Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: yonca

  • BURUN KANAMASI (Epistaksis)

    Nedeni: Burunda iltihaba yol açan herhangi bir durumdur: Nezle, burun ka­rıştırmak, burun delikleri arasındaki böl­menin ön bölümlerinde bulunan ufak ya­ralar, burundaki yabancı cisimler, yara­lanma ve erişkinlerde burun tümörleri ve yüksek kan basıncı, bu nedenleri oluş­tururlar. Bazen, nedensiz olan oldukça şiddetli burun kanamalarına da rastla­nabilir.
    Tedavi: Buruna soğuk kompres uy­gulamak ve burun deliklerini 10 daki­ka süreyle kuvvetle sıkmaktır. Burun kemerine ve ense köküne yerleştirilen çok soğuk bir kompres veya buz parça­ları, atardamarların daralmasına yardım eder. Bu durumda, boyun damarlarında bir tıkanıklık olmamalıdır, çünkü o tak­dirde konjestiyon olur; bundan ötürü,boyun çevresi giyim kısımlarının gevşek olmasına dikkat edilmelidir. Bu basit önlemler etkisiz olursa (genellikle en et­kili tedavi, hastayı yatırıp, sümkürmesini önlemektir), doktor, buruna bir gaz tampon uygular. Buna rağmen, kanama durdurulamazsa ve özellikle hasta yaşlı ve yüksek tansiyonlu ise, tedaviyi has­tanede sürdürmek gerekir.

  • BURUN HASTALIKLARI

    Bademcik­ler, sinüzit ve burun kanaması, ilgili baş­lıklar altında anlatıldığından, burada yal­nız polipler, burundaki yabancı cisimlerve koku alamama halinden (anosmi’den) söz edilecektir.
    Polipler, genellikle orta konka bölge­sinde bulunan yumuşak çöle görünümün­de kitlelerdir. Bunlar, parlak ve gri renk­te olup, kronik iltihap sonucu, burun mukozasının aşırı gelişmesiyle oluşurlar. Başlıca belirtileri, burnun devamlı tıkalı olmasıdır, fakat kesin teşhis, doktor mua­yenesi sonucu, kitlelerin görülmesiyle konabilir. Salık verilecek tedavi, cerrahi yolla kitlelerin alınmasıdır.
    Burundaki yabancı cisimler, genellik­le çocuklarda görülür. Burundan şiddet­le dışarı verilen solukla bunlar çıkartı-lamadığı takdirde, doktor tarafından alınmaları gerekir. Bu durumda kesin­likle yabancı cismi itip yerinden oynat­maya çalışmamalıdır.
    Burun tıkanıklığına yol açan herhangi bir olay, anosmi veya koku alamama haline neden olur. Bazen, adi nezlede, beyin içi tümörlerinin varlığında veya koku sinirini etkileyebilecek bir kafatası kırığı vakasında da anosmi ortaya çıka­bilir.

  • BULAŞIK MADDELER

    Bu terim, has­ta bir kişiyle temas etmiş herhangi bir madde için (elbise, yatak takımları, oyun­caklar, kitaplar vb.) kullanılır. Bu mad­delerle, pratikte olmasa bile, kuramsal olarak hastalığın yayılması inancı artık eskisi kadar korkutucu değildir. Ayrıca, bilinen çocuk hastalıklarının, erişkinler­de daha ağır seyrettiği anlaşıldığından, çocukluk çağında bulaşıp geçirilmesinin daha iyi olduğu kabul edilmektedir. Eski yıllarda, bulaşıcı hastalık vakalarında, bütün bulaşmış çarşaflar vb. kaynatılıp sterilize edilmekte, kitap ve oyuncaklar yakılmaktaydı. Günümüzde ise, bir kıza­mık veya kızıl vakasında, adi bir soğuk algınlığında alınan önlemlerin ötesine gi­dilmemektedir. Buna rağmen, çiçek gibi veya bit ve pirelerle taşman ağır, teh­likeli bulaşıcı hastalıklarda, bulaşık mad­delerin sterilize edilip, gerekirse yok edil­mesi de gereklidir

