Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • Akıl Hastalığı

    Akıl Hastalığı

    AKIL NEDİR?

    İnsanın bir bütünlük içinde düşünme, anlama ve karar verme, tedbir alma kabiliyeti. İnsanlar akıl vasıtasıyla, her türlü hadiseyi ve cismi, kısacası bütün yaratılmışlar alemini, özellikleri ve aralarındaki irtibatları bakımından, bir bütün halinde anlar, yorumlar ve netice çıkarır.İlim adamları, tecrübe ederek, düşünerek karar verirler; hükümler, neticeler ve kanunlar ortaya koyarlar. İnsan günlük hayatında ölçüp biçerek, tartarak, ince eleyip sık dokuyarak karar verir. İşte insanın bu şekilde belli bir noktadan hareketle, karar vermesi haline “akıl yürütme” (istidlal) denir. Akıl yürütme iki hükümden yeni bir hüküm çıkarmadır.
    Üç türlü akıl yürütme tarzı vardır :

    • 1. Tümdengelim (Dedüksiyon),
    • 2. Tümevarım (İndüksiyon),
    • 3. Analoji.

    1. Tümdengelim: Bütünü ilgilendiren hükümlerden özel hükümler çıkarmadır. Mesela, “Bütün insanlar ölümlüdür, Ahmed de bir insandır, o halde Ahmed’de ölümlüdür” gibi.
    2. Tümevarım: Özel hükümlerden genel hükümler çıkarmadır.
    Mesela, çevremizde hayırsever insanların aynı zamanda inançlı kimseler olduklarını görüyoruz ve buradan şu hükme varıyoruz : İnançlı insanlar hayırseverdir. Bu bir tümevarım yoluyla verilmiş hükümdür.
    3. Analoji: Bilinen benzerlerden bilinmeyenler hakkında hüküm verilmesi yoludur. Mesela, dünyamızda hayatın atmosferle, yani hidrojen, oksijen, karbondioksit gibi gazların varlığı ile alakalı olduğunu biliyoruz. Bize “ayda da hayat var mıdır?” diye sorduklarında, “orada da atmosfer varsa, hayat vardır” şeklindeki cevabımız bir analojidir.Ancak bu akıl yürütme yollarıyla varılan hükümler her zaman doğru olmayabilir.

    AKIL HASTALIĞI NEDİR:

    Düşünme, karar verme, anlama ve tedbir alma kabiliyetlerindeki eksiklik. Hukukta, ferdin hukukî ehliyetine tesir eden ruhi bozukluklara akıl hastalığı denir. Aklın bütün kaabiliyetlerinin kaybolması akıl hastalığı belirtisi olduğu gibi sadece belli bazı akıl kabiliyetlerinden mahrumiyet de akıl hastalığı belirtisidir. Halk arasında akıl hastalarına “deli” denir. Akıl hastalığı ile ilgili tıp dalına psikiyatri, ruh hastalıkları, akıl hastalıkları adlan verilir.
    Akıl hastalıklarının sebepleri üç grupta toplanabilir :
    1. Beyin yapısını değiştiren hastalık, zehirlenme, kaza, içki ve frengi gibi dış sebepler.
    2. Hayatın zorlukları, baskılar, aklı ve ruhu sarsan iç sebepler.
    3. Gebelik, doğum gibi beden değişiklikleri yapan fizyolojik (bedenî) sebepler.
    Hangi sebeple olursa olsun ortaya çıkan hastalıklar iki grupta toplanılabilir.
    1. Nevrozlar : Hastalık daha hafiftir ve hasta hastalığının farkındadır (Sıkıntı, korku, saplantı, histeri, hipokandri, psikasteni gibi).
    2. Psikozlar : Hastalık daha ağırdır ve hasta kendini normal zanneder (mani, melankoli, manyakodepresiflik, şizofreni, yaşlılık bunaması, paranoya gibi). Ayrıca psikopatiler, karakter hastalıkları, psikosomatik hastalıkları, ruh gerilikleri gibi gruplandırmalar da yapılmaktadır.

