum kontrol hap­ları veya sentetik progesteron hormonu içeren ilaçlar, bu şikâyetleri çoğu zaman ortadan kaldırmaktadır. Fizik sorunların ise idrar söktürücü ilaçlar kullanıldığında azalması ya da düzelmesi, bunların kö­keninde vücutta aşırı su tutulmasının et­kili olabileceğini düşündürmektedir. Bu hastaların büyük oranda 35 yaş (veya daha ileri yaşta) grubunda olmaları, vü­cuttaki östrogen-progesteron dengesi bo­zukluğunun hastalığın oluşumunda önem­li bir rol oynadığını kanıtlamaktadı

  • ÂDET GÖRME

    Adet görme (halk ara­sındaki deyimiyle “aybaşı kanaması”) in­san ve yüksek evrim düzeyindeki may­munların dişisinin normal bir vücut fonk­siyonudur. Gebeliğin yokluğunda, her ay, vagina dışına kanama olması anlamına gelir. Rahmin iç yüzü endometrium adı­nı alır ve döllenmiş yumurtanın yuva­lanmasına elverişli, kadife görünümünde bir tabakadır. Her ay bu tabaka, yumur­ta döllenecekmiş gibi hazırlanır ve gebe­lik oluşmadığı takdirde, belirli bir mik­tar kanla birlikte, tekrar yenilenmek üze­re, vücut dışına atılır. Âdet görmeyi dört devrede incelemek mümkündür: Sakin dönem, endometriumun kalınlaşması, atılması (yıkılma devri) salgılama döne­mi, nihayet birinci dönemde östrogen bo­rusunun etkisiyle endometrium, hem hüc­re sayısının artması, hem de bezlerin ve kan damarlarının dolması sonucu, kalın­laşır. Salgılama döneminde (ikinci dö­nem) progesteron hormon etkisi vardır. Yıkılma devrinde, rahim boşluğuna kan sızar ve bir süre sonra bu kanla birlikte, yıkılmış endometrium dokusu, dışarı atı­lır. Kanama biter bitmez, endometrium’ un onarımı başlar: Kan artıkları emili-me uğrar ve yıkılmış olan doku yeniden yapılır. Bu olayların tümü, yumurtalık ve hipofiz hormonlarının etkisindedir. Âdet devrinin başlangıcında, yumurtalık­ta olgunlaşan ve içinde yumurtanın bu­lunduğu folikül, östrojen hormonu salgı­lar. Bu hormonların salgılanmasının dur­ması üzerine (gebelik oluşmadığı takdir­de, bu salgı durur), endometrium yıkılır. Ovülasyon, 28 günlük devrin aşağı yu­karı ortasına, yani 14’üncü gününe rast­lar. Döllenme, yumurtanın fallop boru­ları içinden geçtiği sırada olabileceğin­den, her ay, gebeliğin gerçekleşebileceği üç gün vardır. Buna rağmen, gebelik, seyrek de olsa, değişik zamanlarda, hat­ta kanama olduğunda dahi oluşabilir. Kız çocuklarını, menstrüasyon kanama­sının oluşumunu iyice anlatarak, psiko­lojik yönden bu kanamaya alıştırmak ge­rekir, çünkü sancılı âdet vakalarının ço­ğunun temelinde, bu normal olaya karşı kişinin olgun olmayan tutumu yatmak­tadır.
    Normal âdet kanamasıyla ilgili çok çe­şitli söylenti vardır. Bazı eski inançlara göre, kadının bu kanama günlerinde “kir­li” olduğu düşünülmüş, menstrüasyon sı-sında kadınla cinsel temasta bulunan er­keği korkunç sonuçların beklediğine ina­nılmış, hatta kadının o günlerde garip bir durumda olduğundan saçını yıkama­sı ya da kıvırması doğru kabul edilme­miştir. Bu inançların tümü saçmadır. Normal menstrüasyon kanaması, kadının günlük yaşamını etkilememelidir. Aslın­da, normal bir genç kız, kanamaların başlangıcını, cinsel olgunluk devrinin ba­şı sayıp, sevinmelidir.
    Âdet görmeyle ilgili diğer bir yanlış inanç da, kanamayla vücuttan dışarı “kö­tü” maddelerin atıldığı ve bundan ötürü kanama yokluğu ya da azlığında, bu “kö­tü” maddelerin vücutta kaldığıdır. Bu tümüyle yanlıştır. Kanamanın olmama­sının tek anlamı, normalde atılan mad­denin yapılmamış olması, yani onarım ve gelişim devrelerinin eksikliğidir. Ka­nın vücut içinde kaldığı tek gerçek du­rum, primer amenore denen ve kızlık za­rının deliksiz olmasından ötürü, oluşmuş âdet kanamasının vagina’da birikmesi ha­lidir.
    Âdet görme; hipofiz bezinin kontrolün-dedir. Hipofiz bezi ise, beyin tabanın­daki hipotalamus’un etkisi altındadır. Hi-potalamus’un duygularla ilişkisi büyük olduğundan, kişinin duygusal durumu ve heyecanları âdet kanamasını kuvvetle et­kilemektedir. Aynı şekilde, korku ya da heyecan etkisiyle, âdetlerin kesilmesi mümkündür. Amenore’nin (âdet vokluğunun) en sık rastlanan nedenleri, kadının gebe kalma korkusu, ya da çok şiddetle çocuk sahibi olma isteğidir. Ya­lancı gebelik denen durumda, kadının psikolojik gebelik arzusu, tüm gebelik belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Kadının yaşamında, normal olarak âdetlerin olmadığı dönemler, buluğ ön­cesi, gebelik ve emzirme zamanı ve me­nopoz (bkz.) sonrasıdır. Genel inanışın tersine, âdet yokluğunda, gebe kalmak mümkündür. Diğer amenore nedenleri, anemi, zafiyet durumları, hormonal bo­zukluklar ve uzun süren sinirsel gergin­liklerdir.
    Âdet öncesi gerginliği denen ve kana­madan hemen önce beliren sancı, sinirli­lik duygusu birçok kadında vardır. Bu durum, ya hormonlarla veya hidroklo-rotizaid gibi bir diüretikle düzeltilebilir, çünkü bu tür gerginliklerde, vücutta faz­la su tutulması, etkenlerden biridir. Ya­tıştırıcıların ve A vitaminin de bu yön­de yararlı olduğu söylenir. Sancılı âdet görmeye dismenore adı verilir. Genel­likle, dismenore’nin nedeni psikolojiktir ve ilk doğumdan sonra kaybolabilir Âdetin kesilmesi veya hiç olmaması. Çocukluk ve meno­poz dönemi ile bazı hastalıklar hariç tu­tulursa, en sık rastlanan nedeni, gebe­liktir