  • BRONŞEKTAZİ TEŞHİSİ

    Doktorun kuşkulandığı du­rumlarda bronş filmi çekilmesi, hastanın akciğer içi hava yollarının genişlemiş ol­duğunu ortaya koyar. Tedavi: Hafif vakalarda, antibiyotik kullanılıp hasta baş aşağı duruma geti­rilir. Bu baş aşağı durma, yerçekimi et­kisiyle balgamın rahat çıkmasını sağla­yabilir. Bronşektaziden ötürü, akciğerin değişik bölgeleri etkilenmiş olabilir ve akıntı için, bu bölgenin boşalmasına uy­gun bir durum alınabilir. Eğer, üst lob-lar hastalanmışsa, en iyi akıntı, hasta ayakta durduğu zaman sağlanır; fakat hastalanan bölge alt loblarda ise, en et­kili akıntı durumu, hastanın yüzükoyun yatağa yatıp, başını aşağı sarkıtmasıdır. Bu durumda, hasta öksürüp, balgam çı­kartmaya gayret eder. Bu akıntı duru­mu, günde iki kez, yirmişer dakika sü­reyle yapılabilirse, balgam atımından ötü­rü, akciğerde hastalığın artması önlene­bilir. Bazı uygun vakalarda ve özellikle çocuklarda, en etkili tedavi, hasta akci­ğer bölgesinin ameliyatla çıkartılmasıdır

  • KRONİK BRONŞİT TEDAVİSİ

    Akciğer kanseri veya vere­minin kesin olarak var olmaması duru­munda, yukarıda sayılan belirtiler, kro­nik bronşite işaret eder. Tedavi güçtür. Hastalar, si­gara içmekten tamamen vazgeçmelidir. Solunum egzersizleri yarar sağlar. Tozlu ortamda çalışanlar, bu çevreden uzak­laşmalı veya işini değiştirmeyi düşün­melidir. Dumanlı ve- sisli havalarda ke­sin olarak dışarı çıkılmamalıdır. Kronik bronşitlilerde zaman zaman akut bron­şit, bronkopnömoni, pnömoni gibi, akut akciğer hastalıkları belirebilir. Böyle bir akut olaydan kuşkulanılırsa, enfeksiyon yatışana kadar antibiyotikler kullanılma­lıdır. En sık başvurulan antibiyotikler, tetrasiklin ve ampisilindir. Sabah öksü­rüğünü ve sesli solunumu önleyebilmek için, sıcak içecek ve isoprenaline gibi ilaçlara ve hattâ özel bir duruma (baş aşağı durmak gibi) geçip akıntı yardımı­na başvurulur, (bkz. Bronşektazi). Bir çaydanlıktan su buharı solunulmasıyla, çoğu zaman yapışkan müküs tıkaçları yumuşatılabilir

