Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • SİNİR SİSTEMİ

    SİNİR SİSTEMİ. Sinir sistemi, beyin ve omurilikten oluşan merkez sinir siste­mi, periferik (çevresel) sinir sistemi ve sempatikle parasempatik sistemlerden oluşan otonom sinir sistemine ayrılır.

    Merkez sinir sistemi: Kafatası içinde bu­lunan beyin, beyincik ve beyin sapından oluşur. Omurilikle beyin, çok uzun uzantıla­rı olan ve nöron adım alan sinir hücre­leriyle, destek doku olan nöroglia hüc­relerinden yapılmıştır. Merkez sinir sis­teminin ağırlığı 1,5 kg.’dır. Yapısı çok karmaşık olup, burada ayrıntılara giril­meyecektir; bu gerçekten, uzmanların konusudur. Kabaca bir tanımlamayla, be­yin, uyanıklılığın merkezi ve vücudun yaşam fonksiyonlarının sinirsel uyarıla­rının vericisidir. Beyin yıkıldığı zaman, kişi yaşayamaz. Bu gerçek, suni kalple­rin, akciğerlerin, böbreklerin kullanılma­sı ve organ naklinin mümkün olabilme­sinde, çok önemlidir. Uyanıklığın temeli ve davranışın fel­sefi anlamı çok az bilindiğinden, mer­kezi sinir sistemiyle ilgili buradaki yazı basitleştirilmiş ve görgü verilerine dayan­dırılmıştır.

    Anatomi: Beynin, gri renkte bir dış ka­buğu (korteks) vardır. Bu kabuk, beynin temel yapısını oluşturan ak maddeyi kaplamakta ve içinde, derinde gömülü olarak, bazal gangliyonlarla, talamus’u bulundurmaktadır. Bu yapılar, birbirle­riyle ve korteksle karmaşık bağlantılı, geniş gri madde alanlarıdır. Beynin tüm yapısı, beyin yarıkürelerinden oluşur. Bunların altından, beyin sapı çıkar ve beyin sapının arkasında, beyincik bulu­nur. Beyin sapı, omurilikle devamlıdır. Kabaca bir deyimle, beyin yarıküreleri­nin korteksi, bir ceviz içinin yüzeyi gibi girintili çıkıntılı olduğundan, yüzey ala­nı, görüldüğünden fazladır ve içinde hüc­reler bulunur. Ak maddeyse, bağlantı lifleriyle, destekdokusundan oluşur. Bey­nin içinde, normalde beyin-omurilik sıvısıyla dolu olan boşluklar, ventriküller vardır. Bu sıvıyı, ventriküller içinde bu­lunan ince kan damarları kitleleri (koroid pleksuslar) yapar. Her bir beyin ya­rıküresi içinde, iki yan ventrikül, bun­ların arasında ve altında, üçüncü ven­trikül bulunur. Üçüncü ventrikül, yan ventriküller ve altta, Aqueductus Sylvii (Sylvius kanalı) adını alan bir geçit ara­cılığıyla, orta çizgi üstünde bulunan dör­düncü ventrikülle bağlantıdadır. Dördün­cü ventrikülden çıkan beyin-omurilik sı­vısı, beyin yüzeyindeki ve altta, omuri­liğin, araknoid altı boşluğuna akar.

    Beyni, dura, araknoid ve pia adını alan üç zar kaplar. Karotis atardamarıyla, vertebral atardamarlar birleşip, bey­nin altında, Willis poligonu adını alan bir halka oluştururlar ve beynin kanlan­masını sağlarlar. Bu poligon aracılığıy­la, başlıca beyin atardamarları arasında ilişki kurulur. Beyin toplardamarı, dura’ daki, venöz sinir adını alan, büyük venöz boşluklara boşalır. Bu sinüsler, kanı kafatasının dışında, boyundaki iç jugular toplardamarlara gönderir. Beyin sapından, 12 kafa çifti, omur­ganın içindeki omurilikten de, vücudun her bölgesine dağılan 31 çift karışık si­nir çıkar.