  • Adenom

    Adenom

    Adenom Nedir?

    Bez dokusundan oluşan, ge­nellikle selim yapıda bir tümör (hipofiz adenomu veya tiroid adenomu gibi). Se­lim bir tümör, habis olanın aksine, vü­cutta yayılmaz ve kökenini aldığı bölge­de kalır. Adenom, bir kanser türü de­ğildir. Adenom bir çeşit iyi huylu bir tümör olup salgı bezi dokularında oluşan bir rahatsızlıktan kaynaklanır. Tedavi edilebilir bir tümördür. Adenoma diye de bilinir. Büyüme özelliği olmaması ve vücudun diğer bölgelerine yayılma eğilimi göstermemesi nedeniyle iyi huylu bir tümördür. En yaygın olanı ve en çok bilinen tümör türlerinden biri de Hipofiz adenomudur.

    Hipofiz Adenomu Nedir?

    Beyinde rastlanan bir tümör çeşididir. İyi huyludur ve ne beyinde ne de vücudun diğer bölgelerinde yayılma özelliği göstermez. Hipofiz adenomlarının tek zararı aşırı hormon salgılamalarıdır. Bunun dışında da pek bir zararı yoktur.

    Hipofiz Adenomlarının Ne Gibi Belirtileri Vardır?

    OLYMPUS DIGITAL CAMERAHipofiz adenomlarının çok değişik belirtileri var olmakla birlikte en çok bilinen iki belirtisi vardır. Bunlar;
    -Baş ağrısı, görme bozukluğu ve hipofiz hormon yapımlarında görülen azalma.
    -Adenomun kontrolsüz bir şekilde aşırı hormon salgılaması.