  • BÖCEK ÖLDÜRÜCÜ MADDELER

    Bu maddeler, koruyucu dok­torlukta çok önemli olduğu gibi, tarı­mın verimli olmasında da etkendir ve sayılan günden güne artmaktadır. Ge­nellikle ensektisidler: 1. Klorlu hidrokar­bonlar ve 2. Organik fosfor bileşikleri­dir.
    1. Klorlu hidrokarbonlar:
    a) D.D.T.: Bu bileşimin diğer adı, Di-cophane’dır ve eklembacaklılar için ze­hirli, omurgalılar için ise, damar içine verilmedikçe, çok hafif toksiktir. Sivri­sinek, sinek, bit, pireyi öldürür. 1944’te Napoli’deki bir tifüs salgınının D.D.T. ile başarılı kontrolünden bu yana, sıtma, veba, sarı humma ve sineklerce yayılan bütün hastalıkların önlenmesinde başa­rıyla kullanılmıştır. Son zamanlarda, D.D.T.’nin zararları da oldukça dikkati çekmiştir, ama yarar ve zararları karşı­laştırmadan yargıya varmak hatalıdır. Çok yaygın kullanılışı sonucu, insan vü­cudunda az miktarda biriktiği kuşkusuz olan D.D.T.’nin kurtardığı canları, ön­lediği ıstırabı düşünmemek olanaksızdır. Bu ilacın başarısı da, zararı da, fiziksel yönden inaktif olmasına bağlıdır; bun­dan ötürü, kalıcı etkisi vardır.
    b) Lindane (Gamma B.H.C.): Sinek, siv­risinek, bit ve tahtakurusu için D.D.T.’ den daha toksik olan bu ilacın kalıcı etkisi daha azdır.
    c) Chlordane, Dieldrin: Dieldrin, böcek­lere karşı çok toksik olmakla birlikte, insanlar için de çok zehirlidir. Bundan ötürü çok çabuk etki yapıp, çok kalıcı etkisi olmasına rağmen, kullanılma alanı dardır.
    2. Organik-fosfor bileşikleri: Bunlar, hem böcekler, hem insanlar için çok toksik­tir. Bundan ötürü, ancak lorine hidro­karbonların etkisiz olduğu yerlerde kul­lanılır.Böcek öldürücüler, hastalıkların yayıl­masını önleyen başlıca faktör değildir. Yeterli sağlık koşulları sağlanması ve haşaratın gelişme ortamlarının ortadan kaldırılmasına yönelmiş tüm çalışmala­rın ancak bir bölümü bu maddelerin kul­lanılmasını gerektirir. Bu ilaçlar, gelişi­güzel kullanılmamalıdır, çünkü hem in­sanlara zararlı olabilir, hem de böcekler bunlara karşı bağışıklık kazanabilir. Bu hususa devamlı dikkat edilmesi ve gere­ken ensektisidin kullanılması çok önem­lidir.
    Günümüzde önemli bir konu da, bu maddelerin doğa dengesini bozarak Fau­na ve Flora’yı temelden değiştirmeleri­dir. Çevre kirlenmesi diye tanımlanan genel bir kavramın içinde (Fabrika ar­tıkları, kimyasal madde artıkları, deter­janlar vb…) ensektisitlerin de önemli biryeri vardır. Bu konuda başarıya ulaşmak için bir yandan spesifik böcek öldürücü­ler üzerinde yoğun araştırmalar yapılır­ken, diğer taraftan bu maddelerin ancak zorunlu hallerde kullanılması önerilmek­tedir.

  • BÖBREKÜSTÜ BEZLERİ (Sürrenal bezler, Adrenal bezler)

    Her böbreğin üst kutbunda, yaklaşık olarak 5 gr. ağır­lığında, sarı renkten olan birer böb­reküstü bezi bulunur. Bu bezlerin bir kabuk (korteks) ve bir de iç bölümü (medulla) vardır. Embriyolojik gelişimin­de, medullamn kaynağı, sinir dokusu ve korteks’in kaynağı da, cinsiyet bezle­rinde olduğu gibi, mesodermdir. Bu bez­lerin, böbreğinkinden ayrı bir kapsülü olup, kanlanması aorttan, böbrek atar­damarlarından ve diyaframa uzanan atar­damarlardandır. Medulla ve korteksin görevi ayrıdır: Medulla, adrenalin ve no-radrenalin hormonlarını salgılar. Bu iki hormona verilen ortaklaşa isim, “kate-kolaminler”dir. Bu hormonların etkile­rini ilk kez 1916 yılında Cannon, “kor­ku, kaçma veya mücadeleye hazırlayıcı” olarak tanımlamıştır. Modern fizyolog­lar ise, bu hormonların şiddetli gerilim (stres) durumlarında ve vücudun önem­li bir zorlukla karşılaştığı (akut hasta­lıklar, kazalar vb.) salgılandıklarını is­patlamışlardır, (bkz. Adrenalin). Korteks ise, kortikosteroid hormonları salgılar; bu hormonların salgılanması da gerilimdurumlarıyla ilgilidir, bkz. Kortikoste-roidler

  • BÖBREK TAŞI (Nephrolithiasis)