    Görevi: Derideki duyu organları, kas ve eklemler, iç organlar, görme, işitme, ko­ku alma organları uyarıldığında, bunlar­dan kalkan uyarılar, duyusal sinirlerle, omurilik ya da kranyal sinirler yoluyla, beyine iletilir. Bazı uyanlar, henüz yarı anlaşılmış olaylara dayanır ve bilinçli­dir; diğerleri de, bilinç düzeyine çıkmak­sızın, refleks mekanizmaları uyarır. (Ref­leks yollar, yani duyusal ve motor sinir-lerarası bağlantılar, omurilikte ve be­yinde bulunur). Sonuç olarak, duyusal sistemi etkileyen uyarılar, bilinçli ya da bi­linçsiz olan, görülebilen, hareketleri doğu­rur. Motor sinirlerin geri taşıdığı uyanlar da, kasları harekete geçirir ya da durdu­rur. İlkel bir organizmada, olay oldukça açıktır; organizmaya dokununca motor sinirler hareket eder. Fakat, insanın karma­şıklığından ötürü, bu mekanizmaları an­latmaya yarayacak çeşitli kuramlar var­dır. Her şeye rağmen, beyni, birden faz­la düzeyde çalışır kabul etmekte yarar vardır: Alt ya da eski beyin, vücudun mekanik ve vejetatif fonksiyonlarını ayarlar; üst ya da yeni beyinse, entellek-tüel çalışmanın merkezidir. Beyin yarı­küreleri, entellektüel fonksiyon için, orta beyinle beyin tabanıysa, yaşam olayı için gerekli kabul edilebilir. Beyin yarıküre­lerinin temel bir görevi, eski beyni kon­trol etmektir.

    Otonom sinir sistemi: İç organlar, kan damarları ve bezlere doğru ya da bu yapılardan öteye uyarıları taşıyan sinir sistemidir. Anatomi ve fonksiyona göre, iki bölüme ayrılır: Sempatik ve para­sempatik sistemler. Parasempatik sinir­ler, merkez sinir sisteminin baş ve kuy­ruk bölgelerinden çıkar ve bütün vücu­da yayılır. Sempatik sinirlerse, omurilik­ten, ilk göğüs ve üst bel bölgeleri ara­sından çıkar. Sempatik lifler, omuriliğin her iki yanında, bir gangliyonlar (ya da bağlantı odaklan) zincirini yapar ve bu bağlantı merkezlerinden sinirler, deride­ki ter bezleri, kıl dibi kasları, kalp, ak­ciğerler, barsaklarla vücudun diğer iç organları ve kan damarlarına dağılır. Her iki sistem de beyin kontrolundadır, fakat bunların merkezsel bağlantıları tam anlaşılmış değildir. Sempatik sistem, vücudu harekete hazırlar; kas ve bağ­lantılarını sertleştirip, kanlanmayı artı­rır. Parasempatik sistem ise, tam aksini yapar. Bu sistemi, yemek sonrası saatlerindeki ihtiyar bir adama benzetirler; uyuklayan, yavaş hareketli, horlayan bir insana.

    Beynin başarılı bir modeli yapılama­mıştır. Aktivitesine daima elektrik po­tansiyel değişiklikleri eşlik etmekle be­raber, bu beynin elektrikle işlediği anla­mına gelmez ve beyni, telefon sistemi ya da elektronik hesap makinelerine ben­zetmekle, çalışması tam anlaşılmış ol­maz. Genellikle, beyni fizyolojik açıdan anlamak isteyenler, onu “biyolojik bil­gisayar” diye tanımlar, psikolojik açı­dan inceleyenlerse, beynin içinde “ufak bir insan”ın olduğunu söylerler, bkz. Omurilik.

    Sinirler Neden Yapılmıştır ?

    Sinirler “nöron” denilen özel hücrelerden yapılmışlardır. Duyu organlarının algılarını beyine, beyinin emirlerini organlara taşırlar.Sinir, duyu ve hareket uyarılarını beyinden organlara ve organlardan beyne ileten beyazımsı kordonlara verilen addır.Her nöron (her sinir hücresi), kış mevsimindeki bir meşe ağacına benzer. Ağacın gövdesi sinirin aksonu, yani eksenidir. Büyük ve küçük dallar ise “dentrit” adı verilen uzantılardır. Ağacın kökleri,sinirin kökleri demek olan “sinaps”lara benzer. Her dentrit köklerle nörona bağlıdır. Kökler aksonu başka bir nöronla ya da kasla temas haline getirir.

