Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • Alerji

    Her erişkin kişi, vücuda gi­ren yabancı bir maddeye karşı, o mad­deyi etkisiz kılmaya, öldürmeye ve vü­cuttan dışarı atmaya yönelik tepkiler gös­terir. Enfeksiyöz hastalıklara neden olan bakterilere karşı, kan dolaşımında anti­korlar oluşur ve bunlar, bakterilerin öl­dürülmesine, kandaki akyuvarların bu ölü bakterileri yoketmelerine yardımcı olur.

    Bundan başka, vücut bu antikorun yapımına yol açan antijeni hatırlar ve aynı antijenin tekrar vücuda girmesi ha­linde, daha az bir miktarına karşı bile daha çabuk cevap verir. Bu reaksiyon, değişiklik gösterebilir, —allerji kelime­si, değişik tepki kapasitesi anlamma gel­mektedir— ve yabancı bir protein, du­yarlı bir kişide allerjik bir tepkiye yol açabilir. Etken proteinin cinsine bak­maksızın, kişinin vücudu aynı allerjik reaksiyonu gösterir ve bu reaksiyon, ay­nı proteine karşı normal bir vücudun gösterdiği reaksiyonla ilgisizdir. Bu ola­yın nedenini açıklayabilmek için ileri sü­rülen iddia, bir antikor-antijen reaksi­yonunun kanda değil de vücut hücreleri­nin yüzeyinde oluştuğudur. Bu allergen -antikor reaksiyonu, hücre duvarlarmı bozmakta ve histamin adı verilen bir maddenin açığa çıkmasına neden olmak­tadır. Histamin, diğer bazı maddelerle bir arada, asıl allerjik cevabın nedenini oluşturur.

    Histaminin başlıca iki etkisi vardır:
    a) İnce kan damarlarının geçirgenliğini artırıp kanın serum adı verilen sıvı kıs­mının doku arasına sızmasına neden olur.
    b) Bazı belirli kas gruplarında özellikle bronşlardaki kaslarda spazmlara yol açar.
    Birinci etkisi; şişkinlikler (ödem), ka­barcıklar, deri, göz ve burun duyarlılığı­na; ikinci etki ise, allerjik kişilerde ast-ma krizlerine neden olur.
    Bir kişiyi allerjik yapan asıl neden tam olarak bilinmemektedir. Bazı vaka­larda soyaçekim önemlidir, diğerlerinde ise psikolojik bir faktör aranmalıdır.

    Allerjiye benzer reaksiyonların saf psi­kolojik nedenlerle oluşabildiği iyi bilin­mektedir. Örneğin, güllere karşı aller-jisi olan bir kişinin, gerçek sandığı yap­ma çiçekler karşısında astma nöbeti ge­çirdiği sık görülmüştür. Ayrıca, hiçbir allergenin bulunmadığı hallerde, bir psi­kolojik şokun deride kabarıklıklara ne­den olduğu da görülmüştür. Aynı kabar­tılar, hipnoz altında da oluşturulabilir. Allerjik vakalarının tedavisi, kişiye gö­re değişmekle beraber, şu temellere da­yanır:

    1. Allergenden uzak durmak, örneğin kuştüyü yastık, ev hayvanı, bitki tohu­mu, tozdan uzaklaşmak vb. gibi.
    2. Desensitizasyon yöntemi: Uzun bir süre boyunca, gittikçe artan dozda aller-gen vermek; en çok saman nezlesinde bu yöntem etkilidir.
    3. Bazı seçilmiş vakalarda, psikoterapi.
    4. Histamin antagonisti ilaçlar kullanı­mı, hastalığı tam iyileştirmemekle bera­ber, belirtileri ortadan kaldırır. Bu tip ilaçlar çok çeşitli olup, en etkeni dene­nerek seçilmelidir. Allerjik kaynaklı astma bu durumların en güç iyileşenidir; bunun da nedeni, herhalde bu durumda psikolojik nedenin çok önemli bir etken olmasıdır.