    Be­lirtileri, sancı ve idrarda kan görülmesi-dir. Böbrek pelvisinde duran çok iri bir taş dahi, belirtisiz olabilir, fakat ürete-re geçen ufak bir taş, teşhiste yanılma-yacak nitelikte şiddetli sancı ve ağrı uyan­dırır. Büyük taşlar, böbrekte kronik il­tihaba yol açarak, bel ağrısına neden olabilirler; fakat genellikle röntgen filmi çekilene kadar bunlar teşhis edilemeye-bilir.
    Tedavi: Böbrek sancısı, atropin ve morfin enfeksiyonlarıyla hafifletilebilir ve taş, mesaneden dışarı atılıp da geride diğer taşların kalmadığı hallerde bu san­cı tekrarlamaz. Ancak, taşın oluşmasına neden olan vaka, ileride yeni taşların yapımına ve böylece sancıya yol açabilir. Bundan ötürü, böbrek sancısı vakaları iyi incelenip etkeni ve artakalan taşların varlığı iyice araştırılmalıdır.
    Bazı hallerde, üretere geçmiş olan taş­lar, mesaneye ilerlemeyip, üreterin me­saneye girdiği noktada dururlar ve bu durumlarda bunların sistoskop veya ameliyatla yerlerinden oynatılmaları veya alınmaları gerekir. Böbrek pelvisinde teşhis edilen büyük taşlar, böbreğin tü­münü almadan da, ameliyatla çıkarıla­bilir ve burada temel olan, işleyebilen böbrek bölümlerinin korunmasıdır. Ba­zen, özellikle her iki tarafta da bulun­dukları hallerde, çok büyük taşlar yer­lerinde bırakılır, çünkü ameliyatla, çok az kalmış işleyebilir böbrek kısımları da zedelenebilir.
    Son yıllarda böbrek taşı olan, fakat ameliyat edilemeyecek hastalarda (kalp yetersizliği, çok yaşlılık vb. gibi neden­ler) ultrason dalgalan ile taşları bombar­dıman etmek ve parçalamak yöntemleri geliştirilmiştir. Halen gelişme halinde olan bu uygulamalarla belki de yakın bir zamanda pek çok böbrek taşı ame­liyat edilmeden eritilebilecektir.

  • NEFROTİK SENDROM

    Birçok böbrek has­talıklarında, idrarla çok fazla albümin kaybı sonucu, kan protein düzeyi aşırı derecede azalmakta ve ödem (dokuların su toplayarak şişmesi) görülmektedir. İdrara aşırı miktarda albümin geçmesi­ne eşlik eden durum, nefrotik sendrom diye adlandırılır. Bu duruma neden ola­bilen hastalıklar şunlardır: Akut nefrit, diğer glomerülonefritler, diyabet, lupus eritematoz, ilaç zehirlenmeleri (özellikle cıvalı ilaçlarla). Bazı vakalarda nefrotik sendrom, böbreklerde açık bir anatomik bozukluk olmadan belirebilir. Özellikle çocuklarda görülen nefrotik sendrom bu tiptir.
    Belirtileri: En fazla 2-4 yaşları arasındaki oğlan çocuklarında görülür. Yüz ve bacaklardaki şişlikler, bu hasta­lıkta görülen kas erimelerini maskeler ve idrar protein doludur. Araya giren enfeksiyonlara sık rastlanır ve bu en­feksiyonlar durumu ağırlaştırır. Nefro­tik sendrom, kronik nefrite dönüşmeden, belirtileri yıllar boyu görülebilir. Çocuk­larda bu durum bazen kendiliğinden dü­zelebildiği gibi, bazen de tekrarlayabilir.
    Tedavi: Neden olan hastalığın teda­visi gereklidir; özellikle ilaç zehirlenme­sinde bu önemlidir. Ödem şişkinliklerini yok etmek için, frusemide (Lasix) ve ethacrynic asid (Edecrin) gibi diüretik-ler, potasyum tuzlan ile birlikte verilir ve sodyumsuz diyet uygulanır. Diyetin ayrıca protein değerinin yüksek olması gereklidir, ama genellikle bol proteinli yiyeceklerin sodyum kapsamı fazla ol­duğundan, sodyumsuz süttozu gibi gıda maddeleri kullanılmalıdır. Böbrekte açık bir bozukluğun görülmediği hallerde, kortikosteroidler yararlı olabilir, ama ak­si takdirde bu ilaçlar yararsızdır. Yük­sek kan basıncının da var olduğu hal­lerde, uygun tansiyon düşürücü ilaçlar kullanılır, ama böbreklerin fonksiyonbozukluğu bu durumu daha da zorlaş­tırabilir.