    Nöron algılarını, elektrik deşarjı biçiminde dentritler ve akson boyunca nakleder. Kol veya bacağın sinirlerinde duyu telcikleriyle motris telcikleri vardır. Duyu telcikleri (sinircikleri) omurilik ve beyine, derinin dokunduğu her şeyi haber verir. Motris telcikler ise kasları harekete geçirir. Onların çalışmasını refleksi gerektirecek acil durum olmadığı hallerde beyin konrol eder.
    Bir sinek gözümüze girmeye çalışsa, biz daha tehlikenin bilincine varmadan göz kapaklarımız refleks olarak kapanır. Bu işi yaptıran beyin değil omuriliktir.

    Merkez sinir sisteminde on iki çift kafa siniri ve otuz çift omurilik siniri vardır.Sempatik sinir sisteminde ise istemsiz çalışan organik hayat sinirleri bulunur.

    On iki çift kafa siniri şunlardır:

    • 1-Koklama siniri,
    • 2-Görme siniri,
    • 3-Göz hareket siniri,
    • 4-Troklea siniri.
    • 5-Üçüs sinir,
    • 6-Göz dış hareket siniri,
    • 7-Yüz siniri,
    • 8-İşitme siniri,
    • 9-Dil yutak siniri,
    • 10-Akciğer-mide siniri,
    • 11-Omurga siniri,
    • 12-Dilaltı siniri (kalp siniri sempatik ve akciğer, mide sinirinden çıkar.)
  • Sindirim Sistemi

    SİNDİRİM SİSTEMİ: Sindirim sistemi, ağızda başlar ve anus’ta biter. Ağıza gi­ren gıda, tükürükle ıslanır. Tükürüğü, şu tükürük bezleri salgılar: Kulağın önünde bulunan parotis bezi, çene açısının altın­daki submaksiller bez ve dil altında bu­lunan, sublingual bez. Tükürüğün için­de bulunan pityalin adlı bir enzim, dişle­rin iyice kesip ezdiği yiyeceklerle karışır ve nişastanın şekere dönüşmesini sağlar. Bu kimyasal olay çok önemli değildir ve tükürüğün gerçek görevi, gıdayı ıs­latmak ve böylece sindirim sistemi için­de kolayca kaymasını sağlamaktır. Tü­kürük salgısını sağlayan asıl faktör psi­kolojik olup, burada yiyecek maddesinin, kişinin koku, görme ve tat duyularını uyandırması gereklidir, çünkü kuru bir ağızda, gıda yeterince çiğnenip yutulamaz. Bundan ötürü, korku, endişe veya tiksinti hisleriyle yemek yemek veya dik­kat başka yerdeyken (örneğin, gazete okurken veya televizyon seyrederken) ye­mek yemek zordur. Yiyecekleri, ağızdan yemek borusuna geçerken, refleks yo­luyla glotis kapanır ve böylece gıdanın solunum yollarına girmesi önlenir. Bazı sinir sistemi hastalıklarında, yemek yer­ken gülünürse veya bilinç kayıplarında bu refleksin çalışmaması sonucu, yiye­cek veya içecekler solunum yoluna ka­çabilir. Bundan ötürü, baygm bir kişiye içecek verilmemelidir. Yemek borusu 250 mm. uzunlukta olup, yiyecekleri mideye doğru bir seri ritmik kasılmayla iter. Bu sayede baş aşağı duran bir kişi su içebilir. Mide suyu, içindeki hidroklorik asitten ötürü asit reaksiyonludur; bunun nedeni, mide enzimlerinin ancak asit ortamda görev yapabilmeleridir.

    Ba­zı hazımsızlık vakalarım, mide asidite-sine bağlarlar ve gerçekten mide ülse­rinde, asit miktarı yükselir, ama;

    a) Hidroklorik asitin tam yokluğunda da bazı kişiler hazımsızlıktan şikâyetçidir;

    b) Ba­sit hazımsızlıkta midede duyulan ağrının asit artışına bağlı olduğu kanıtlanma­mıştır. Belladonna gibi ilaçlar, mide asiditesini etkilemeksizin, bu ağrıyı gide­rebilir.

