TALİDOMİD
Sedatif (müsekkin) ve hipnotik (uyutucu) etkili bir ilaçtır. Yüksek dozlarda dahi öldürücü olmadığından, ilk kullanılmaya başlandığında, tehlikesiz bir ilaç olduğu kabul edilmiştir. İlk olarak, 1956 yılında, Batı Almanya’ da piyasaya çıktı ve iki yıl sonra, İngiltere’de kullanılmaya başlandı. Burada, “trankilizan” olarak, serbestçe kullanılabilmekteydi. 1960 yılında, talidomid’ in, miksödem (tiroid yetmezliği) ve nö-rit’e yol açabileceği şüphesi belirdiğinden, A.B.D.’de satılmasına izin verilmedi. 1961 yılında, bu ilacın, yeni doğan bebeklerde görülen şekil bozukluklarına yol açtığı anlaşılınca, Talidomid, aralık 1961’de piyasadan çekildi. İlacın, o zamana kadar Avrupa’da yaklaşık olarak 10.000 çocuktaki doğuştan şekil bozukluğunun nedeni olduğu söylenmektedir. Burada söylenecek tek şey, çok fazla gerekmedikçe, gebe kadınlara herhangi bir ilacm verilmemesinin uygun olduğudur. Çok iyi tanınan ilaçların dahi, anne karnındaki bebeğe olan etkileri bilinmezken, yeni ilaçlan gebelere vermek, çok yanlış bir tutumdur. Bu arada, gebeliğin çok erken haftalarında teşhis edilememesi de önemli bir sorundur.
Yazar: 13eta
-

TALİDOMİD
-

TABES DORSALİS
TABES DORSALİS (Lokomotor ataksi)
Eski frengiyi izleyen bir merkez sinir sistemi hastalığıdır. Gerçekte, frenginin üçüncü devresinin belirtilerindendir.
Nedeni: Arka kök nöronlarındaki ve içinde, beyine doğru giden duygusal liflerin yol aldığı, omurilik arka kordonlarındaki sinir liflerinin iltihaplanıp bozulmasıdır. Asıl yıkım, arka kök gan-glionlarında olup, omurilikteki dejenerasyon, buna ikincildir.Belirtileri: Tabes dorsalis, genellikle, orta yaşın üstündeki erkeklerde görülen ve yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Hasta, çoğunlukla bacakta duyduğu “şimşek gibi”, şiddetli, keskin ağrıdan ve pamuk üzerinde yürürmüş gibi hissettiğinden şikâyetçidir. Ayrıca, idrar etme güçlüğü, empotans (bkz.) geçici çift görme nöbetleri ve karanlıkta denge bulma güçlüğü belirebilir. Hastalık ilerledikçe, hastada ataksi başlar (hareketleri ayarlı, uyumlu değildir) ve yürürken, ayağını fazla yukarı kaldırır, yere şiddetle basar, bacaklarının kontrolünü kaybetmiş gibidir. Kol ve bacaklarının durumunu anlayamaz ve bundan ötürü, gözleri kapalıyken ayakta durmaya çalışsa, sallanıp düşer. Ayrıca, karın organları sinirlerinde de ağır bozukluklar olabilir ve hastada, “akut karın”la karıştırılacak nitelikte, kusma ve karın duvarı sertliğiyle beliren akut, şiddetli karin ağrısı krizleri görülür. Durumun, “akut karın” değil de, “tabetik kriz” olduğu, reflekslerin muayenesiyle anlaşılır. Patella ve Asil refleksleri kaybolmuştur ve gözlerde, Argyll Robertson göz bebekleri (bkz.) vardır. Tekrarlayan, fark edilmeyen ufak kazalar sonucu, diz ekleminde şekil bozuklukları (Charcot eklemi) ve tabanlarda ülserler belirebilir. Optik diskin atrofisi sonucu, körlük ortaya çıkar.

TABES DORSALİS Tedavi: Penisilin ve bizmut zerkle-riyle, hastanın dikkatle izlenmesi ve gerekirse, zerklerin tekrarı şeklinde uygulanır.
-
Bilinç Kaybı
ŞUUR KAYBI. Bilinç Kaybı.
Mantıklı düşünme ve akılcı davranışlar devam ettirme yetersizliğine kafa karışıklığı denir. Kafa karışıklığını herkes yaşayabilir ancak bu durumun gerekenden fazla sürmesi (birkaç saat ya da daha fazlası) beklenmedik bir durumdur.
