Bir gazın içindeki çok ince sıvı veya katı cisimciklerin ufak damlacıklar halinde dağılmış şekilde bulunması durumudur. Tıpta, aerosoller genellikle, a) Hastalık taşıyan parazitleri (sivrisinek, pire gibi) öldürmede, b) Havayı temizlemede, c) Kalabalık yerlerde, damlacık enfeksiyonuyla bulaşan hastalıkları önlemede, d) Akciğer hastalıklarında in-halasyon için kullanılmaktadır.
Aerosol, elle işleyen bir sprey veya ne-bülizör, özel olarak yapılmış inhalatör veya bilinen basınçlı kutularda kullanılır. Aerosoller, haşarat öldürmede, çok etkilidir, ama havayı temizleme etkisi abartılmamalıdır; çünkü, gerçek hava temizlenmesi, odanın havalandınlmasıyla olabilir. Havaya sıkılan antiseptiklerin, bir şişe içindeki mikroplan öldürmede etkili olabilirler; ancak herhangi bir damlacık enfeksiyonunu önleyecek sürede havada kalabildikleri kanıtlanmamıştır. Kalabalık bir yerde, etkili olabilmesi için öyle sık sıkılmaları gerekir ki, orada bulunanların nefes almaları zorlaşır. Astımda daralmış olan akciğer hava yollanın genişletmeye yarayan aerosoller, adrenalin, atropin, methonitrite, isopre-naline veya orciprenoline kapsarlar. Bu tip aerosollerin kullanılması astımlı birçok hastayı rahat ettirmiştir, ama tedavinin önemle izlenmesi, bu kuvvetli ilaçların fazla dozda alınmamasına dikkat edilmesi gerekir
Yazar: yonca
-
AEROSOL
-
ADRENALİN
Böbreküstü bezlerinin iç bölümleri (medullası) tarafından salgılanan bir hormondur. Bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır ve etkisini, nabzın hızlanması, kanın iç organlar ve deriden kaslara gönderilmesi, karaciğerdeki glikojenin glikoza dönüşümü ve böylelikle acil bir enerji kaynağı sağlanması şeklinde gösterir. Bu hormonun etkisiyle, göz-bebekleri büyür ve akciğerlerde nefes boruları, yani bronşlar genişler. Adrenalin, ilk kez 1901 yılında Takamine tarafından, hayvan böbreküstü bezlerinden elde edilmiştir, ama günümüzde sentetik olarak hazırlanmaktadır. Astma krizlerinde, kalp uyarıcısı olarak, fazla doz insülin almış diyabetli hastalarda kullanılır. Özellikle dişçilikte, yerel uyuşturucularla birlikte, kanamayı azaltmak için kullanılmaktadır. Günümüzde fizyolojik bakımdan son derece önemli olan bu maddenin tedavi alanında geniş bir uygulama yeri yoktur.
ADRENERJİK. Uç kısımlarından adrenalin ve noradrenalin adlı maddeleri serbestleştiren sinir liflerini tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. Bu lifler genellikle, faaliyet ve stress ile ilgili liflerdir -
ÂDET ÖNCESİ GERİLİM
Premens-truel gerginlik). Âdet kanamasının başlangıcından hemen önce kendini gösteren bir grup belirtidir. Önemsenmeyecek, hafif bir rahatsızlıktan kişinin yaşamını çekilmez kılacak derecede ağır şikâyetlere kadar değişik şekillerde karşımıza çıkabilir. Bu gerilim dönemi bir gün ile bir hafta, hatta daha uzun zaman devam edebilir. Bu dönemde beliren sorunları ruhsal ve fiziksel olarak iki grupta toplayabiliriz. Ruhsal sorunlar; gerilim, aşırı sinirlilik, bazen de depresyon olarak kendini gösterir ve âdet kanamasının başlangıç günü yaklaştıkça ağırlaşır. Fiziksel sorunlar ise; memelerde dolgunluk ve aşırı duyarlık, şişkinlik hissi ve bazen de kilo alma şeklindedir. Gerek ruhsal, gerekse fizik belirtiler, nörotik kadınlarda daha şiddetli olma