    Mide suyunun başlıca enzimi  pepsin’dir. Bu enzim, proteinlerin yıkı­mını sağlar. Mide sindirimi sona erince, yarı. sıvı haline gelen gıda, mide bitimin-deki bir delikten (pilor), incebarsağm ilk bölümü olan duodenum’a gelir. Bu­radaki aminoasitlere, kompleks karbon­hidratların (sükroz ve maltoz gibi disak-karidlerin) monosakkaridlere ve yağla­rın da yağ asitleri ve gliserole parçalan­masını sağlar.

    sindirim_sistemi

    İncebarsakta sindirime yardımcı diğer faktörler:

    1. Safra: Yağların yıkılmasına yardım eder ve karaciğerce salgılanır. Safra ke­sesinde biriken safra, safra kanalından geçer ve bu kanalın, pankreas kanalıyla birleşmesi sonucu, pankreas salgılarıyla birlikte kısa bir yol izleyip, onikiparmak barsağına akar.
    2. Pankreas suyu: Bunun içinde, yağla­rın yıkımına yarayan lipaz enzimi, kar­bonhidratları en uzak yapıtaşma yıkan amilaz enzimi, protein yıkımını sağlayan tripsin enzimi ve bir de sütü pıhtılaştı-ran madde vardır.
    3. İncebarsağm son bölümündeki bakte­riler.
    Sadece alkol doğrudan midede emi­lir. Bunun dışında, yenen herhangi bir madde, incebarsağm son bölümünde te­mel yapıtaşlarına yıkılmıştır: Proteinler, aminoasit haline; yağlar, yağ asitleri ve gliserol haline, nişasta ve şekerler de glikoz haline gelmiştir. Glikozun, kar­bonhidrat ve metabolizmasının son ürü­nü olması ve çok çabuk emilip enerji vermesi, onun enerji sağlayan başlıca maddelerden biri olduğu iddiasına yol açmıştır. Bu iddia, bilimsel olmakla bir­likte, normal kişilerin enerji eksikliği halleri doğru olamaz; bunlarda ancak psikolojik bitkinlik sözkonusudur.
    Onikiparmak barsağı,, 250. mm. uzun­luğundadır ve jejunum’la. ileum ile de­vamlıdır. Ölümden sonra, jejunum ile ileum’un birlikte uzunluğu 6 metredir. Yaşarken bu barsakların uzunluğu, du­varlarının tonusuna göre değişir ve ba­zen 3 metre dahi olabilir. İleum sonun­da incebarsak, kalınbarsakla birleşir. Ka-lmbarsak, karın boşluğunun sağ alt bö­lümünde başlar ve çekum ve apendiks’ ten devam eder. Sağda yukarı doğru çı­kan kalınbağırsak bölümü, çıkan kolon adını alır, sola yönelir ve bu bölümü de transvers kolon diye adlandırılır. Solda aşağı inen kahnbarsak bölümü, inen ko­londu; ve bu sigmoid kolon, bundan son­ra da rektum (150 mm.) olur ve anus kanalı aracılığıyla, artık maddelerin dı­şarı atıldığı anus’la birleşir. Kalınbar-sakta yalnız su emilimi olur. İncebar­sakta ise, son ürünlerine yıkılmış olan yağlar, safra tuzlan, aminoasitler ve gli­koz emilir. Emilen yağlar, barsak villus’ larınm (parmaksı çıkıntılarının) lenf da­marlarına geçer ve buradan barsağı bo­şaltan lenfatik sisteme aktarılır ve göğüs lenf kanalı yoluyla pis kana karışır. Saf­ra tuzları, aminoasitler ve glikoz, portal toplardamar sistemi yoluyla karaciğere gider.

    Gıda maddelerinin sindirim kanalını katetme hızı değişiktir. Genellikle, bir yemekten 2-3 saat sonra mide boşalır. İncebarsakta boşalma süresi ise 4 saat kadardır. Bîr yemekten 24 saat sonra, artıklar, dışarı atılmak üzere, rektum’da bulunur. Sindirim kanalı boyunca, yiye­cekler, kas duvarların seri halinde ka­sılma ve gevşemesiyle ilerler.