  • KRONİK NEFRİT

    Akut nefritten iyileşme­nin tam olmadığı vakalar bu evreye dö­nüşebilir.
    Belirtileri: Hastaların çoğunda be­lirti görülmez. Durum, rastlantı sonucu, idrarda protein bulunmasıyla teşhis edi­lir. Bazı vakalarda ise, bir dereceye ka­dar böbrek çalışmasında bozukluk ve zamanla kendine özgü belirtiler göste­ren yüksek tansiyona rastlanmaktadır. (bkz. Hipertansiyon). Böbrek çalışması­nın bozukluğu, azotlu artık maddelerin atılmasında aksama şeklinde belirir; bu­nun sonucu olarak da kan üre düzeyi­nin arttığı görülür. Ayrıca, böbreğin id­rarı yoğunlaştırma fonksiyonu da bozul­duğundan, çok sulu bir idrar atılmakta ve idrarla tuz kaybı artmaktadır. İdrar hacmi fazlalaştığından, hasta normalden sık idrara çıkar. Bazı hastalarda anemi de görülebilir.
    Tedavi: Belirtisiz vakalarda tedavi gerekmemekte ve kişi tamamen nor­mal bir yaşam sürebilmektedir. Böbrek fonksiyonlarında bozukluk belirdiği tak­dirde de, vücuttaki artık azot birikimi diyetle düşük düzeyde tutulabilir ve faz­la su ve tuz kaybı da diyetle karşılana­bilmektedir. Kan basıncının yükselmesi­ne karşı, gerekli ilaçlar kullanılır. Uy­gun vakalarda, suni böbrekle kan diya­lizi yararlıdır ve baz’ı çok dikkatle seçilmesi gerekli hastalarda, böbrek nakli düşünülebilir.

  • BÖBREK İLTİHABI (Nefrit)

    Kelime anlamı olarak, nefrit, böbreğin iltihabı demektir, fakat bu sınıflandırmaya giren hastalıkların nedenleri iltihap olmayabi­lir.
    Nefritin bir benzeri de, Bright hastalığı’dır, çünkü Bright (1789-1858) busınıflandırmaya girebilecek çeşitli örnek­ler anlatmıştır.
    Burada kullanılacak olan bir sınıflan­dırmaya göre, böbrek hastalıkları, akut nefrit, kronik nefrit ve nefrotik sendrom olarak ayrılmaktadır. Akut nefrit: 1. Akut glomerulonefrit. Nedeni: Bu hastalık, eskiden kızıl hastalığına neden olan hemolitik strep­tokok mikrobu enfeksiyonlarından son­ra ortaya çıkabilirdi. Günümüzde anti­biyotiklerin uygun ve vakitli kullanıl­maları sonucu, bu mikrop sadece boğaz ağrısı ve iltihabına neden olmaktadır. Böyle bir boğaz hastalığından bir iki hafta sonra, böbrek glomerüllerinde an­tijen ve antikor bileşimlerinin birikme­sinden ötürü akut nefrit belirtileri orta­ya çıkmaktadır.
    Belirtileri: Kanlı idrar, yüz ve ba­cakların şişmesi, ense ve baş ağrısı, kan basıncının yükselmesidir. Hastalık iler­ledikçe, hastada nefes darlığı, öksürük ve bazen bulantı ve kusma görülür. İd­rar yapımı azalmıştır. Tedavi: Hasta yatırılır ve tuzsuz di­yet verilir. Sıvı ve. protein alımı da azaltılır. Bir hafta, on gün sonra, idrar mik­tarı normalleşir ve hasta kendini daha iyi hissetmeye başlar. Hastanın hafif va­kalarda iki üç hafta daha, ağırlarında ise daha da uzun yatakta kalması ge­rekir.
    2. Tekrarlayan hematüri: Oğlan çocuk­ları ve erişkin erkeklerde, bazen kuv­vetli idman sonrası veya burun-boğaz enfeksiyonu sırasında idrarlarının kan­lı olduğu ve protein kapsadığı görülür ve bu durum tekrarlayabilir. Önemsen­meyen bu özellik, ileride kronik nefrite yol açabilir. Dolayısıyla idrar yollarında taş veya kum olmadığı belirlense bile herhangi bir kanamada nefrit olasılığı düşünülmelidir.
    3. Anafilaktoid purpura: Çocuklarda, he­molitik streptokok enfeksiyonları sonra­sı deride kırmızılık, eklem şişkinlikleri ve özellikle bacak eklemlerinde şişme­ler görülebilir. Bazen, karm ağrısı, kus­ma ve kanlı idrar da bu duruma eşlik eder. Genellikle, kendiliğinden düzelebilen bu durum, bazen de kronik nef­rite dönüşebilir.4. Radyasyon nefriti: Bu durumda, böb­rekteki yıkım, ne antikor-antijen bileşi­mi birikmesinden, ne de anafilaktik pur-pura’da sanıldığı gibi hipersensitivifeden ileri gelmektedir. Buradaki yıkıcı ajan, X-ışmlarıdır. Günümüzde pek rastlan­mayan bu olaya, eskiden nedeni bilin­mezken rastlanmaktaydı. Nefrit belirti­leri, radyasyona maruz kaldıktan altı ay – bir yıl sonra ortaya çıkmakta ve akut nefriti andırmaktadır. Bazı vakalar, akut devreden geçmeksizin, kronik nefrite dö­nüşebilir.
    5. Poliarteritis nodosa da böbreği yıka-bilen bir hastalıktır.