    Bkz  ALLERJİ İLAÇLARI

  • ALKOL SONRASI MAHMURLUĞU

    Bu durumun başlıca belirtileri iki neden­den doğmaktadır (burada, yapılışı kuş­kulu olan ve içinde boya maddesi gibi karışık maddeler bulunan alkollü içkiler, konu dışı tutulmaktadır):
    1. Alkol, bir idrar söktürücü olduğundan, içilen alkollü sıvıdan fazla miktarda sıvı vücut dışına atılır.
    2. Alkol, mideyi tahriş ettiğinden, faz­la miktarları gastrite neden olabilir. Bu konuyu daha iyi belirtebilmek için, bir kesik yere bir parça rakı veya cin dam­latmak yeterlidir. Bu iki durum için de (yani, dehidratasyon —susuzlaşma— ve gastrit) tedavi aynıdır; gece yatmadan önce 1 litre su içmek. Bu miktar çok fazla olmakla beraber, sonuç için yarar­lı olduğundan, içilme gayretine değer. Buna rağmen, gastrit veya ösofajit be­lirtileri devam ediyorsa, ertesi gün, sod­yum bikarbonat gibi bir alkali alınabilir

  • ALKOLİZM

    Alkole düşkünlüktür. Bu­rada, kronik veya arasıra içki içme dür­tüleri duyulmaktadır. Bu durum, genel­likle, bazı ruhsal ve sosyal zorlukların hem nedeni, hem de belirtisidir. Fazla alkol almak, büyük çapta mutsuzluğa, evlilikte güçlüklere, cinayete yol açmak­ta, doğrudan ve dolaylı olarak ve vücut hastalıklarına neden olmaktadır. Direkt olarak, alkolün vücuda etkisiyle ve dolaylı olarak da, içkili kişilerin zührevi hastalık, genellikle zatürree gibi herhan­gi bir hastalık kapmalarını kolaylaştıra­rak kendilerinin ve başkalarının hayat­larını tehlikeye sokturarak, etkili olmak­tadır. Diğer taraftan, kuşkusuz bazı ki­şiler, uzun bir yaşam süresince, belirli kötü bir etki göstermeden büyük mik­tarda alkol alabilecek niteliktedir ve ço­ğu vakalarda alkolizm, hastalığın ken­dinden çok, bir belirtisidir. Böylece, bo­zulmuş bir aile düzeninin en belirli nede­ni, görünürde alkol olmakla birlikte, ge­nellikle alkolizmin belirmesinden önce kişinin uzun süre çevresine uyum sorun­larının olduğu ve belki de bu sorunların alkolizme yol açtığı düşünülebilir. Aynı şekilde, alkolün zararlarından çok söz edihnektedir. Buna karşılık, sosyal iliş­kilerin düzenlenmesinde, normalde içine kapanık olan kişilerin az miktarda al­kolün yardımıyla çevreleriyle ilişkilerini sürdürmelerinde, alkolün yararlı etkile­ri de sayılabilir.
    Günümüzde alkolizm sorunuyla bilim­sel açıdan uğraşanların inancı, fazla al­kolün organik hastalıklara, doğrudan ze­hirleyici etkisinden çok, beslenme bo­zukluğuna yol açarak, neden olduğudur. Sürekli kuvvetli içkilerin, özellikle aç karnına içilmesi sonucu midede kronik iltihap belirmekte ve bağırsaklarda ilti-habi reaksiyonlar görülmekte, bunların sonucu olarak da yiyecek maddeleri ve özellikle B grubu vitaminlerinin vücut­ta eksikliği ise sinir hücrelerinin yıkımı­na ve alkol nöriti denen durumunun or­taya çıkmasına, beyin hücrelerinin deje­nere olup, bazı belirli delilik şekillerinin görülmesine ve birçok vakalarda da ka­raciğer sirozuna neden olmaktadır.