    akıl hastalığıAkıl hastalığı, ke­limenin genel anlamında hastalık olma­yıp, kişinin kalıtımı, çevresi ve geçirdiği ağır hastalıkların etkisinde, çeşitli şekil­lerde sosyal uyum bozuklukları göster­mesi halidir. Delilik adı verilen hal, tıb­bi olduğu kadar, hukuki ve çevresel bir durum da gösterir. Örneğin, bir Avus­tralya yerlisinin, kendine uzaktan bir kemik uzatan komşusunu, kendini öldür­meye yeltenmekle suçlaması, o çevre ina­nışlarına göre normaldir. Aynı şekilde, akıl hastalığı, sosyal ve kültürel bir an­lam da taşır. Örneğin, II. Dünya Savaşı sırasında, Güney Afrikalı basit bir köylü çocuğu, çölde otururken, Tanrı’nın kendisine, adıyla seslendiğini duyduğu­nu anlattığı zaman, başvurduğu hastane hekimleri, kendisine deli gözüyle bakmış­lar; geleneksel halk inançlarına dayanan ve bitkisel ilaçlar kullanan bir doktor ise, aynı çocuğu tamamen normal bul­muştur. Buna rağmen, psikotik veya deli diye adlandırılan inanışların ve düşün­ce biçiminin tekdüzelik dışında olduğu, birbirini tutmadığı görülür.

    Akıl hastalıklarının en alışılagelmiş sı­nıflandırılma şekli şöyledir:

    1. Organik psikozlar: Bunların nedenleri, akut ateşli hastalıklarda —buradaki du­rum “delirium” diye adlandırılır— mik­rop zehirleri, beyin enfeksiyonları (ör­neğin, frenginin bir evresi olan genel paralizi), alkol, karbon monoksit, kurşun vb. zehirlenmeleri, aterosklerozda oldu­ğu gibi, beyin atardamarları hastalıkla­rı, ihtiyarlık ve erken ihtiyarlamaya bağlı beyin dokusu değişiklikleridir. Bu duru­mun tipik belirtileri, zaman, yer, kişi kavramlarının bozulması, yakın olayları hatırlayamamak, kuruntu, hayal dünya­sında yaşama ve duyguları kontrol ede­memektir, bkz. Korsakow Sendromu.

    2. Fonksiyonel psikozlar: Burada hiçbir belirli organik bulgu yoktur. Bu tipin de şu şekilleri sayılabilir:

    a) Manik-depressif psikoz: Neşelenme veya hüzün (depresyon) halleri hastada, tek başına veya birbirini izlercesine ha­kim olur.

    b) Envolüsyonel melankoli de­nen ve yaş döneminde beliren depresyon hali.

    c) Şizofreni: Bu hal çok değişik belirtiler gösterir. Çoğunlukla, hayâl gör­me, anlamsız davranış şekilleri ve genel bir zihinsel kötüleşme hali görülür ki, bazen tam bir bunamayla sonuçlanabilir. Kuruntular, organik psikozlarda olduğu gibi, genellikle görmeden fazla, işitme kuruntusu şeklindedir. Parafreni, paranoia (perseküsyon manisi) ileri yaşlarda beliren şizofreni tipleri olup, bu türlerde zihinsel bozukluk daha azdır ve hayaller,çok gençlerde belirebilen erken bunama­da olduğundan daha anlamlıdır.

    3. Psikopatik kişilik: Bu bir hastalık de­ğil, bir kişilik bozukluğudur. Bu tip ki­şilerin, kendilerinden çok topluma za­rarı olur. Genellikle anormal derecede kavgacı, cinsi sapık, yetersiz ya da aşırı zeki, ilaç düşkünü olan bu tür kişilere bu ad verilir.

    4. Nörozlar: Bu tür akıl hastalığı da üç gruba ayrılır:

    a) Anksiete (endişe) nörozu: Burada, anksiete (endişe hali) ve buna bağlı or­ganik belirtiler tabloya hakimdir,

    b) His­teri, herhangi bir hastalığı taklit eder.

    c) Obsesyon (sabit fikir) nörozu: Obsesyonlar (belirli bir şekilde davranmak, konuşmak veya düşünmek zorunluğunun duyulması) hakimdir.

    Nörotik ile psikotik arasındaki fark, nörotik kişinin anomalisini bilmesi, psi­kotik kişininse bunu bilmemesidir. Nörotikler, kendileri doktora başvurur, psikotikler doktora götürülür veya başka bir nedenle doktor arar. Örneğin, böyle bir hasta, kendine düşman saydığı sütçü­nün sattığı zehirli sütlerden ötürü mi­desinde rahatsızlık duyduğunu anlatarak doktora başvurmaktadır. Nörotik hasta­nın kavrama yeteneği vardır, psikotik hastanın ise kavrama yeteneği yoktur.