    Adenomun Büyümesi Ne Gibi Olumsuzluklara Neden Olur?

    Her tarafı kemikle çevrili ve yaklaşık 1 cm çapında olan hipofiz bezinin adenomun büyümesiyle sıkışmasına ve bunun neticesinde ise hormonların yapısının bozulmasına neden olmaktadır. Bir diğer olumsuz etki ise hipofiz bezine komşu olan görme sinirlerinin etkilenip görme bozukluğuna neden olmasıdır. Tüm bu olumsuz etkilerin önüne geçebilmek için erken tanı koymak çok önemlidir. En hızlı bir şekilde tedavi edilmesi sağlıklı bir yaşam açısından çok büyük bir önem arz etmektedir.

  • ADDİSON ANEMİSİ

    ADDİSON HASTALIĞI. 1849 yılında, Dr. Thomas Addison tarafından tanım­lanan bir hastalıktır. (Aynı yılda, aynı doktor, pernisyöz anemiyi de tarif etmiş­tir). İngiltere’de Newcastle Upon Tyne yakınlarında doğan ve öğrenimini Edin-burgh Üniversitesi’nde yapan Dr. Addi­son, Londra’da Guy’s Hastanesi’nde üne kavuştu. Addison bu hastalığın böbrek­üstü bezlerinin yıkımına bağlı olarak ge­liştiğini ileri sürmüştü. Bu açıklama şek­linin doğruluğu yıllar sonra ispat edil­miştir. Addison’un tanımına göre, bu hastalık tablosu, kansızlık, genel zafiyet, kalp çalışmasında aşırı düzensizlik, mi­dede aşın duyarlık ve derinin özel bir renk değiştirmesiyle tanımlanır. Derinin renk değiştirmesi, derinin açıkta kalan yerlerinde yüz ve ellerde başlar, göv­deye yayıldıkça sarıdan koyu kahveren­gi, hatta siyaha doğru değişir. Az bir ha­reketle hissedilen aşırı halsizlik, baş dön­mesi veya bayılma şikâyetleri, düşük kan basıncından ötürü kulak çınlamaları, çar­pıntı, kusmayla birlikte olan veya olma­yan bulantılar, bazen de ishal, hastalık tablosunu tamamlar.
    Nedeni: Tüberküloz, tümörler veya ağır kanama sonucu böbreküstü bezle­rinin yıkımıdır. Böylelikle, bu bezlerin hormon yapımı yok olur; bu hormonlar

    11

  • AÇLIK HUMMASI

    (Tekrarlayan Ateş). Normal ateşli evreleri olan yüksek ateş dönemleriyle özellik kazanmış bir hum­madır.
    Nedeni: Borrelia recurrentis ya da Borrelia duttonii adlı spiroketlerdir. Bor­relia recurrentis, bitle yayılır ve Hindis­tan, Kuzey Amerika, Çin, Doğu Avrupa’ da rastlanır. Borrelia duttonii ise, Or-nithodorus adlı kene tarafından taşınır, Kuzey Afrika ile diğer tropik ya da alt-tropik bölgelerde görülür. Belirtileri: Bir, iki gün süreyle ateş 39-40 dereceye, hatta bunun üstüne çı­kar ve yeniden yükselmek üzere, bir, iki gün için normale iner. Ateşli evreler ara­sındaki süre değişkendir. Baş ağrısı, ba­zen ishal, deri döküntüsü veya hafif sa­rılık görülebilir ve hastalık öldürücü ola­bilir.
    Tedavi: Günümüzde Kemisetin ve bazı sülfamit türleri kullanılmaktadır.
    ADALE RÖLAKSANI. bkz. Kas Gevşeticiler.