eğilimindedir. Bu rahatsızlıklarda hormonal bazı etkenlerin rol oynadığı kuşkusuzdur. Örneğin, progesteron yetersizliğinin, psikolojik belirtilerden sorumlu olduğu ileri sürülmüştür; nitekim doğum kontrol hapları veya sentetik progesteron hormonu içeren ilaçlar, bu şikâyetleri çoğu zaman ortadan kaldırmaktadır. Fizik sorunların ise idrar söktürücü ilaçlar kullanıldığında azalması ya da düzelmesi, bunların kökeninde vücutta aşırı su tutulmasının etkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu hastaların büyük oranda 35 yaş (veya daha ileri yaşta) grubunda olmaları, vücuttaki östrogen-progesteron dengesi bozukluğunun hastalığın oluşumunda önemli bir rol oynadığını kanıtlamaktadı
-
ÂDET GÖRME
Adet görme (halk arasındaki deyimiyle “aybaşı kanaması”) insan ve yüksek evrim düzeyindeki maymunların dişisinin normal bir vücut fonksiyonudur. Gebeliğin yokluğunda, her ay, vagina dışına kanama olması anlamına gelir. Rahmin iç yüzü endometrium adını alır ve döllenmiş yumurtanın yuvalanmasına elverişli, kadife görünümünde bir tabakadır. Her ay bu tabaka, yumurta döllenecekmiş gibi hazırlanır ve gebelik oluşmadığı takdirde, belirli bir miktar kanla birlikte, tekrar yenilenmek üzere, vücut dışına atılır. Âdet görmeyi dört devrede incelemek mümkündür: Sakin dönem, endometriumun kalınlaşması, atılması (yıkılma devri) salgılama dönemi, nihayet birinci dönemde östrogen borusunun etkisiyle endometrium, hem hücre sayısının artması, hem de bezlerin ve kan damarlarının dolması sonucu, kalınlaşır. Salgılama döneminde (ikinci dönem) progesteron hormon etkisi vardır. Yıkılma devrinde, rahim boşluğuna kan sızar ve bir süre sonra bu kanla birlikte, yıkılmış endometrium dokusu, dışarı atılır. Kanama biter bitmez, endometrium’ un onarımı başlar: Kan artıkları emili-me uğrar ve yıkılmış olan doku yeniden yapılır. Bu olayların tümü, yumurtalık ve hipofiz hormonlarının etkisindedir. Âdet devrinin başlangıcında, yumurtalıkta olgunlaşan ve içinde yumurtanın bulunduğu folikül, östrojen hormonu salgılar. Bu hormonların salgılanmasının durması üzerine (gebelik oluşmadığı takdirde, bu salgı durur), endometrium yıkılır. Ovülasyon, 28 günlük devrin aşağı yukarı ortasına, yani 14’üncü gününe rastlar. Döllenme, yumurtanın fallop boruları içinden geçtiği sırada olabileceğinden, her ay, gebeliğin gerçekleşebileceği üç gün vardır. Buna rağmen, gebelik, seyrek de olsa, değişik zamanlarda, hatta kanama olduğunda dahi oluşabilir. Kız çocuklarını, menstrüasyon kanamasının oluşumunu iyice anlatarak, psikolojik yönden bu kanamaya alıştırmak gerekir, çünkü sancılı âdet vakalarının çoğunun temelinde, bu normal olaya karşı kişinin olgun olmayan tutumu yatmaktadır.
Normal âdet kanamasıyla ilgili çok çeşitli söylenti vardır. Bazı eski inançlara göre, kadının bu kanama günlerinde “kirli” olduğu düşünülmüş, menstrüasyon sı-sında kadınla cinsel temasta bulunan erkeği korkunç sonuçların beklediğine inanılmış, hatta kadının o günlerde garip bir durumda olduğundan saçını yıkaması ya da kıvırması doğru kabul edilmemiştir. Bu inançların tümü saçmadır. Normal menstrüasyon kanaması, kadının günlük yaşamını etkilememelidir. Aslında, normal bir genç kız, kanamaların başlangıcını, cinsel olgunluk devrinin başı sayıp, sevinmelidir.