    Tedavi:

    Psikoz ve nörozlarm son yıl­larda tedavi şekilleri çok yenilenmiş; ye­ni ilaçların bulunuşu, yeni fizik tedavi yöntemlerinin uygulanması, Freud’den bu yana, akıl hastalığına bakış yöntemiyle, tedavi daha etkili olabilmiştir. Bu te­davide en önemli faktör, doktor ve yardımcılarının, eskisi gibi, bir gardiyan an­layışıyla, hastaya teşhisi koyup, hasta­neye kapatmak yerine, tedavide daha iyimser görüşler ve hastalarına karşı an­layış ve hoşgörü havası içinde, aktif iyi­leştirme çabaları göstermeleridir.. Bura­da psikotrop diye adlandırılan çeşitli ilaç­ların da önemli faydalan vardır, bkz. Psikanaliz.

  • AKCİĞER KANSERİ

    En sık görülen ve en tehlikeli kanserlerden biridir. Genellikle 50-60 yaşlarının hastalığıdır. Bu hasta­lığın olağanlığı gittikçe artmaktadır. Si­gara içen ve şehirde oturan kişilerde oluş­ması olasılığının daha çok olduğu sap­tanmıştır. Her biri sigara içmeyen ak­ciğer kanserli kişiye karşılık, beş orta derecede sigara içen ve on beş fazla si­gara içen akciğer kanserli vardır. Yirmi yıl süreyle günde yirmi sigara içen bir şahsın, hiç sigara içmeyene oranla kırk kez daha fazla akciğer kanseri hastası ol­ması olasılığı vardır.
    Belirtileri: Genellikle, tümör, baş­ka nedenle çekilen göğüs röntgeninde belirir. Vakaların çoğunda, hastada ök­sürük, hafif göğüs ağrısı, genel durum bozukluğu görülür ve kan tükürmek, ha­fif ateş gibi diğer belirtiler de buluna­bilir. Hasta çabuk yorulur ve kilo kay­beder. Bazı vakalarda, akciğer kanserinin başka organlara yayılması sonucu or­taya çıkan nedendir. Bu çeşit metastaz­lara (esas kanserin yayılıp ikincil odak­larda belirmesi) en çok beyinde rastlan­maktadır. Bundan ötürü, her şüpheli be­yin tümörü vakasında, göğüs röntgeni­nin alınması gereklidir. Diğer bir metas­taz gösteren doku da, kemiklerdir. Tedavi: Mümkünse, ameliyatla tü­mörün çıkarılmasıdır. Genellikle, hasta­lık sessiz ilerlediğinden, farkına varıldı­ğı zaman, cerrahi müdahale için çok geç kalınmış olmaktadır. Cerrahi yanında, radyoterapi, yani şualama ve sitostatikler (hücre çoğalmasını önleyen ilaçlar) kul­lanılabilir.

  • AKCİĞER HASTALIKLARI

    AKCİĞER HASTALIKLARI
    Bu has­talıkların çoğu, kendi özel adlarının baş­lığı altında anlatılmıştır (bkz.). Bronşit, Bronşiektazi, Amfizem, Zatülcemp, Za­türree, Tüberküloz vb. Bazılarından da burada söz edilecektir.

    Bunların en başında tüberküloz (verem) gelir. Önceleri pek yaygın ve ölümle biten bu hastalık, antibiyotiklerin bulunup kullanılmalarından sonra hasta sayısı ve tehlike bakımından çok azalmıştır. Pnömoni (zatürrie) mikrobik ve çok rastlanılan tehlikeli bir hastalıktır, tedavisi başarılı olmaktadır. Bu çok görülen iki hastalıktan başka akciğerlerde görülen apse, fıtık, bronşit, grip, astım, kangren, damar tıkanması, kan toplanması, inme, mantar, taş, ezilme ve yaralanma, ur, kanser, esnekliğin kaybolması, bronş genişlemesi dışında meslek hastalıkları ile önemli ve az bilinen bir hastalık olan, bilhassa köpeklerden insanlara geçen öldürücü kist hidatik hastalığı belli başlı akciğer hastalıklarıdır.