    Alkolik, mutlaka sık sık sarhoş olan bir kişi değildir. Genellikle alkolik, etki­lerini çevresine sezdirmeden, bütün bir gün süresince içki içebilir. Sonraları, kıs­men fizik etkilere, kısmen de rahatsız­lığın temelinde yatan nöroza bağlı ola­rak, hastalık ve sosyal belirtiler ortaya çıkmaya başlar. Kişi, gittikçe daha fazla içip, daha az yer, genellikle güne kus­ma veya bulantı ile başlayıp, toplum içi­ne çıkabilmek için alkol almak gerekli­liğini duyar. Görünüş bakımından, şiş­meye başlar, gözler de kızarır ve şişer, işi aksar, randevularmı unutur ve sosyal sorumluluklarına karşı aldırmazlık beli­rir. İçki gereksinmesinin önü alınmaz olur ve içki alamadığı zamanlar, titrek, sinirli ve gergindir. Durumundan utanç duyduğu için, içki aldığını saklamaya ça­balar. Hislerinde dengeli değildir; çok çabuk kızar ve ağlamaklı olur, çok ko­lay yalan söyler; ufak bir rahatsızlık ve­ya içkiyi kesmesi bir delirium tremens krizine yol açabilir. Başka tiplerde ise, uzun aralarla içki gereksiniminin duyul-mamasına karşılık, ani bir alkol içme isteğiyle, kişi çok kısa zamanda iyice sarhoş olur. Bu tipe, önce anlatılan şe­kilden daha seyrek rastlanır ve dipsomani adı verilir.
    Ağır vakalarda, alkolik, karaciğer si­rozundan ölebilir. (Bu, eskiden sanıldı­ğı kadar, alkolizmin sık rastlanan bir komplikasyonu değildir). Diğer bir ölüm nedeni, zatürree veya normal bir kişinin ölümüne yol açmayacak herhangi bir en­feksiyondur. Bazı vakalarda yavaş sey­reden zihinsel bozukluklar ve bellek ha­taları berilebilir (Korsakow Psikozu). Bü­tün kronik alkolizm vakalarında bir psi­kiyatra başvurmak gerekir. Psikiyatr, bir hastanede tedaviyi önerebilir, çünkü has­tanın durumunun hiç olmazsa birkaç ay tam kontrol altına alınması gerekir. Te­davinin esasları tam alkolsüzlük, temel­de yatan psikolojik bozukluğu iyileştir­mek amacıyla psikoterapi ve bozulmuş genel durumun düzeltilmesidir. Yoğun vitamin iğneleri yapılabilir ve bazı vaka­larda, alkolden tiksindirici ilaç verilebi­lir. Bu tip ilaçlardan olan apomorfin’le tedavi sırasında kişi istediği kadar iç­mekte serbesttir, fakat her içiş sonu, şid­detli kusma olduğundan, kişi içki ile kusma arasındaki ilgiye koşullandırılmış olur. Diğer bir yöntem de, bir Danimar­ka ilacı olan “Antabüs” kullanmaktır ki, bu ilacın düzenli alınması, her içki içi­lişinden sonra kişinin o kadar fazla ra­hatsızlık duymasına neden olur ki, içme düşkünlüğü ortadan kalkabilir. Daha son­raları bu tür etkileri olan daha başka ilaçlar da geliştirilmiştir. Ancak, ne ya­zık ki, kendi başlarına bırakıldıkları tak­dirde, alkolikler, bu ilaçları almayı unu­turlar veya unutmuş görünürler