Ajitasyon, nabızda artış, gözbebeklerinin büyümesi, titreme ve bazen halüsinasyonla görülen bilinç kaybı da (delirium) bir tür kafa karışıklığıdır. Dışarıdan bakıldığında bu zihinsel işlevlerdeki değişiklikler bunamada görülen belirtilere benzemektedir.
Yalnız atakların hızı ve bilinç (şuur) düzeyi aradaki iki önemli farktır.
Kişi eğer bilinç kaybı yaşıyorsa tedavisi büyük bir hızla gerçekleştirilmelidir. İnsan hayatını tehdit eden bu hastalığın enfeksiyon, kalp krizi geçirme, kalp yetmezliği, böbrek rahatsızlığı, karaciğer yetmezliği, kontrol edilmeyen şeker hastalığı, alkol vb madde kullanımında doz aşımı gibi önemli sebepleri olabilir. Bu durumsa çoğunlukla narin ve ileri yaşlı kimselerde görülür.
İleri yaşlı insanlar geçirdikleri ameliyatlardan sonra bilinç kaybı yaşamaya daha meyillidirler. Bunların haricinde reçeteli veya reçete gerektirmeyen birçok ilaç dahil ileri yaşlı kişilerde bilinç kaybı yaşatabilir.
BelirtilerBelirtileri çoğunlukla birkaç gün veya birkaç saat gibi kısa sürelerde gelişen kafa karışıklığı ve bilinç kaybı sırasında hastada şuur bulanıktır, hasta uykuludur veya alarm halindedir.
Belirtileri: Endişe ve tedirginlik, ajitasyon ve duygu devinimleri, korku, kuşkuculuk, kişinin titremesi, idrarını tutamaması, halüsinasyonlarla karşılaşması ve birbirini tutmayan konuşmalar yapması.
Bu rahatsızlıkta asıl önemli işaret kişinin bir işe veya göreve odaklanma zorluğu yaşıyor olmasıdır. Bu gibi bir durumda kişi uykuludur veya uyandırılmakta zorlanılır.Tedavi Yöntemleri
İlgili doktorun fiziksel muayenelerinden sonra hastanın bir yakınından alınacak kişinin özel durumuyla ve davranışlarıyla ilgili bilgilere ihtiyaç duyulur. Hastalığa sebep olabilecek her türlü tıbbi hal ortadan kaldırılmalıdır. Ajitasyonun çok şiddetli olması durumunda hastanın yatışmasını sağlamak için anksiyeteye karşı verilecek ilaçlar kullanılabilir. Bunun yanı sıra hastanın yanında bir yakının olması kafa karışıklığı ve ajitasyonla ilgilenmede destekleyici olabilir. -
ŞOLMOGRA
ŞOLMOGRA (Chaulmoogra) YAĞI
Asya’da yetişen bir bitki olan Taraktogenos kurzii’nin tohumlarının ezilmesiyle elde edilen uçucu bir yağdır. Geçmişte, dıştan ve içten, cüzzam tedavisinde kullanılmaktaydı. Günümüzde, sülfonlar bunun yerini almışlardır.
ŞPRU. Yiyeceklerin ve özellikle yağların emiliminin yetersiz olmasıyla belirlenen bir tropikal hastalıktır. Afrika’da görülmemektedir.
Nedeni: Karmaşıktır ve tam anlamıyla anlaşılmamıştır. Öne sürülen tahminlere göre, bir virütik enfeksiyon ya da diyete bağlı bir durumdur.
Belirtileri: İshal, soluk renkli, iri dışkı, paslı dil, iştahsızlık, kilo kaybıdır. Hastalık kontrol edilmeksizin ilerlerse, hastada, osteomalasi (kemiklerin yumuşaması), periferik nörit, kol ve bacaklarda ödem, megaloblastik anemi belirir.