  • AKCİĞERİN ANATOMİSİ

    Akciğerler sağ ve solda birer adet olup, her biri loblara bölünmüştür. Sağ akciğer, üst, orta ve alt lob olmak üzere üç loba, sol akciğerse üst ve alt olmak üzere iki loba ayrılır. Her iki akciğerin, köprücük kemiğine kadar yükselen tepeleri ve diyafram üze­rine yerleşmiş tabanları vardır. Diyaf­ram, aşağı yukarı onuncu kaburga, öndeyse sekizinci kaburga düzeyindedir. Bronşlar ve kan damarları, akciğerlere, iç yüzeylerinde bulunan ve akciğer taba­nı (hilum) adı verilen yerden girerler. Akciğerler, bağdokusundan oluşmuş ve esnek yapıda organlardır. Dış yüzeyleri plevra zarıyla kaplıdırlar. İki akciğeri, mediasten organları (kalp, büyük damar­lar “yemek borusu” ve üstte de “soluk borusu”), birbirinden ayırır. İlk bakışta çok belirli olmamakla beraber, akciğer­lerin her bir lobu, bağdokusu tabakaları tarafından, iki ile altı bölüme ayrılır. Her bölümün kendi bronş ve damarları var­dır.Solunulan hava, ağız ve burundan ge­çerek farinks (yutak), larinks (gırtlak) ve trakea’ya (soluk borusu) girer. Trakea, kıkırdak halkalarca boşluğu devamlı açık tutulan bir tüptür; yaklaşık olarak 25 cm. uzunluğunda olup, alt ucunda sağ ve sol bronşlara ayrılır. Sağ bronş sağ akciğerin üst ve alt loblanna dal vermek üzere ikiye ayrılır. Sağ akciğerlerin orta lobuna giden dal ise, alt bronş dalından ayrüır. Lob bronşları da gittikçe daha ufak hava yollarına bölünürler. En kü­çük hava yolları bronşiyol adındaki, ça­pı 0,2 mm. kadar olan ufak tüplerdir. Sol ana bronş da üst ve alt loblara dal verir ve bunlar da aynen bronşiyollere kadar dallanırlar. Pulmoner arter ve ven (akciğer atar ve toplar kan damarı) de bronşlarla beraber ilerler. Bronşiyollerin sonlanması, ufak hava kesecikleri şeklin­dedir ve bu hava keseciklerine gelene kadar sayılan hava yolları, hava iletimiy-le ilgiliyken, bu kesecikler esas gaz ahş-verişiyle görevlidirler. Yani, solunumun amacı olan kandaki oksijen oranını arttır­mak burada gerçekleşir. Bu hava kese­ciklerinin çeperi bir hücre kalınhğmdadır ve alveol diye adlandırılırlar. Alveol du­varının karşısında kılcal kan damarları bulunur. Kanla alveol içi hava aralığı 1 mikro milimetreden azdır. Solunum gazlarının alışverişine yarayan tüm yü­zey 50 metrekareden fazladır. Akciğerle­rin asıl görevi, kana oksijen verip, kandan metabolizmanın artık ürünü olan karbon-dioksidi almaktır. Akciğerin fonksiyonu ve yapısı gözönünde tutulunca, şaşırtıcı bir özellik, atardamarın akciğerlere pis kan getirmesi, toplardamarın ise akciğer­lerden temiz kanı kalbe taşımasıdır. Solunum Hareketleri: Göğüs kafesinin iç yüzü ve akciğerlerin üstü plevra za­rıyla kaplı olduğundan, bu yüzeyler bir­biri üzerinde serbestçe kayabilirler. Ak­ciğer dokusunda kas lifleri çok az sa­yıdadır ve bunların görevleri, bronş ve bronşiyol açıklığını kontrol etmektir; kendi başlarına hareket yeteneğindenyoksundurlar, yalnız, esnek oldukların­dan, göğüs kafesi içindeki basınç deği­şikliklerine göre hareket ederler. Solu­num hareketleri, göğüs kafesi kasları ve diyafram tarafından yapılır. Göğüs ön duvarı yükseldiği ve diyafram sabit dur­duğu ve diyafram kasının kasılmasıyla karına doğru alçaldığı zaman, göğüs boş­luğu kapasitesi artar ve hava, akciğerle­re girer. Kaburgalar alçalıp diyafram kubbesi yükseldiği zamansa, akciğerler­den hava dışarı çıkar. Bu olay, göğüs boşluğuna başka yoldan hava girmeme­sine ve havanın tek giriş yollarının ağız ve burun olmasına bağlıdır. Akciğerlere hava cerrahi yoldan (bkz. Pnömotoraks), veya kaza sonucu başka yoldan girdiği zaman normal solunum bozulur. Solunumun sinirsel kontrolü otomatik olup, kişi bilinciyle ancak bir dereceye kadar solunumunu kontrol edebilir. İstemle so­luk tutulması bir süre mümkündür ve so­nunda otomatik kontrol çalışmaya ge­çer. Bunun nedeni, kanda karbondioksit yoğunluğunun artması ve beyindeki so­lunum merkezinin bu artışa çok duyarlı olmasıdır.