  • AÇLIK

    İnsanlar, yeterince su aldıkları takdirde, tamamen aç olarak 60 gün ka­dar yaşayabilirler. Günde 500 kalori de­ğerinde yiyecek alabilmelerinin yaşama şansı üzerindeki etkisi büyüktür. Acil du­rumlarda sağlanacak besin, proteinden çok, karbonhidrat olmalıdır; çünkü, ye­teri kadar su ve yiyeceğin alınmaması halinde, böbrekler, protein metabolizma­sının artık ürünlerini atmak için çabaharcamadıkları zaman, daha fazla su tu­tabilirler. Açlık halinde kişi, halsiz ve çevresiyle ilgisizdir. Herhangi bir şiddet önlemine başvurulmaksızın, yetersiz ka­lorili bir diyetle, bir kişiyi, 6 ayda, top­lama kampı tutsaklarının durumuna ge­tirmek mümkündür. Anorexia Nervosa diye adlandırılan bir sinirsel hastalıkta, kişi yemek yemeği reddeder ve kısa süre­de açlıktan ölecek hale gelebilir. Zayıf­lama (bkz.) rejimlerinde uygulanan uzun açlık dönemleri sağlık açısından zararlı­dır. Çocuklukta yetersiz beslenme, geliş­mekte olan beyinde düzelemeyecek yı­kıntılara ve bu nedenle zihinsel durgun­luğa yol açar.

  • ABSE.

    Genellikle bakteri istilâsına bağ­lı bir tahriş sonucu dokularda oluşan bir olaydır. Abse bölgesinde, artan kan dola­şımından ötürü, doku arasında, bol mik­tarda sıvı ve akyuvarlar toplanır. Hasta bölge genellikle sağlam kısımlardan ay­rılmış olur ve zamanla, ölü akyuvarlar, bakteriler ve doku arasına sızmış olan sıvı, irin adı verilen birikintiyi oluşturur. Abse oluşumunun vücut yüzeyindeki ilk belirtisi, dokunulduğunda ağrıyan, sert, kırmızı bir bölgedir. Abse yerelleş­meye ve irin oluşmaya başlayınca, bu kırmızı alanın sınırları çok belirginleşircismin girmesiyle oluşur. Kaza ile, yu­tulan diş veya yiyecek maddesi, solu­num yoluna girerse, akciğerde abse olu­şabilir. İç organlarda abse oluşumuna yol açan diğer bir olay da, yerel enfek­siyonların yayılmasıdır. Buna örnek ola­rak, patlamış bir apendiks’in pelvis or­ganlarında abse oluşumuna yol açması veya absenin ortakulaktan beyne yayıl­ması gösterilebilir. Amipli dizanteride gö­rülen karaciğer abseleri ve vereme bağlı “soğuk” abseler değişik nitelikli oldukla­rından ilgili hastalıklar bölümünde anla­tılmışlardır, bkz. İltihap Reaksiyonu.

  • VİTAMİNLER HAKKINDA

    Sığır pirzolasmda % 49 oranında su, % 35 oranında yağ ve % 15,5 oranın­da protein, % 0,2 oranında da kalsi­yum fosfat ve diğer madensel tuzlar vardır. Sığır pirzolasının % 99,7’sinî meydana getiren bu öğeler çıkarıldık­tan sonra geride kalan miktar vitamin­lerden oluşur. Ekmekte % 55 oranında karbonhidrat, % 34 oranında su, % 8 oranında protein ve % 0,8 oranında yağ bulunur; yapısının geriye kalanı madensel tuzlar ve vitaminlerdir. Vi­taminlerin bulunuşu ve beslenmedeki önemlerinin kavranışı ancak son yüz­yıl içinde gerçekleşmiş ve beslenme konusuna büyük yenilikler getirmiştir.
    A vitamini yağda eriyen bazı bile­şiklerden oluşur ve karaciğerlerde, baıkyağında bol miktarda bulunur. Ha­vuçta, tatlı patateste, yeşil sebzelerde, süt ve tereyağında bulunan sarı renk­li bir pigment olan karatende A vita­mini etkisi vardır. Tiamin de denilen Bı vitamini tahılda, patateste, ette, yer fıstığında ve mayada bol bulunur.
    Riboflavin yaygın- olarak bulunan başka bir B vitamini grubu üyesidir. Nikotinik asit de etlerde bol miktarda bulunan bir B vitaminidir.
    Meyveler, taze sebzeler zengin bir C vitamini (askorbik asit) kaynağıdır. Ancak, bu vitaminin ısıya karşı çok dayanıksız olması, sık sık C vitamini eksikliğinin doğmasına yol açar.