Tedavi: Folik asit ve siyanokobala-min verilir. İshalin devam etmesi halinde, bir tetrasiklin türü yararlı olabilir. Anemiyi gidermek için, gerekirse, damardan kan verilir ve megaloblastik anemiye ek olarak demir eksikliği de belirirse, demir de verilebilir.Tropikal şpru ile gluten’e karşı allerji arasında ayırıcı teşhis yapmak gereklidir, bkz. Çöliak Hastalığı. -
ŞOK
ŞOK
Genellikle, iki şok tipinden söz edilir: Cerrahî şok ve sinirsel şok. İkinci terim, tatsız bir olay sonucu ortaya çıkan üzüntü halini tanımlar ve burada konu edeceğimiz cerrahî şoktan çok farklı bir durumdur. Cerrahî şokun özellikleri, alçak kan basıncı, soğuk, nemli, soluk bir deri ve bitkinlik durumudur. Bu tür şok, ağır bir kanama ya da yanık gibi, sıvı kaybettiren ağır yaralanmayı izler. Bu durumlarda, şokun nedeni, dolaşımdaki sıvının azalmasıdır. Tedavide, kaybolan sıvı, damardan verilen serum ve kanla tamamlanır, sıvı kaybı durdurulur. Bu iki işlem, şiddetli atardamar kanaması vakaları dışında, birleştirilebilir. Ağrı, kan basıncını daha da azaltarak ve soğuk hissi yaratarak, hastanın durumunu daha ağırlaştıran bir faktördür. Bu durumlarda, en uygun ağrı kesici morfindir ve hasta, ılık (sıcak değil!) tutulur. Şoka yol açan diğer durumlar, koroner tromboz’un (bkz.), akut ve şiddetli bakteri enfeksiyonları ve septisemidir. Anafilaktik şokta, bir yabancı protein zerkine karşı oluşan duyarlık, kan basıncının çok fazla azalmasına ve sıvının doku arasına sızmasına yol açar. Burada tedavi, acil adrenalin ve steroid zerkleriyle yapılır. Cerrahî şokta, ilk yardımda, hasta yatar durumda tutulur, baygınlık hissederse, ayakları yükseltilip, başı alçaltılır, vücudu ılık tutulur ve bir karın yaralanması yoksa, alkol dışında herhangi bir sıvı alması sağlanır.şok Vücuttaki kan ya da sıvı miktarını azaltan bazı yaralanma ya da hastalıklardan kaynaklanan genel bir vücut zayıflığıdır. Bayılmakla tam çökme arasında değişebilir. Yaygın olarak “travmatik” (yara) şoku denen bu şok, kazazedenin yaraları yeterince tedavi edilmiş olduğu zaman bile öldürücü olabilen ciddî durumlardır. Şoka, aşağıdaki kan-sıvı kaybı örnekleri sebep olabilir: Dış ve iç kanamalarla kan kaybı; büyük yanıklardan plazma kaybı, bağırsak bozuklukları yüzünden su kaybı, tekrarlayan kusmalar ve ağır ishaller; akut karın acil durumları ya da kalp krizi, aşırı ağrı ya da korku ve benzeri bir durum yaratabilir. Şoka girmiş bir hastadaki belirtiler, şokun kendisi veya altında yatan hastalığın türü ile bağlantılıdır. Kan hacminin (volümünün) azalması ve kalp kökenli olan şoklarda belirtiler hemen aynıdır. Bilinç yerinde olabilir, fakat bulanıktır. Çoğunlukla uyuklama eğilimi vardır. Eller ve ayaklar soğuk, nemli, ekseriya morarmış ve soluktur. Vücut yüzeyinde yer yer mavimtırak bölgeler göze çarpar. Nabız zayıf ve hızlıdır. Ancak kişi kalp hastası ise ya da şok, kişiyi ölüme götüren son devreye girmişse nabız yavaşlar. Solunum hızlanır, soluk alma derinleşir, soluk durması, beyin kanlanmasının yetersiz olduğu, solunum merkezinin bozukluğundan ileri gelen tehlikeli bir durumdur. Kan basıncı (tansiyon) düşer. Eğer şok bir enfeksiyon hastalığında oluşursa bütün bu belirtilere ilâveten ateş ve titreme göze çarpar. Şoku meydana getiren hastalığa bağlı belirtiler, şokun teşhisinde önemlidir. Eğer görünürde bir kan kaybı yoksa, bir iç kanama söz konusu olabilir. Örneğin kanama veya sıvı kaybı aort, dalak yırtılması veya dış gebelik ya da peritonit sonucu oluşmuşsa bunu ancak bir hekim ayırt edebilir. Vücudun kuru oluşu, kan hacminin azaldığını gösterir. Kalp kökenli şokta, genişlemiş boyun verileri ve de kalp atımlarının düzensiz oluşu bir ipucu olabilir.