  • AKCİĞER

    AKCİĞER : Akciğerler, kan hava (veya solunulan herhangi bir gaz) arası gaz alışverişinin yer aldığı organlardır. Solu­num sisteminin bütünü, akciğerler, hava yollan, solunum kasları ve plevra boşluk­larından ibarettir.

    Solunum sisteminin en önemli organıdır. Göğüs boşluğunda yer alır. Sağ ve solda olmak üzere iki tanedir. Ciğerlerin alt kısmı, karın ve göğüs boşluğunu ayıran diyafram kası üzerine oturmuştur. Diyafram bir kubbe şeklinde olduğundan ciğerlerin alt kısmı da bir kubbenin içten görünüşünü andırır.Sağ akciğer, “lop” denilen üç parçadan meydana gelmiştir. Sol akciğer ise iki parçadır. Üçüncü parçanın yerinde kalp vardır. Yetişkinlerde sağ akciğer 700 gr. sol akciğer ise 600 gramdır.

    Her lop, lopçuk denilen ve 1 cm3 büyüklüğünde odacıklara ayrılır. Her odacığın içinde de akciğer keseleri bulunur. Bir zarla çevrili olan ve yarım üzüm tanesini andıran keseciklerin sayısı tahminen 750 milyon kadardır. Bunlara petek adı verilir. Bu petekler akciğer atardamarlarının meydana getirdiği kılcal damarlarla çevrilmiştir. Oksijen-karbondioksit alışverişi burada olur ve dakikada 5 litre civarında kan, akciğerde temizlenir. Akciğerlerin içindeki göbeklerden bronşlar, atardamar, toplardamar ve akkan damarlar çıkar.

    Akciğerlere göbekten giren bronşlardan biri, sağda bulunanı üç; diğeri, solda bulunanı ,iki kola ayrılır ve loplara gider. Oradan da birçok dalcıklara ayrılarak lopçuklara gider. Akciğerlerin rengi genç yaşlarda açık kırmızı, yaşlılarda kül rengidir ve üzerinde koyu benekler bulunur.Akciğerler göğüs zarı (plevra) denilen iki katlı bir kılıf içinde bulunur. Bunlardan biri, kılıfın iç katı, akciğerlere; diğeri, kılıfın dış katı, göğüs kafesine yapışıktır. Bu iki kat arasında akciğerlerin kolayca açılıp kapanmasını sağlayan “göğüs zan sıvısı” (plevra sıvısı) bulunur.Akciğerlerin hareketi kendiliğinden değildir. Solunumu sağlayan diyafram kasının hareketidir. Diyafram muntazam aralıklarla karın boşluğuna doğru alçalır ve yükselir. Böylece akciğerler açılır veya kapanır. Diyafram alçalınca hava ciğerlere dolar, yükselince hava dışarı atılır. Bu şekilde solunum yapılır.