  • BÖBREK

    Anatomi: Böbrekler, karın arka duvarında, periton arkasında, bel kemiğinin her iki yanında, ikinci bel omuru düzeyinde bulunurlar. Solunum hareketleriyle, bunlar da aşağı yukarı hareket ederler. Üst kutupları üzerinde, böbreküstü bezleri vardır. İç kenarların­dan, içlerinde mesaneye idrar taşıyan tüpler olan üreterler uzanır. İnsan böb­reği, aşağı yukarı 10 cm. uzunluğunda, 150 gram ağırlığmdadır ve kapsül adı­nı alan sert bir bağdoku ile kaplıdır. Böbrek dokusuna atardamarlar, toplar­damarlar ve sinirler, üreterlerin girdik­leri noktadan girer ve bu nokta, bilum adını alır.
    Böbreklerde uzunlamasına bir kesit yapılırsa, böbrek dokusunun, dışta so­luk renkli korteks ve içte daha koyu renkli medulla bölümlerine ayrıldığı gö­rülür. Medulla, ana dokudaki boşluk olan pelvis boşluğuna açılan piremitlerden oluşur. Böbrek ana dokusu, yakla­şık bir milyon mikroskopik nefron’dan yapılmıştır. Her nefron’un başlangıcı, bir zarla çevrelenmiş ve glomerül adı veri­len kılcal damar yumağı halindedir. Glo­merül ile onu çevreleyen zarın bütünü­ne, XVII. yüzyılda bu yapıyı tanımla­yan doktorun adı nedeniyle, Malpighi cis­mi adı verilir. Malpighi cisminden 30-40 mm. uzunluğunda bir borucuk uzanır.Bu borucuğun ilk bölümü kıvrımlıdır, bu nedenle proksimal kıvrımlı bölüm di­ye adlandırılır. Borucuğun bundan son­ra gelen bölümü, önce medullaya doğ­ru dümdüz iner, saç firketesini andırır­casına kıvrılır ve yine büklümlü bir bö­lüm oluşturur. Bu ikinci büklümlü bö­lüme de distal kıvrımlı bölüm adı veri­lir. Bu borucuklar, bir toplayıcı boruda sonlanırlar. Her bir toplayıcı boruya, yaklaşık olarak 10 nefron açılır ve top­layıcı boruların hepsi de birleşip böb­rek pelvisine açılırlar. Böbreklerde kan, karın aortundan doğrudan dallanmış olan bir böbrek atardamarından gelir ve pis kan da böbrek toplardamarıyla alt vena cava’ya açılır. Lenf damarları da, kan damarlarına paralel gider.
    Çalışması: Böbreklerin görevleri, kanın asit baz dengesini değişmez tut­mak, vücudun su ve elektrolit dengesini sağlamak ve azotlu artık maddelerin vü­cut dışına atılmasını sağlamaktır. Bir in­san, böbreksiz olarak ancak 2-3 hafta yaşar. Sağlam bir insanda, büyük mik­tarda kan sürekli olarak, Malpighi cisimlerinde süzülür. Proksimal kıvrımlı bo-rucukta, bol miktarda su yeniden emilir. Bu su ile birlikte tuz ve bazı maddeler de emilir. Atılacak maddelerin su içinde eriyik halinde olması da ayrıca gerekli­dir. Borucuğun daha ileri bölgelerinde böbreğin