Âdet görmeyle ilgili diğer bir yanlış inanç da, kanamayla vücuttan dışarı “kötü” maddelerin atıldığı ve bundan ötürü kanama yokluğu ya da azlığında, bu “kötü” maddelerin vücutta kaldığıdır. Bu tümüyle yanlıştır. Kanamanın olmamasının tek anlamı, normalde atılan maddenin yapılmamış olması, yani onarım ve gelişim devrelerinin eksikliğidir. Kanın vücut içinde kaldığı tek gerçek durum, primer amenore denen ve kızlık zarının deliksiz olmasından ötürü, oluşmuş âdet kanamasının vagina’da birikmesi halidir.
Âdet görme; hipofiz bezinin kontrolün-dedir. Hipofiz bezi ise, beyin tabanındaki hipotalamus’un etkisi altındadır. Hi-potalamus’un duygularla ilişkisi büyük olduğundan, kişinin duygusal durumu ve heyecanları âdet kanamasını kuvvetle etkilemektedir. Aynı şekilde, korku ya da heyecan etkisiyle, âdetlerin kesilmesi mümkündür. Amenore’nin (âdet vokluğunun) en sık rastlanan nedenleri, kadının gebe kalma korkusu, ya da çok şiddetle çocuk sahibi olma isteğidir. Yalancı gebelik denen durumda, kadının psikolojik gebelik arzusu, tüm gebelik belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Kadının yaşamında, normal olarak âdetlerin olmadığı dönemler, buluğ öncesi, gebelik ve emzirme zamanı ve menopoz (bkz.) sonrasıdır. Genel inanışın tersine, âdet yokluğunda, gebe kalmak mümkündür. Diğer amenore nedenleri, anemi, zafiyet durumları, hormonal bozukluklar ve uzun süren sinirsel gerginliklerdir.
Âdet öncesi gerginliği denen ve kanamadan hemen önce beliren sancı, sinirlilik duygusu birçok kadında vardır. Bu durum, ya hormonlarla veya hidroklo-rotizaid gibi bir diüretikle düzeltilebilir, çünkü bu tür gerginliklerde, vücutta fazla su tutulması, etkenlerden biridir. Yatıştırıcıların ve A vitaminin de bu yönde yararlı olduğu söylenir. Sancılı âdet görmeye dismenore adı verilir. Genellikle, dismenore’nin nedeni psikolojiktir ve ilk doğumdan sonra kaybolabilir Âdetin kesilmesi veya hiç olmaması. Çocukluk ve menopoz dönemi ile bazı hastalıklar hariç tutulursa, en sık rastlanan nedeni, gebeliktir -

Adenom
Adenom Nedir?
Bez dokusundan oluşan, genellikle selim yapıda bir tümör (hipofiz adenomu veya tiroid adenomu gibi). Selim bir tümör, habis olanın aksine, vücutta yayılmaz ve kökenini aldığı bölgede kalır. Adenom, bir kanser türü değildir. Adenom bir çeşit iyi huylu bir tümör olup salgı bezi dokularında oluşan bir rahatsızlıktan kaynaklanır. Tedavi edilebilir bir tümördür. Adenoma diye de bilinir. Büyüme özelliği olmaması ve vücudun diğer bölgelerine yayılma eğilimi göstermemesi nedeniyle iyi huylu bir tümördür. En yaygın olanı ve en çok bilinen tümör türlerinden biri de Hipofiz adenomudur.
Hipofiz Adenomu Nedir?
Beyinde rastlanan bir tümör çeşididir. İyi huyludur ve ne beyinde ne de vücudun diğer bölgelerinde yayılma özelliği göstermez. Hipofiz adenomlarının tek zararı aşırı hormon salgılamalarıdır. Bunun dışında da pek bir zararı yoktur.
Hipofiz Adenomlarının Ne Gibi Belirtileri Vardır?
Hipofiz adenomlarının çok değişik belirtileri var olmakla birlikte en çok bilinen iki belirtisi vardır. Bunlar;
-Baş ağrısı, görme bozukluğu ve hipofiz hormon yapımlarında görülen azalma.