  • AĞRININ ÖZELLİĞİ

    Bu, uyarılan bölgeye göre değişir. Deride uyarılan ağrı duyu­su keskin olup, şahsın uyarandan uzak­laşmasına neden olur (iğneyle uyarılan ağrıda olduğu gibi). Derin dokulardan gelen ağrı duyusu değişiktir. Deride uya­rılan her çeşit ağrı duyulduğu hal­de, derindeki bazı ağrı uyarıları ancak algılanabilmektedir ki, bunlar genellikle fonksiyonu bozan uyaranlara ilişkin olan­lardır. Bağırsakların kesilmesi ağrı duyu­sunu uyarmaz, buna karşılık, gerilmesi bu duyuyu uyarabilir. Vücuttaki boşluk-lu organlardan doğan en kötü ağrı du­yusu, bunların duvarlarındaki kasların kasılmasına (kolik) bağlı olup, bu ka- ■ sılmaya herhangi bir tıkanma veya tah­riş neden olabilir. (Böbrek ve üreter taş­ları gibi). Ağrının özelliği bazen en et­kin olabilecek ilkyardım için yol gösteri­cidir. Örneğin, kırık bir kemiğe ilişkin ağrı, kişinin ve özellikle ilgili organın hareketsiz tutulmasına yol açar. Aynı şe­kilde, peritonitte, iltihaplı peritondan do­ğan ağrı duyusu hastanın hareketsiz dur­masına neden olur.
    Tedavi: Ağrı tedavisi nedene göredir ve herhangi bir ağrıyı, tam teşhis koy­madan, gidermeye kalkışmak akıllıca bir davranış değildir. Bazen, nedensiz şid­detli ağrı duyuları uyarılabilir. Bundan ötürü, aspirin gibi ağrı giderici ilaçlar çok rağbettedir. Genellikle, ilaçların ağ­rı duyusuna etken olduğu saptanmıştır,ama kronik ağrılarda, kullanılan ilaç do­zunu gittikçe artırmak gerekmektedir. Dayanılmaz ağrılarda, yukarda anlatılan kordotomi ameliyatına başvurulabilir, ama bu girişimin diğer yan etkileri de olduğundan, fazla uygulanmamaktadır.

  • AĞRININ YAPISI

    Ağrı duyusunu taşıyan sinir lifleri, periferik duyu sinirleri için­de omuriliğe varmaktadır, yerel uyuş­turucular, bu sinirlerin dağıldığı alanda ağrı duyusunu giderirler. Omurilik için­de ilerleyen bu duyusal lifler, spino-talamik traktus (omuriliğin ön-yan kıs­mından geçerek talamusa varan sinir yol­ları) boyunca yol alıp, omurilikte çap-razlaşır ve karşı tarafa geçerler. Böyle­likle, vücudun sağ tarafında uyarılan ağ­rı duyusu, omuriliğin sol tarafında yol alır; solunda uyarılanlarsa tersine, sağ tarafta ilerlerler. Sinir cerrahisi bazı hal­lerde spinotalamik traktusu kesip, vü­cudun çeşitli yerlerindeki ağrı duyusunu giderebilir; çünkü duyusal sinirler, belir­li bir düzen içinde ilerlerler. Bu ameli­yat kordotomi adını alır ve özellikle ha­bis hastalıklarda görülen dayanılmaz şid­detteki ağrıların giderilmesinde başvuru­lur. Spinotalamik traktus boyunca, ay­rıca, ısı duyusunu taşıyan sinir lifleri de ilerler. Bu traktus, beyin yarıkürelerinin taban kısmında, talamusa eriştikten son­ra, ağrı uyartılarının gidiş şeklini tam olarak izlemek olanaksızdır. Talamus’ta çeşitli duyular lokalizedir ve sinir cer­rahı, stereotaksik aletiyle, talamus’un de­ğişik noktalarını uyararak, bu duyuları uyandırabilir. Saptanan belirli duyu nok­talarını yıkarak bu duyuyu ortadan kal­dırmak mümkündür. Bununla birlikte, ağrı duyusu konusunda, bu girişim yön­temi etkisiz kalmıştır. Beyin korteksi üze­rinde yapılan girişimlerle de, ağrı duyu­su ancak birkaç gün için azaltılabilmektedir.