  • ALKOL

    Büyük bir grup organik bile­şiklere verilen addır. Tıpla ilgili olan­ları, metil veya odun alkolü ile alkollü içkilerde bulunan etil alkoldür. Metanol da denen metil alkol, içilemez, zehirlidir; metülenmiş ispirtolar içine % 10 metil alkol, biraz parafin yağı ve anilin boyası eklenmiş alkoldür. Burada amaç, bu is­pirtoyu içilmez kılmaktır. Aynı amaçla, tıpta kullanılan denatüre alkole de me­tanol veya aseton eklenir ve böylece al­koller de içilmez hale getirilir. Bu alkol­ler endüstride kullanıldıklarından, ne ya­zık ki bazı kişiler bu tür alkolleri içerler ve böyle bir alışkanlık sonucu körlük, nevrit ve hattâ ölüm gibi sonuçlar izlenir. Su ve diğer karışımlarından tamamen arıtılmış etil alkole, mutlak alkol (abso-lü alkol) adı verilir. Tıp ve fen bilimle­rinde alkol, özellikle sıvı ve katı yağlar ve besinler gibi suda erimeyen maddeler için bir eritici olarak kullanılır. Ayrıca, alkol, boya yapımında ve damıtılmış is­pirto diye adlandırılan karışım içinde ve % 10-20 oranında da esans ve daha ha­fif ispirtolarda kullanılmaktadır. Uluslar­arası ilaç standartına uygun alkolde % 94,9 oranından az olmamak üzere alkol vardır.
    Laboratuvar dışında, alkolün tıpta kul­lanılması enderdir. Dıştan, derideki yağ­ları temizlemek, iğne yapmadan önce de­riyi temizlemek, uzun süre yatan hasta­larda, sırtta yaraların belirmesini önle­mek amacıyla deriyi sertleştirmek için kullanılır. Bazı ülkelerde, banyo veya jimnastikten sonra, vücuda alkolle masajyapmak âdettir. Bu amaçla kullanılan ka­rışım içinde aseton, metil isobutil keton ve etil alkol vardır.
    Tıpta, alkolün dahilen kullanılmasını gerektirecek bir durum yoktur. Alışmış kişilerde, yemekten önce, yemek sırasın­da veya sonrasında bir kadeh içki içmek uyku getirici veya sinirleri yatıştırarak sindirime yardım edici etkisinden ötürü, yararlı olabilir. Tonik şarap adıyla, si­nirleri kuvvetlendirdiği iddia edilen ve içinde gliserofosfat, et suyu veya başka protein bulunduğu söylenen şuruplar ta­mamen etkisizdir ve içlerinde söz konu­su maddeler bulunmayan şuruplardan farksızdır, yalnız tatları daha iyidir. Ba­yılmak üzere olan kişilere içki vermek hatalıdır, durumu ağırlaştırır. Alkol iç­menin tek mantıksal nedeni, alkolü sev­mek, içki içmeyi istemektir; bunun hari­cinde herhangi bir neden ileri sürülemez.

  • ALKALEN MADDELER

    Genellikle, metallerin, oksit, hidroksit, karbonat ve­ya bikarbonatlarıdır; asitleri nötrleş-tirerek tuz oluşturabilen antasit madde­lerdir. Evlerde bulundurulan zayıf alka­li çözeltileri (amonyak ve çamaşır sodasıgibi) böcek, sinek ısırmalarının acısını dindirmekte kullanılabilir ama, kuvvet­li amonyak, kostik soda, çamaşır soda­sı, yakıcı zehirlerdir. Alkalilerin tıptaki başlıca yeri, mide asiditesini etkisiz hale getirmektir. Bu amaçla kullanılan baş­lıca alkaliler (antasitler); sodyum bikar­bonat, kalsiyum karbonat (bildiğimiz te­beşir), magnezyum karbonat, magnezyum trisilikat ve alüminyum hidroksittir. Bun­lar tek başlarına veya karışımlar halin­de kullanılabilir. Başka bir ilaç buluna­madığı zamanlar, sodyum bikarbonatın kullanılmasında bir sakınca yoksa da, bu maddenin sık kullanılması midede gaz yapar ve çok kuvvetli bir alkali ol­duğundan, vücudun asit-baz dengesini bozar. Bu alkalen maddeler içinde, mag­nezyum trisilikat ve alüminyum hidroksit en zararsız olanlarıdır. Ancak uzun süren sindirim bozukluklarında kişinin kendi kendine bu ilaçları kullanmaması ve dok­tora başvurması gereklidir, bkz. Mide Hastalıkları.