-Adenomun kontrolsüz bir şekilde aşırı hormon salgılaması.Adenomun Büyümesi Ne Gibi Olumsuzluklara Neden Olur?
Her tarafı kemikle çevrili ve yaklaşık 1 cm çapında olan hipofiz bezinin adenomun büyümesiyle sıkışmasına ve bunun neticesinde ise hormonların yapısının bozulmasına neden olmaktadır. Bir diğer olumsuz etki ise hipofiz bezine komşu olan görme sinirlerinin etkilenip görme bozukluğuna neden olmasıdır. Tüm bu olumsuz etkilerin önüne geçebilmek için erken tanı koymak çok önemlidir. En hızlı bir şekilde tedavi edilmesi sağlıklı bir yaşam açısından çok büyük bir önem arz etmektedir.
-
ADDİSON ANEMİSİ
ADDİSON HASTALIĞI. 1849 yılında, Dr. Thomas Addison tarafından tanımlanan bir hastalıktır. (Aynı yılda, aynı doktor, pernisyöz anemiyi de tarif etmiştir). İngiltere’de Newcastle Upon Tyne yakınlarında doğan ve öğrenimini Edin-burgh Üniversitesi’nde yapan Dr. Addison, Londra’da Guy’s Hastanesi’nde üne kavuştu. Addison bu hastalığın böbreküstü bezlerinin yıkımına bağlı olarak geliştiğini ileri sürmüştü. Bu açıklama şeklinin doğruluğu yıllar sonra ispat edilmiştir. Addison’un tanımına göre, bu hastalık tablosu, kansızlık, genel zafiyet, kalp çalışmasında aşırı düzensizlik, midede aşın duyarlık ve derinin özel bir renk değiştirmesiyle tanımlanır. Derinin renk değiştirmesi, derinin açıkta kalan yerlerinde yüz ve ellerde başlar, gövdeye yayıldıkça sarıdan koyu kahverengi, hatta siyaha doğru değişir. Az bir hareketle hissedilen aşırı halsizlik, baş dönmesi veya bayılma şikâyetleri, düşük kan basıncından ötürü kulak çınlamaları, çarpıntı, kusmayla birlikte olan veya olmayan bulantılar, bazen de ishal, hastalık tablosunu tamamlar.
Nedeni: Tüberküloz, tümörler veya ağır kanama sonucu böbreküstü bezlerinin yıkımıdır. Böylelikle, bu bezlerin hormon yapımı yok olur; bu hormonlar11
-
AÇLIK HUMMASI
(Tekrarlayan Ateş). Normal ateşli evreleri olan yüksek ateş dönemleriyle özellik kazanmış bir hummadır.
Nedeni: Borrelia recurrentis ya da Borrelia duttonii adlı spiroketlerdir. Borrelia recurrentis, bitle yayılır ve Hindistan, Kuzey Amerika, Çin, Doğu Avrupa’ da rastlanır. Borrelia duttonii ise, Or-nithodorus adlı kene tarafından taşınır, Kuzey Afrika ile diğer tropik ya da alt-tropik bölgelerde görülür. Belirtileri: Bir, iki gün süreyle ateş 39-40 dereceye, hatta bunun üstüne çıkar ve yeniden yükselmek üzere, bir, iki gün için normale iner. Ateşli evreler arasındaki süre değişkendir. Baş ağrısı, bazen ishal, deri döküntüsü veya hafif sarılık görülebilir ve hastalık öldürücü olabilir.
Tedavi: Günümüzde Kemisetin ve bazı sülfamit türleri kullanılmaktadır.