    vitamin4444

  • Kalsiyumun Önemi

    Gelişmiş hayvanların çoğunun vü­cudu, sert kemiklerden oluşmuş bir is­kelet çatının etrafında yer alan çeşitli dokular ve kaslardan oluşmuştur. Kalp, vücudun ihtiyacı olan oksijeni çeşitli yerlere gönderebilmek için pompalama görevini yerine getirir. Akciğerler, vü­cudun ihtiyacı olan oksijenin alınma­sını ve vücuttaki kimyasal değişmeler sonucu meydana gelen karbon dioksidin dışarı atılmasını sağlarlar. Böb­rekler, çeşitli maddelerin vücutta ya­kılmaları sonucu oluşan zehirli ya da yararsız birçok maddeyi boşaltım ka­nalları araalığıyle dışa atarlar. Hare­keti ise kemik ve kas sistemleri sağlar. Kemiklerin sert olmasında, dayanık­lılığında, içlerinde bulunan kalsiyum fosfat bileşiği önemli bir rol oynar. Bu nedenle besinlerde yeterli miktarda kalsiyum ve fosfat bulunması gerekir. Kanda, dokulara oksijen ve dokular­dan karbon dioksit taşıyan organik bi leşiğe hemoglobin adı verilir. Bu bile­şiğin formülünde demir bulunur. Kan hücrelerinde bol oranda potasyuma rastlanır. Kan serumunda ise, çeşitli .maddelerin tuzlarının belirli oran ve miktarlarda bulunması gereklidir. İşte bu maddelerin beslenme yoluyle vü­cuda alınması gerekir. Kalsiyum, de­mir ve iyot bu minerallerin en önemli­leridir.
    kalsiyum Kalsiyum, süt ve peynir gibi süt ürünlerinde bol miktarda bulunur. Bü­yüme çağında olan çocuklarda, gebe kadınlarda ve bebeklerini emziren ka­dınlarda kalsiyum ihtiyacı yüksektir. Âdet sırasında bir miktar kan kaybet­tiklerinden kadınların demir ihtiyacı erkeklerinkinden fazladır, iyot, kalkanbezinin (tiroid) çalışması için ge­reklidir. Denizden uzak yerlerde ya­şayanlar, bu maddeden yeterli mik­tarlarda almazlarsa, kalkanbezî bü­yümeleri, guatr görülür. Denizden esen rüzgârların ulaştığı bazı bitkiler­de ve deniz hayvanlarında bu mad­de bol bol vardır. Bu tür besinlerin az olduğu bölgelerde, iyodun tuz halin­de yemeklere katılması gerekir.

  • VÜCUDUN DENGESİ

    Bir insanın vücudu harcadığı mik­tara eşit kalori sağlayan besinle bes-lenmekteyse fizyolojik dengededir. Yani ne şişmanlar ne de zayıflar. Vü­cudu için gerekli kaloriden fazlasını ci­lan bir kimsenin vücut ağırlığı ise gi­derek çoğalır.

    Buna karşılık bir insan, vücudu için gerekli kaloriden azını al-maktaysa zayıflar, öu insanın vücu­dunda, kalori ihtiyacının azaltılması amacıyle, bazal metabolizma da ya­vaşlar. Birleşmiş Milletler Gıda ve Ta­rım ÖrgütününBeslenme Komitesi ta­rafından saptanan değerler, beslenme konusunda ölçü olarak kabul edilmek­tedir.
    Gereğinden çok kalori sağlayan be­sinlerin sürekli olarak yenmesi aşırı şişmanlığa yol açar. Oburluğun dcğurduğu aşırı şişmanlığın ana nedeni, aşırı yemek olmakla birlikte, bu ko­nuda rol oynayan ikincil etkenler de bulunabilir. Bir insanın ya da bir hay­vanın ne miktar yemesi nerektiğini he­saplamak oldukça güçtür. Buna rağ­men, bu ihtiyaç başarılı bir şekilde a-yarlanabilmektedir. Kalen ihtiyacı ge-re’iikte iştahın çoğalmasına, kalori fazlası ise iştahın kısıtlanmasına yol acar iştahla, ihtiyaçları olan gerçek ka-!ori değerleri arasında denge kurama­mış olanlarda, iştah denen fizyolojik cay kısıtlanmamaktadır ve fazla bes-ieime şişmanlığa yol açmaktadır