  • ALBUMİNÜRİ

    İdrarda albümin bulun­masına tıp dilinde verilen isimdir. Albu-min, normalde idrarda bulunmaz, böbrek hücreleri, (nefrit veya böbrek iltihabı gibi hallerde) bozulmadıkları sürece, albumini geçirmezler. Buna rağmen, idrarda albumin bulunması mutlaka böbrek hastalı­ğına işaret etmez, çünkü piyelit, sistit ve üretrit gibi, kan ve irinin bulunabildiği aşağı idrar yolları iltihaplarında da al-buminüri’ye rastlanabilir. Kalp hastalıkla­rı, birçok ateşli haller, ağır anemi (kan­sızlık), bazı ilaçlar alındıktan sonra ve zehirlenmelerde albuminüri görülebilir.Bunun anlamı, hastalığın ağırlığı kadar önemlidir. Bütün yukarda söylenenlere rağmen, çok ender hallerde, albuminüri’ ye tamamen normal insanlarda, özellikle gençlerde rastlanabilir. Bu durum, 24 saatlik süre içinde değişken olarak izle­nir; duruşa bağlı veya ortostatik albu­minüri diye adlandırılır ve albuminüri, kişi yatınca geçer, ayağa kalkınca yeniden belirir. Bunun patolojik önemi yoktur. Gebelik sırasında, idrarda düzenli olarak albumin aranmalıdır, çünkü gebelikte al­buminüri, zamanında teşhis edilirse, or­taya çıkacak komplikasyonlar önlenebi­lir. Albuminüri, hangi nedene bağlı olur­sa olsun, ciddi şekilde doktor denetimi altında tedavi edilmelidir.

  • ALBİNİZM (Albinismus)

    Bir şahsın, ka­lıtsal olarak, deri, saç ve gözlerinde renk maddesinin (pigment’m) olmaması du­rumudur. Böyle kişilere albino denir. Tam albinizmde, bütün vücut derisi açık pembe olup, saçlar beyaz ve gözün iris tabakası renksizdir. Bu saydam iris ta­bakasından gözün arkasındaki kan da­marlarının rengi görülebildiğinden, göz­ler pembe renktedir. Albinoların gözüne çok fazla ışık girebildiğinden, gözlerini koruyabilmek için, koyu renk gözlük tak­ınandırlar. Albinizm, tam veya kısmi ola­bilir. Kısmi albinizmde saç ve deride dü­zensiz sınırlı beyaz lekeler vardır. İlginç olan da, albinizme en sık zencilerde rastlanmasıdır. İnsanda olduğu kadar,albinizm, hayvan ve bitkilerde de görü­lebilir. Pembe gözlü beyaz tavşanlar al-binodurlar. Fakat yılın bir bölümü kar­lar altında geçen ülkelerde yaşayan bazı hayvanlar da arasıra albinizm gösterirler. Bu hayvanların, doğanın koruyucu bir önlemi olarak, kış aylarında kürklerinin beyaz renkte olduğu görülür. Ermin, bu durumun bilinen bir örneğidir. Albinizm, resessif bir karakter olarak nesilden ne-sile geçer. bkz. Kalıtım (Heredite).

  • AKTİNOMİKOZ

    Bir çeşit mantarın ne­den olduğu kronik bir hastalıktır. Bu mantar türü, insanda Actinomyces israeli, büyükbaş hayvanlarda ise Actinomyces bovis’tk. Hastalık, genellikle ağız yo­lundan geçmekte ve yakın geçmişte, ya diş çekilmesi ya da bademcik ameliyatı gibi, bir ağız içi yaralanması söz konu­su olmaktadır. Genellikle hastalık, yüz ve boyunda belirir. Çene açısında orta­ya çıkan şişkinlik bir süre sonra hem ağız içine, hem dışarıya irin boşaltmaya başlar. Hastalık, göğüs, bağırsak veya karaciğere de yayılabilir.
    Kesin teşhis, bakteriyolojik araştırmay­la konur. Tedavi, penisilinin bulunma­sından bu yana, kolaylaşmıştır; birkaç hafta süreyle yoğun dozlarda penisilin kullanılır. Bazı hallerde mantarın peni­siline dirençli olduğu görülmüştür; bu durumda, özellikle başta kloranfenikol vetetrasiklin olmak üzere, diğer antibiyo­tiklerin etkili olduğu görülür. Hastalığın insandaki etkeni ile, büyükbaş hayvan­larda görülen “şişkin çene” veya “tahta diP’e neden olan hastalık etkeni farklı­dır.