-
ŞİŞMANLIK
ŞİŞMANLIK
Gerçekte, şişmanlığın tek nedeni, fazla yemek yemektir. Şişmanlıkta, bezlerin çalışmasının rol oynadığı, ya da bazal metabolizmalarının fazla çalışmasından ötürü, çok yiyip, şişmanlamayanların da bulunduğu bir gerçektir. Günümüzde, şişmanlıktaki başlıca faktörlerden birinin, psikolojik olduğu kabul edilmektedir. Bazı kişilerde, özellikle şekerli yiyeceklere karşı bir alışkanlık belirir. Bunu, içki alışkanlığına benzetebiliriz. Rejim yapmak, düşük kalorili, bol proteinli, az yağ ve az karbonhidratlı yiyecekleri yemek demektir. Böyle bir diyet, örneğin, kahvaltıda, şekersiz, sütlü çay ya da kahveyle şekersiz ekmek veya bisküvi, az tereyağ almak, reçel, marmelat, ekmek (kızarmış ekmek dahil) hiç yememek; öğleyin, ızgarada pişmiş yağsız et, balık ızgarası, ya da bir yumurtayla salata ve jöle, ya da meyve, şekersiz bisküvi ve peynir yemek; buna karşılık hiç patates, taneli sebze yememektir; akşamlarıysa, ızgarada pişmiş, ya da buğulanmış balık, et suyu, peynir ve meyve yemek, fakat hiçbir suretle, kızarmış yiyecek, ya da tatlı yememek şeklinde uygulanabilir. Böyle bir diyetin ana kuralları açıktır: Yağsız et, yağsız balık, yumurta, meyve, şekersiz bisküvi yenebilir; fakat kızarmış yiyecekler, yağlı et ya da balık, ekmek, patates, tatlı ve pastalar yenmemelidir. Az miktarda tereyağı ve bolca süt alınabilir.Son yıllarda öne sürülen bir diyet de, insanları şişmanlatan yiyecek elemanlarının karbonhidratlar olduğu düşünülerek, bol protein ve bol yağ yedirtenidir. Eskimolar örnek alınmakta ve bunların çok bol miktarda yağ yemelerine karşılık, şişmanlamadıkları, aynı miktar karbonhidrat alanlarınsa, bazal metabolizmaları, alman fazla miktarı yakabilecek kapasitede değilse, şişmanladıkları belirtilmektedir. Bu tür bir rejim örneği şöyledir:
Sabah kahvaltısında, bol yağda kızarmış sosis, jambon, yumurta, böbrek vb. şekersiz ekmek ve tereyağı yenecek; reçel, marmelât hiç alınmayacaktır. Öğleyin, yağlı et, omlet, sosis, salata, domates yenebilir; patates yenmemelidir. Ayrıca, yeşil sebze, bol yağlı peynirler, elma, ya da portakal alınabilir. Akşam yemeğiy-se, sabah kahvaltısıyla, öğle yemeğinin karışımı şeklindedir. Peynir, domates, su, istenen miktarda alınabilmekte, sek (acı) alkollü içkiler (sek beyaz şarap, cin, acı içkiler) içilebilmekte, fakat bira, rom, tatlı şaraplar, likörler içilmemektedir. Bu diyetin iyi yönleri, zayıflatması, kilo kaybından sonra dahi, rahatça uygulanabilmesi, tehlikesiz olmasıdır. Ama, kronik hastalığı olan, ya da sindirim sistemi bozuk kişilerin, bu diyeti uygulamamaları gerekir. Bu diyet taraftarlarının görüşüne göre, ilk salık verilen, bildiğimiz diyetin bir çeşit yavaş açlığa yönelttiği, buna karşılık burada, toplam kalori miktarının, her şeye rağmen azaltıldığıdır. Burada, ekmek, aslı kök olan sebzeler, patates, tatlı ve pastalar, et suyu dışı çorbalar, bira ve tatlı içkilerden sakınıl-malıdır. Beslenme bilimi otoriteleri de, bu rejimin zayıflattığını kabul etmekte, fakat bunun da sırasında bir düşük kalori rejimi olduğunu söylemektedirler, çünkü çok yağ yiyenler: a) Yağm fazlasını, bir süre sonra yiyemezler, b) Karbonhidrat da yemeyi istemezler. -