  • AĞRI

    Ağrının tam tanımını yapmak çok güçtür. Vücutta herhangi bir bozuk­luk sonucu ortaya çıkan rahatsız edici bir duyu diye tanımlanabilirse de, bu her zaman doğru değildir. Ağrı eşiği, psikolojik duruma fazlasıyla bağlı olup, savaşta veya kazalarda ağrı reaksiyonu­nun görülmemesine sık rastlanabilir. Ge­nellikle dokunma, ısı, gerilme duyularında varlığı bilinen özel sinir uçları veya duyuorganları, ağrı duyusu için ayrı ayrı tanım­lanamamıştır. Ağrı, birçok uyarıya kar­şı, merkez sinir sisteminin verdiği karı­şık bir yanıt niteliğindedir. Ağrı duyu­sunun deneysel araştırılması da zordur, çünkü burada sinir sistemi bulunan bir hayvan kullanılması gereklidir ve böyle bir hayvan üzerinde deney de ancak ağrı duyusunu gideren anestezi altında yapı­labilir.

  • AĞIRLIKLAR VE ÖLÇÜLER

    Günü­müzde, genel olarak bütün dünyada ve Türkiye’de uzunluk, ağırlık ve sıvı ölçüm birimi olarak metrik sistem kullanılmak­tadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda kulla­nılan okka, dirhem, arşın, masura vb. gi­bi birimler Cumhuriyet’ten sonra terke­dilmiştir. Aşağıda, metrik ölçülerin al­tında İngiltere ve A.B.D.’de tıp ve ecza­cılıkta en çok kullanılan ölçüler ve bun­ların metrik ölçülerle karşılıkları veril­miştir:
    Uzunluk (Metrik):
    1000 milimetre (mm) = 1 metre (m) 100 santimetre (sm) = 1 metre 10 desimetre (dm) = 1 metre Ağırlık (Metrik):
    1000 mikrogram (m) = 1 miligram (mg) 1000 miligram = gram (mlg)
    1000 gram = kilogram (g)
    Sıvı (Metrik):
    1000 santimetreküp (yak.) = 1 litre (İt) 1000 milimetre (mi) = litre
    Ağırlık (Avoirdupois: avdp): 16 dram (dr) = ons (oz) 16 ons = 1 pound (libre: lb)
    14 pound = 1 stone (yal. İngiltere’de)
    Sıvı (İngiliz ve AB.D. Ölçüleri): 16 fluid ons (fi oz) = 1 A.B.D. pinti (pt) 20 fluid ons = 1 İngiliz pinti
    2 point = 1 kuart (qt)
    Ağırlık (Troy: t; bkz. Eczacılık Ölçü­leri):
    480 grain (gr) = 1 ons (oz) 12 ons = pound (lb)Yaklaşık Karşılaştırma: 25 milimetre (mm), 2.5 santimetre (sm) = 1 inç (in) 1 metre (m) = 391/» inç
    1 miligram (mg) = l/m grain (gr) 60 miligram = 1 grain
    1 gram (g) = 15 grain (Vso
    ons)
    30 gram = 1 ons (oz)
    1 kilogram (kg) = 2y4 pound (lb)
    6.5 kilogram = 1 stone (14 lb)
    1 mililitre (mi) = 15 minim (min)
    30 mililitre = 1 fluid oz (fi oz)
    600 mililitre = 1 imperial pint
    1 litre (İt) = 35 fluid ons
    175 troy ons (oz t) = 192 oz avdp 1 grain (60 miligram) troy (t), eczacılık ölçüsü (ajp) ve avoirdupois (avdp) siste­minde aynı olan tek ünitedir.

    (yalnız A.B.D.’de) 240 pennyweight (dwt) = 1 pound

  • AGRANÜLOSİTOZ

    Ağız ve boğazda granülosit (bir tip akyuvar) sayısının azal­masıyla birlikte yaraların oluşması şek­lindeki ciddi, fakat sık rastlanmayan bir hastalık. Granülositlerin azalması, önce, üreme yerleri olan kemik iliğinde ve son­raları kanda görülmektedir.
    Agranülositoz’un bellibaşlı nedenleri, bir sakinleştirici olan kloropromasin (Largaktil), kloramfenikol adlı antibiyo­tik, bazı sülfonamitler veya tiroit hasta­lığında kullanılan tiyoaurasil”e karşı aşı­rı duyarlıktır. Ancak bu aşırı duyarlık çok nadir olarak gelişir. Dolayısıyle, bu tip ilaçların korku etkisiyle hiç kullanılmamaları hatalı olur; çünkü, bu ilaçların çok faydalı oldukları haller vardır. Agra-nülositoz’a neden olan bir ilaç, aspirin yerine veya aspirinle birlikte kullanılan amidopyrine’dir ki, bugün tıpta kullanıl­mamaktadır.
    Agranülositoz, ayrıca, lenf bezleri il­tihabı, ağır septisemi, akut lösemi, kro­nik iltihaplı vakalar, sıtma ve kala-azar gibi hastalıklarda da görülebilir. Işm te­davisine fazla maruz kalınması da, ag-ranülositoz’a yol açan bir durumdur.