  • AKROMEGALİ

    Beyin tabanında bulu­nan hipofiz bezinin ön bölümünün aşırı çalışmasına bağlı bir durumdur. Bu bo­zukluk, büyüme tamamlanmadan, kemik­lerin uzaması sona ermeden, erken çağ­larda başjösterirse, devlik (Jigantizm) adı verilen çok uzun boy, çıkık alın ve elmacık kemikleri, iri bir altçene, uzun kollar, iri el ve ayaklar ve kamburlaş­maya eğilim görülmektedir. Bozukluk, büyüme çağının bitiminden sonra baş-gösterirse, yüz kemikleriyle el ve ayakların genişlemesi, kambur bir sırt, yüz ifadelerinin kabalaşması ve sesin kalın­laşması görülür, fakat devlik denen uzun boya rastlanmaz. Görme bozuklukları ve cinsel yetersizlik gibi başka belirtiler de ortaya çıkabilir. Akromegalik bir has­tanın görünüşü büyük bir kuvvet varlı­ğını düşündürürse de, genellikle bunun tersi olur ve hastalık ilerledikçe bu ge­nel zafiyet de giderek artar. Tedavi: Akromegalinin tedavisi çok dikkat ve bilgi gerektirir ve ağır vaka­larda hipofiz bezinin ameliyatına başvu­rulabilir. Şekersiz diabet (diabetes insi-pidus; bkz. Diabet) bazen akromegali ile beraber görülebilir, bkz. Jigantizm (Devlik).

  • AKREP

    AKREP

    Akrep Nedir?

    Kuyruğunun ucunda iğnesi olan, zehirli ve geceleri dolaşan bir eklem ba­caklıdır, bkz. Isırıklar Böcek Sokmaları.      Akrep örümcekgiller sınıfından olup genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları kitin denen sert bir maddeyle kaplı, kıvrık ve kalkık bir kuyruğa sahip olan, kuyruğunda zehir iğne bulunduran eklembacaklılara verilen isimdir. 2009 yılı verilerine göre dünyada toplam 1753 türü bulunmakla birlikte Türkiye’de 11 cinsten oluşan 23 türü bulunmaktadır. Doğada yaşamları kısa olmakla birlikte sekiz yıla kadar yaşayanları da vardır.

                    Akrepler Nerelerde Yaşarlar?

    Akrepler karlı bölgeler dışında hemen hemen her yerde, ormanlarda, çöllerde, taşlık ve kayalıklarda yaşarlar. Çoğunlukla tropikal alanlarda yaşarlar. Akrepler sıcaklığa fazla duyarlı oldukları için nemli olan bölgelerde, ılık ve ıslak yerlerde yaşarlar. Bunların dışında gündüzleri ağaç kavuklarında, kendi kazdıkları yuvalarda, kurumuş ağaç kabuklarında yaşarlar. Geceleri daha aktif akrepolarak yaşam süren akrepler kaygan zeminlere tırmanamazlar. Akreplere çok soğuk karlı yerler hariç her yerde rastlamak mümkündür. Doğada sıklıkla karşılaşabileceğimiz hayvanların başında gelir. Akrepler toprak altı ve toprak üstü akrepleri olmak üzere ikiye ayrılırlar.

                    Akrep türleri şunlardır;

    •  -Ağaç Akrepleri: Ağaç yarıkları ve ağaçların kabuklarında yaşarlar. Avustralya da bu tür akrep türü çokça görülür.
    • – Taş Altı Akrepleri: Taşların alt kısımlarında ve yarıklarda yaşamlarını sürdürürler.
    • – Kumcul Akrepler: Çöl ve kum gibi yumuşak olan ortamlarda yaşarlar. Sert tırnakları sayesinde sert uzun kıl taşıyabilirler.
    • – Kazıcı Akrepler: Yengece benzeyen akreplerdir. Kuvvetli, sert ve kısa bacaklara sahiptirler.
  • AKNE ROZASE