ŞAŞILIK
ŞAŞILIK
İki gözün aynı yöne bakmamasıdlr. Bu durum, göz küresini oynatan kasların, normalden az ya da fazla çalışması sonucu belirir ve nedenleri çeşitlidir. Çocuklukta beliren yakını görememe sonucu, özellikle yakma bakarken, içe doğru şaşılık ortaya çıkar. Bir gözdeki kırma bozukluğu, diğerinde olandan fazlaysa devamlı olarak daha sağlam olan göz kullanılacağından, diğer gözde körlük belirir. Gözlükle düzeltilmeyen uzağı görememe durumu da, dışa doğru şaşılığa neden olur. Yalnız bir gözde bozukluğun olması, şaşılığın seyrek rastlanan nedenlerindendir. İleri yaşlarda beliren şaşılık, göz kasları (dört düz ve iki çapraz) sinirlerinin felcine ya da beyinde, bu sinirleri ilgilendiren bir hastalığın varlığına bağlıdır. Tedaviye, mümkün olduğu kadar erken başlanmalı ve koyu mercekli gözlük taktırılmalıdır. Bu önlem, ancak şaşılığın ilerlemesini önler. İleri vakalarda, belirli göz kaslarını kullanmaya yönelen çalışmalar öğretilir ya da durum daha ağırsa, iyi çalışmayan kası kuvvetlendirici veya aşırı çalışan kasın gücünü azaltıcı ameliyata başvurulur.şaşılık -
ŞARBON
ŞARBON (Antraks)
Hayvanlardan insana geçen, mikroplu bir hastalıktır. Çiftçiler, veterinerler, kasaplarda özellikle görülebilir. Halk arasında eski adı, şiri-pençe’dir. Hastalık nedeni, Bacillus anthracis adı verilen bir basil olup, en çok Avustralya, Rusya ve Güney Amerika’da rastlanır.Belirtileri: Dış ve iç olmak üzere, iki tip şarbon vardır. Dış şekli derideki çatlak ve yaralardan, hayvanın çok eskimiş postundan dahi geçebilir. Enfekte bölgede bir çıban belirir. Bu bölge, genellikle, yüz, boyun veya kolda olur. Mikroplu bölge, ortasında ufak, cerahatli bir noktanın belirip patlamasına kadar yayılır. Bu patlayan yerde, yaklaşık olarak 1 cm. çapında, siyah bir kabuk oluşur. İç şeklinde ise, hastalık, genellikle mikroplu yünden, basilin sporlarının solunulmasıyla, veya mikroplu etin yenmesiyle, akut zatüre veya gastro-en-terit şeklinde belirir.
Teşhis: Hastanın mesleği, önemli bir ipucu verir. Dış tipte, yarada basilin bulunması tam teşhisi saptar. İç tipte ise teşhis çok güç, hatta bazen olanaksızdır.
Tedavi: Şarbon basili, antibiyotiklere duyarlıdır. En etkin ilacı, benzylpenicillin’diı. Korunma, mikroplu oldukları düşünülen bütün hayvan post ve gövdelerinin yok edilmesi, enfekte bölgenin dezenfeksiyonu ve o bölgede otlanmanın önlenmesiyle mümkündür. Fabrikalarda havalandırmanın sağlanması, solunum ve sindirim sistemi şarbonlarının yayılma sini önler. Ayrıca, işçiler, koruyucu elbise giymelidir. Günümüzde, şarbona karşı güvenle aşılanmak mümkündür.ŞARBON -
ŞANKROİD
ŞANKROİD (Yumuşak şankr)
Genellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde görülen bir akut, zührevi enfeksiyondur.
Nedeni: Hemophilus ducreyi adlı bir basildir. Kuluçka devri 5 gündür.
Belirtileri: Dış üreme organlarında, çok çabuk cerahatlenip, yara şeklini alan bir sivilce belirir. Yara, frengideki sert tabanlı yaranın tersine, yumuşaktır ve bol miktarda, kötü kokulu akıntısı vardır. Kasık lenf bezleri şiş ve ağrılı olup, ağır vakalarda, açılır ve akıntılı yara şeklini alırlar. Durum tedavi edilmezse, ağrı artar ve üretim organlarının derisi soyulur.