  • AFYON (Opium).

    Afyonun etkileri için­deki morfin’e bağlı olduğundan, bu iki ilaçtan bir arada söz edilecektir. Afyon Papaver somniferum adlı gelinciğin he­nüz tam olan tohum kapsülünün kuru­tulmuş sıvısıdır. İçinde % 10 kadar mor­fin ve ayrıca kodein, tebain, papaverin ve narkotin bulunur. Papaverin’in ağrı giderici etkisi yoktur. Buna karşılık kuv­vetli bir düz kas gevşeticisidir. Narko­tin ise öksürük ilaçlarında kullanılır. Morfin’in etkileri şöyle sıralanabilir: Ağ­rının şiddetini azaltır ve ağrı çeken has­tayı yatıştırır, uyku getirir, endişeyi yok-eder, solunum ve öksürük merkezleri bastırıcısıdır, bulantı ve kusmayı uya-rabilir, süratle organik ve psikolojik alış­kanlık yaratır. Ayrıca, kabızlık, akci­ğerlerin ince solunum yollarının spazmı­na ve idrar tutukluğuna yol açar. Mor­fin etkisiyle gözbebekleri ufalır ve aşırı dozlarda, solunum merkezine olan etki­sinden ötürü, hasta ölebilir. Antidotu, na-lorfin’dir. Morfin, tıpta, çeşitli neden­lerle, fakat alışkanlık yarattığından ötü­rü de çok dikkatli olarak kullanılır. Ger­çekte, afyon; en eski ve en yararlı ilaç­lardandır. Geçen yüzyılda, aspirin gibi içinde afyon bulunan laudanum kullanıl­maktaydı ve birçok kişi opium’u serbest­çe uygulamış ve bunun pek zararını gör­memişti. Ama, opium’un alışkanlık ya­ratan şekilde tıbbi nedenler dışında kul­lanılmasının (diğer uyuşturucu ve alış­kanlık yapan maddeler gibi) son derece tehlikeli olduğu bilinmektedir.

  • AFAZİ

    Beyindeki ilgili alanların yıkımı sonucu, konuşma veya konuşulanı anlama yeteneğinin kaybolmasıdır. Disfazi, aynı durumun daha hafif bir belirtisidir. Ku­ramsal olarak, motor veya duyusal afazi­den söz edilir, çünkü beynin konuşmay­la ilgili başlıca bölgeleri afferent veya duyusal ve efferent veya motor alanlara ayrılmıştır. Duyu alanı, temporal lobun üst bölümündedir ve fonksiyonu, yazılı veya konuşulan kelimelerin anlaşılmasıy­la ilgilidir. Motor alan ise, frontal lobun önündedir. “Konuşma merkezi” bey­nin hakim yarısındadır, yani, sağ elle­rini kullananlarda sol yarıkürede, sol el­lerini kullananlarda sağ yarıkürededir. Yine teorik olarak, bu alanlarda, beyin yüzeyinde olan bir yıkım sonucu, kelime sağırlığı (işitme duyusu sağlam olduğu halde, kelimelerin anlaşılamaması) ve ke­lime körlüğü (görme duyusu sağlam olduğu halde, okunan kelimelerin anlaşı­lamaması), motor afazi (kişi ses çıkara­bilir, fakat kelime söyleyemez), agrafi (elin hareket yeteneği normaldir, fakat kişi, yazı yazamaz) ortaya çıkar. Gerçek­te, kelime sağırlığı veya körlüğü, konu-şabilme yeteneğini de etkiler, çünkü ki­şi, kendi dediklerini anlayamayınca, saç­ma konuşmaya başlar. Genellikle, be­yinde yıkım veya hastalık, birkaç bölgeyi birden etkilediğinden, karışık belirtiler ortaya çıkar. Çoğunlukla, kelimelerle dü­şündüğümüzden, ciddi afazi, karışıklığa yol açar.