    Cildin, ince kan da­marlarının değişikliğine bağlı özel bir durumudur. Bu kan damarları genişle­mekte ve sonuç olarak bir yanaktan di­ğerine, burun bölgesini de içine alarak, uzanan kırmızı, yağlı, sertleşmiş ve ke­lebek şeklini andıran bir alan meydana gelmektedir. Bu duruma neden olarak, kronik sindirimsizlik. (dispepsi) veya gas­trit düşünülebilir ve bazı yiyecekler, sı­cak veya alkollü içkiler bu bölgenin da­ha fazla kızarmasına yol açabilir. Eski­den bu durumun nedeni, yalnızca kronik alkolizm olarak kabul edilmekteydi; fa­kat bu durumun, daha çok, orta yaşlı ve kötü alışkanlıkları olmayan hanımlarda görülmesi, bu kanıyı zayıflattı. Gerçekten eskiden her çeşit hava etkisinde kalan ve aynı zamanda sık.içki içen arabacılar vb. gibi kimselerde kırmızı burun ve yanak­lara sık rastlanırdı, fakat günümüzde, yüzdeki kan damarlarının genişlemesine neden olan herhangi bir durumun uzun süre soğuk havada kalmanın, kadınlar­da yaş döneminin, baharatlı yiyeceklerin fazla kullanılmasının, gastrit yapabilen sıcak ve tahriş edici içkilerin bu gö­rüntüye yol açtığı bilinmektedir. Tedavi: Duruma neden olan gastritin giderilmesi ve kadınlarda çalışması bo­zulan iç salgı bezlerinin çalışmasının dü­zeltilmesi esasına dayanır. Kozmetik mad­delerle de kızarık bölgenin rengi örtüle­bilir.

  • AKNE

    Yüz, omuzlar, sırt ve göğüsteki yağ bezleriyle ilgili kronik bir deri has­talığıdır. En çok 14-20 yaşlar arasında görülür ve bu hastalığın tipik belirtileri olan siyah noktalar, sivilceler, gençlerin bu en duyarlı dönemlerinde, genellikle psikolojik rahatsızlıklara yol açar.
    Yağ bezlerinin kanalında bir tıkaç olu­şur ve bu tıkacın başı sertleşip siyahla-şır. Bazen, kanal tıkalı olduğu halde bez, yağ salgılamayı sürdürür ve böylece içi yağ dolu bir kist oluşur. Bu yağlı tıkaç çok sayıda akne basili içerir ve bazen de tıkalı bezi diğer basiller kaplayıp, ce­rahatin oluşmasına yol açar. Deri yüze­yinde oluşan ve sıkılınca dışarı çıkan si­yah noktalara tıpta “komedon” adı ve­rilir; bu komedonlara sadece buluğ çağı aknelerinde değil, derisi çok yağlı kişi­lerde veya deriye çok yağ değdiği zaman­larda da rastlanır. Ağız yoluyla bromür ya da iyodür alan duyarlı kişilerde, klor­lu maddelerle çalışan işçilerde bu ko­medonlara rastlanır.
    Tedavi: En esaslı tedavi, duruma ne­den olan yağlı deri ile uğraşmaktır: Saç­lar, haftada en az iki kere, tercihen sa­bunsuz, ilaçlı bir şampuanla yıkanmalı, yüz de sık sık su ve sabunla temizlen­melidir. Siyah noktalar, temiz elle veya eczaneden alınabilen bir komedon sıkı-cısıyla sıkılabilir, ama bunlar iltihaplıise veya başları yoksa, sıkmak, durumu ancak kötüleştirebilir. Yağlı olmayan losyonlar kullanılabilir. İnatçı vakalarda, daha esaslı bir tedavi, ancak bir deri hastalıkları uzmanı tarafından uygulan­malıdır. Perhiz şimdi, eskisi kadar önem-senmemektedir, ama yine de çok yağlı, ekşili ve acılı yiyeceklerin yenmemesi uy­gundur. Buluğ çağı aknesi bir iki sene içinde normal olarak kendiliğinden iyi­leşir.