Tedavi: Hastalığın başlangıcında, en uygun tedavi şekli, sulfadiazin ya da streptomisin vermektir. Burada önemli olan, Ducrey basilini alan hastanın, aynı zamanda frengiye de yakalanmış olup olmadığıdır. Bu iki ilaç da frengide etkisiz olduğundan, hem tedavi sağlanmamış, hem de frenginin var olup olmadığı anlaşılmamış olur. Zamanla, frenginin yokluğu saptanır ve yumuşak şankr henüz iyileşmemışse, tetrasiklinlere başvurulabilir.Penisilin, bu vakalarda yalnız yararsız olmakla kalmaz, aynı anda edinilmiş olabilecek olan frenginin gizli kalmasına da neden olur. Hastalık iz bırakmakla birlikte, frengi gibi, ikinci ve üçüncü evrelere ilerlemez.ŞANKROİD -
SUNİ SOLUNUM
SUNİ SOLUNUM.
Bir hastanın akciğerlerini hava ile doldurmaya gayret etmeden önce, akciğere giden hava yollarının açık olması sağlanmalıdır. Bundan ötürü, boğulmak üzere olduğu tahmin edilen kişiye suni solunum uygulanma smdan önce, ağız ve boğazda tıkayıcı olabilecek bir madde bırakmamak, dili iyice öne çekmek ve başı da arkaya doğru bükmek gereklidir. Şimdi, hastanın burnunu, suni solunum uygulayacak kimse, sol eliyle kapatır, sağ eliyle çenesini yukarı iter ve göğüs kafesinin yükseldiğini görene kadar, ağzına soluk verilir. Bu soluk vermenin tekrarından önce, ciğerlerden havanın kendiliğinden çıkması beklenir. Suni solunumda bu hava verip çıkarttırma işlemi, kişi kendiliğinden soluk alıncaya veya hastanın öldüğünden emin olana kadar, dakikada 12-20 kez olmak üzere tekrarlanır. Hastanın elektrik şokuna uğramış olması halinde, son ümidi yitirene dek, 2 saat uğraşılması gerekir.SUNİ SOLUNUM Bazı kişiler ağızdan ağıza yapılan suni solunumu estetik bulmazlar, fakat bu çeşit suni solunum, hastanın ağzı ve burnu bir mendille örtüldükten sonra, hem suni solunum yapanı iğrendirmez, hem de çok etkilidir. Diğer modern suni solunum yöntemleri, Holger Nielsen yöntemi ve Eve’in sallama yöntemi’ûvc. Holger Nielsen tekniğinde, hastanın ağzı ve boğazı bütün yabancı maddelerden temizlendikten sonra (varsa, takma dişler de çıkartılır), hasta yüzükoyun yere yatırılır. Kollar, dirsekler dışa doğru bükük olacak şekilde, başın iki yanma uzatılıp, elleri, avuçlar yere bakacak şekilde, üst üste ve hastanın alnının altına konur. Dili dışarı çıkartmak amacıyla, hastanın sırtına şiddetlice vurulur. Suni solunumu uygulayacak olan kimse, sağ dizi üstünde, bu dizi hastanın başına paralel ve arkasma dönük olarak ve sol ayağını, topuğu hastanın sağ dirseğine yakın koymak üzere, çömelir. Bu şahıs, ellerini hastanın kürek kemikleri üzerine yerleştirir ve düz tuttuğu kolları yere dikey olana kadar öne eğilip, bu suretle hastanın ciğerlerindeki havanın dışarı çıkmasını sağlar. Bu, takriben 2,5 saniye sürer ve sonra eller, hastanın kolları boyunca, dirseklerine gelene kadar hareket ettirilir. Bu işlem de 1 saniye sürmelidir. Şimdi, hastanın kol ve omuzları, göğsün ağırlığı hissedilene kadar, yukarı kaldırılır, fakat bu sırada, hastanın göğüs ve başını hareket ettir-tnemeye dikkat edilir ve bu işlemle de 2,5 saniye süren bir inspirasyon sağlanır. Bundan sonra, dirsekler alçaltılır ve kişi aynı olayları tekrarlamak üzere, ellerini yine hastanın kürek kemikleri üzerine koyar. Eve yönteminde ise, bir sedyeye bağlanan hasta, yatay düzlemle 45 derecelik açılar oluşturacak biçimde, yukarı aşağı sallanır. Bu işlem, dakikada 10 kez yapılır ve avantajı, solunumla birlikte dolaşımı da uyarmasındadır. Ama, en etkili yöntem, ağızdan ağıza solunumdur. Bazı vakalarda, kalp durmuştur veya nabzı hissettirmeyecek kadar hafif atmaktadır. Böyle durumlarda, göğüs kemiğini saniyede bir kez olmak üzere şiddetle bastırıp ve bırakıp, kardi-yak masaj yapılmalı ve bu aşağı yukarı sekiz kez tekrarlandıktan sonra, akciğerler şişirilmelidir. Suni solunum ve kardi-yak masajda, bu işlemlere süratle başlamak çok önemlidir. Beklemek, yaşamı tehlikeye sokabilir, Kardiyak Masaj.