vücut sıvı ve asidite dengesi düzenleme mekanizması daha fazla işler. Böbreğin çalışmasını etkileyen başlıca üç faktör vardır: Kılcal damarlardaki kan basıncı, kanın dolaşım hızı ve borucuk duvarındaki hücrelerin durumu. Böbrek çalışmasına etkili hormonlar ise, böb­rekte sodyum işlemini etkileyen aldoste-ron ve kortikol, su atılmasını etkileyen ve hipofizce salgılanan vazopressin (anti diüretik hormon), yine sodyumun atıl­masıyla ilgili olup, hipofiz tarafından salgılanan büyüme hormonu, fosfat atıl­masını etkileyen paratiroid hormonları, su ve tuz dengesini etkileyen ve tohum bezlerince salgılanan seks hormonlarıdır.
    Böbrek dokusu da, renin adını alan bir enzim salgılar. Renin, karaciğerde oluşan antiotensinogen maddesinin angiotensine çevrilmesinde etkilidir. Bu da, özellikle böbrek kan damarlarının ve bütün vücut kan damarlarının kuvvetli daralmasıyla böbreküstü bezinin aldosteron salgılamasında etkendir. Büyük bir olasılıkla, kan damarlarının daralması­na neden olan renin, böbrek hastalığı ile yüksek kan basıncı arasındaki ilgiyi sağlayan maddedir. Eritropoetin diye adlandırılan ve alyuvarların yapısında gerekli olan bir maddenin de, böbrekte bulunmamasına rağmen, yapılışının böb­rekle ilgili olduğu iddia edilmektedir.
    Böbreklerin çalışması ve şekillerini in­celemek amacıyla, idrarla atılabilen bir kontrast madde (Urolesectan, Urografin vb.) damara enjekte edilip, aralarla böb­rek röntgen filmleri çekilir. Böbrek ça­lışma ve şeklini incelemenin diğer bir yöntemi de, mesaneye bir sistoskop yer­leştirdikten sonra, çok ince ve oldukça sert tüpler olan üreter kateterleri so­kup, bunları sağ ve sol üreterlere ayrı ayrı koymaktır. Bu kateterlerden, her bir üreterden ayrı ayrı gelen idrar top­lanıp, her bir böbrekten gelen idrar mik­tarı, görünüşü, kimyasal yapısı saptana­bilir. Gerekirse, bu kateterlerden de kon­trast madde gönderilip, böbrek röntgeni alınabilir. Böbrek şeklinin incelenmesi­nin bir diğer yolu da, böbrek çevresine hava verip, röntgen filmi çekmektir, (bkz. Ventrikülografi). Böbrek kan damarları­nın incelenmesi için, kasıkta uyluk atar­damarına sokulan ince bir polietilen son­da aorta gönderilir. Bu sondadan içeri verilen kontrast madde, böbrek atarda­marlarına geçeceğinden, kısa aralarla çe­kilen bir seri röntgen filmi, böbrek kan­lanmasına ilişkin fikir verir. Böbrek hastalıkları: Bunlar, kendi baş­lıkları altında anlatılmıştır, bkz. Nefrit, Böbrek Taşı, Hipernefrom, Polikistik Böbrek, Piyelit… vb.