ADALE RÖLAKSANI. bkz. Kas Gevşeticiler. -
AÇLIK
İnsanlar, yeterince su aldıkları takdirde, tamamen aç olarak 60 gün kadar yaşayabilirler. Günde 500 kalori değerinde yiyecek alabilmelerinin yaşama şansı üzerindeki etkisi büyüktür. Acil durumlarda sağlanacak besin, proteinden çok, karbonhidrat olmalıdır; çünkü, yeteri kadar su ve yiyeceğin alınmaması halinde, böbrekler, protein metabolizmasının artık ürünlerini atmak için çabaharcamadıkları zaman, daha fazla su tutabilirler. Açlık halinde kişi, halsiz ve çevresiyle ilgisizdir. Herhangi bir şiddet önlemine başvurulmaksızın, yetersiz kalorili bir diyetle, bir kişiyi, 6 ayda, toplama kampı tutsaklarının durumuna getirmek mümkündür. Anorexia Nervosa diye adlandırılan bir sinirsel hastalıkta, kişi yemek yemeği reddeder ve kısa sürede açlıktan ölecek hale gelebilir. Zayıflama (bkz.) rejimlerinde uygulanan uzun açlık dönemleri sağlık açısından zararlıdır. Çocuklukta yetersiz beslenme, gelişmekte olan beyinde düzelemeyecek yıkıntılara ve bu nedenle zihinsel durgunluğa yol açar.
-
ABSE.
Genellikle bakteri istilâsına bağlı bir tahriş sonucu dokularda oluşan bir olaydır. Abse bölgesinde, artan kan dolaşımından ötürü, doku arasında, bol miktarda sıvı ve akyuvarlar toplanır. Hasta bölge genellikle sağlam kısımlardan ayrılmış olur ve zamanla, ölü akyuvarlar, bakteriler ve doku arasına sızmış olan sıvı, irin adı verilen birikintiyi oluşturur. Abse oluşumunun vücut yüzeyindeki ilk belirtisi, dokunulduğunda ağrıyan, sert, kırmızı bir bölgedir. Abse yerelleşmeye ve irin oluşmaya başlayınca, bu kırmızı alanın sınırları çok belirginleşircismin girmesiyle oluşur. Kaza ile, yutulan diş veya yiyecek maddesi, solunum yoluna girerse, akciğerde abse oluşabilir. İç organlarda abse oluşumuna yol açan diğer bir olay da, yerel enfeksiyonların yayılmasıdır. Buna örnek olarak, patlamış bir apendiks’in pelvis organlarında abse oluşumuna yol açması veya absenin ortakulaktan beyne yayılması gösterilebilir. Amipli dizanteride görülen karaciğer abseleri ve vereme bağlı “soğuk” abseler değişik nitelikli olduklarından ilgili hastalıklar bölümünde anlatılmışlardır, bkz. İltihap Reaksiyonu.
-
VİTAMİNLER HAKKINDA
Sığır pirzolasmda % 49 oranında su, % 35 oranında yağ ve % 15,5 oranında protein, % 0,2 oranında da kalsiyum fosfat ve diğer madensel tuzlar vardır. Sığır pirzolasının % 99,7’sinî meydana getiren bu öğeler çıkarıldıktan sonra geride kalan miktar vitaminlerden oluşur. Ekmekte % 55 oranında karbonhidrat, % 34 oranında su, % 8 oranında protein ve % 0,8 oranında yağ bulunur; yapısının geriye kalanı madensel tuzlar ve vitaminlerdir. Vitaminlerin bulunuşu ve beslenmedeki önemlerinin kavranışı ancak son yüzyıl içinde gerçekleşmiş ve beslenme konusuna büyük yenilikler getirmiştir.
A vitamini yağda eriyen bazı bileşiklerden oluşur ve karaciğerlerde, baıkyağında bol miktarda bulunur. Havuçta, tatlı patateste, yeşil sebzelerde, süt ve tereyağında bulunan sarı renkli bir pigment olan karatende A vitamini etkisi vardır. Tiamin de denilen Bı vitamini tahılda, patateste, ette, yer fıstığında ve mayada bol bulunur.
Riboflavin yaygın- olarak bulunan başka bir B vitamini grubu üyesidir. Nikotinik asit de etlerde bol miktarda bulunan bir B vitaminidir.