-
SUNİ HIZ AYARLAYICI
SUNİ HIZ AYARLAYICI
Pacemaker). Tam kalp bloklarında, atrioyentriküler nodülde (bkz. Kalp) başlayıp, sinoatrial iletici liflere giden uyarılar, normalde olduğu gibi, kulakçıklardan karıncıklara geçemez ve bundan ötürü, kulakçıklarla karıncıklar birbirleriyle ilgili olmayarak, ayrı ayrı kasılır. Karıncıklar, dakikada 30-50 kez gibi yavaş bir tempoda atar ve kalp yetmezliği belirebilir. Beyine giden kan miktarı yetersiz olacağından, hastada, Stokes Adams nöbetleri adını alan bayılma krizleri belirebilir. Bu durumu düzeltmek için, karıncık kasına elektrik uyarı yollayan suni bir hız ayarlayıcı kullanılır. Genellikle, kalbe, dış jugular toplardamar yoluyla bir elektrod gönderilir. Bu elektrod, koltuk altına yerleştirilmiş bir ufak alet ve pille ayarlanan uyarıları, saniyede 70-80 tane olmak üzere, iletir. Modern gelişmeler sonucu, pil, bir atom bataryasıyla şarj edilmekte ve uyarılar, ancak gerektikleri gerektikleri zaman kalbe gönderilmektedir. -
SUBDURAL HEMATOM
SUBDURAL HEMATOM. Beyni kaplayan üç zardan biri olan dura mater’in altına kanamanın olmasıdır. Araknoid zarıyla pia mater arasına (bkz. Subaraknoid Kanama), dura dışına (bkz. Ekstradural Kanama) ve dura mater’le araknoid arasına kanama olabilir.
Nedeni: Buradaki kan, daha fazla toplardamar kaynaklıdır. Başa gelen bir darbe (genellikle hafifçe bir vuruş) ya da doğum travması sonucu, toplardamarlardan sızıntı olur. Kafatası içi basınçtan ötürü, toplardamarlardan kan yavaş akabildiğinden, bu tür kanamanın belirtileri hemen ortaya çıkmaz. Biriken kan yıkıldığından, yüksek osmotik basınçlı bir bölge oluşur ve bundan ötürü, çevrede ki sıvı hematom’a doğru çekilir. Bunun sonucu, hematom’un gittikçe büyümesi ve buna karşılık, komşu beyin dokusunun büzülmesidir.
Belirtileri: Başa gelen hafifçe bir darbeden sonra, bir hafta, altı ay gibi bir süre içinde, hastada baş ağrıları, unutkanlık ve durgunluk belirir. Hatta, konfüzyon ve bilinç kaybı görülebilir. Belirtilerin çok çeşitli ve değişken olması, subdural hematom’un özelliklerindendir.
Tedavi: Cerrahîdir. Nörolojik muayene, arteriyografi, ekoensefalografi ve gerekirse ventrikülografi yardımıyla teşhis konduktan sonra, hematom sıvısı boşaltılır ve çevresindeki beyin dokusunun yeniden eski şekline gelebilmesi için önlem alınır. Vakaların çoğunda, tedavi başarılıdır.

İleri yaşlı insanlar geçirdikleri ameliyatlardan sonra bilinç kaybı yaşamaya daha meyillidirler. Bunların haricinde reçeteli veya reçete gerektirmeyen birçok ilaç dahil ileri yaşlı kişilerde bilinç kaybı yaşatabilir.