Meyveler, taze sebzeler zengin bir C vitamini (askorbik asit) kaynağıdır. Ancak, bu vitaminin ısıya karşı çok dayanıksız olması, sık sık C vitamini eksikliğinin doğmasına yol açar. -
Kalsiyumun Önemi
Gelişmiş hayvanların çoğunun vücudu, sert kemiklerden oluşmuş bir iskelet çatının etrafında yer alan çeşitli dokular ve kaslardan oluşmuştur. Kalp, vücudun ihtiyacı olan oksijeni çeşitli yerlere gönderebilmek için pompalama görevini yerine getirir. Akciğerler, vücudun ihtiyacı olan oksijenin alınmasını ve vücuttaki kimyasal değişmeler sonucu meydana gelen karbon dioksidin dışarı atılmasını sağlarlar. Böbrekler, çeşitli maddelerin vücutta yakılmaları sonucu oluşan zehirli ya da yararsız birçok maddeyi boşaltım kanalları araalığıyle dışa atarlar. Hareketi ise kemik ve kas sistemleri sağlar. Kemiklerin sert olmasında, dayanıklılığında, içlerinde bulunan kalsiyum fosfat bileşiği önemli bir rol oynar. Bu nedenle besinlerde yeterli miktarda kalsiyum ve fosfat bulunması gerekir. Kanda, dokulara oksijen ve dokulardan karbon dioksit taşıyan organik bi leşiğe hemoglobin adı verilir. Bu bileşiğin formülünde demir bulunur. Kan hücrelerinde bol oranda potasyuma rastlanır. Kan serumunda ise, çeşitli .maddelerin tuzlarının belirli oran ve miktarlarda bulunması gereklidir. İşte bu maddelerin beslenme yoluyle vücuda alınması gerekir. Kalsiyum, demir ve iyot bu minerallerin en önemlileridir.
Kalsiyum, süt ve peynir gibi süt ürünlerinde bol miktarda bulunur. Büyüme çağında olan çocuklarda, gebe kadınlarda ve bebeklerini emziren kadınlarda kalsiyum ihtiyacı yüksektir. Âdet sırasında bir miktar kan kaybettiklerinden kadınların demir ihtiyacı erkeklerinkinden fazladır, iyot, kalkanbezinin (tiroid) çalışması için gereklidir. Denizden uzak yerlerde yaşayanlar, bu maddeden yeterli miktarlarda almazlarsa, kalkanbezî büyümeleri, guatr görülür. Denizden esen rüzgârların ulaştığı bazı bitkilerde ve deniz hayvanlarında bu madde bol bol vardır. Bu tür besinlerin az olduğu bölgelerde, iyodun tuz halinde yemeklere katılması gerekir.
-
VÜCUDUN DENGESİ
Bir insanın vücudu harcadığı miktara eşit kalori sağlayan besinle bes-lenmekteyse fizyolojik dengededir. Yani ne şişmanlar ne de zayıflar. Vücudu için gerekli kaloriden fazlasını cilan bir kimsenin vücut ağırlığı ise giderek çoğalır.
Buna karşılık bir insan, vücudu için gerekli kaloriden azını al-maktaysa zayıflar, öu insanın vücudunda, kalori ihtiyacının azaltılması amacıyle, bazal metabolizma da yavaşlar. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım ÖrgütününBeslenme Komitesi tarafından saptanan değerler, beslenme konusunda ölçü olarak kabul edilmektedir.
Gereğinden çok kalori sağlayan besinlerin sürekli olarak yenmesi aşırı şişmanlığa yol açar. Oburluğun dcğurduğu aşırı şişmanlığın ana nedeni, aşırı yemek olmakla birlikte, bu konuda rol oynayan ikincil etkenler de bulunabilir. Bir insanın ya da bir hayvanın ne miktar yemesi nerektiğini hesaplamak oldukça güçtür. Buna rağmen, bu ihtiyaç başarılı bir şekilde a-yarlanabilmektedir. Kalen ihtiyacı ge-re’iikte iştahın çoğalmasına, kalori fazlası ise iştahın kısıtlanmasına yol acar iştahla, ihtiyaçları olan gerçek ka-!ori değerleri arasında denge kuramamış olanlarda, iştah denen fizyolojik cay kısıtlanmamaktadır ve fazla bes-ieime şişmanlığa yol açmaktadır