    Bu sindi­rim hareketleri incebarsakta 3 tiptir:

    1. Peristaltik: Barsak duvarı boyunca görülen, yavaş bir dalga hareketidir.
    2. Segmentasyon: Duvarın belirli bölüm­lerinin almaşlı olarak kasılıp gevşeme-sidir.
    3. Pandül hareketleri: Yemeklerin, sin­dirim kanalı içinde iyice karışmasını sağ­layan hareketlerdir.
    Kalın barsaktaki hareketler daha faz­la, segmentasyon ve peristaltik’i andırır, fakat incebarsaktakinden daha yavaştır. Rektum, dışkılamanm hemen öncesi dı­şında, normalde boştur.

  • SİGARA İÇMEK

    SİGARA İÇMEK. Burada, “tütün iç­mek” kastedilmektedir. Bilindiği gibi, çe­şitli bitkiler, esrar ve astım tedavisinde bazen kullanılan stramonium gibi diğer maddeler de sigara şeklinde içilebilir.
    Tütün, çok eski yıllarda; Amerika Kı­zılderilileri tarafından kullanılmaktaydı ve bunu Avrupa’ya 1559’da tanıtan, İs­panya kralı II. Filip’in doktorlarından Francisco Hernandez oldu. Bu olaydan 1 yıl sonra, büyükelçi Jean Nicot, bu maddeyi Fransa sarayına tanıttı. Jean Nicot’nun adına uygulayarak, tütün bit­kisini botanik terminolojisinde adı, Ni-cotiana oldu ve tütünde bulunan alka-loide de nikotin adı verildi. Amerika kı­tasından dönen denizciler, tütünü 1565 yıllarında İngiltere’ye getirdiler ve Sir Walter Raleigh de ilk olarak İngiliz sa­ray çevrelerine bu maddeyi tanıttı. Tü­tün, içilmesi yanında, çiğnenen, enfiye gibi buruna çekilebilen bir maddeydi. Aynı zamanda, doktorlar, tütünü lav-man’da da kullanmakta ve tıp alanının önemli bir ilacı olarak kabul etmektey­diler. Daha sonraki yıllarda, şiddet ka­nunları, hatta kilise tarafından afaroz edilme kararı ile, tütün içilmesi yasak­landı. Bu yasaklanmanın başarısızlığı, günümüzdeki propagandanın başansızlı-ğıyla aynıydı.
    Günümüzde, akciğer kanseri hakkın­da çok şey söylenmiştir; çok fazla sigara içen birçok kişide kanser oluşmayışı bir gerçektir, ama sigara içen 8 kişiden bi­rinin de bu hastalıktan öldüğü diğer bir gerçektir. Bizi burada ilgilendiren, tütü­nün diğer zararları ve bu alışkanlıktan vazgeçilebilirle şanslarıdır. Tartışmaya,tütünün neden olduğu veya ilgili oldu­ğu kesinlikle saptanmış vakalarla başla­mak doğru olur. Günde 20’den fazla si­gara içen orta yaşlılarda ölüm oranı, sigara içmeyenlere oranla iki mislidir. Geçmişte, kilden yapılmış ağızlık veya pipo kullananlarda dudak kanserine çok sık rastlanmaktaydı; bu ağızlıkların ke­narı dudakta bir yara açmakta ve bu ya­rayla devamlı temas eden sıcak tütün, yaranın kanserleşmesine neden olmak­taydı. Buerger hastalığı (Thromboangütis obliterans) bacak damarlarının kalınlaş­ması ve daralması ile belirlenen bir has­talıktır ve bazı tıp çevreleri, bu duru­mun tütüne karşı allerji olduğunu iddia etmektedir. Bu hastalık, gerçekten, çok fazla sigara içenlerde görülür. İyi tanı­nan, “sigara içenin öksürüğü” lokal bir tahrişten doğar. Bu tahriş sonucu fa­renjit veya larenjit oluşur ve var olan bronşit de sigara içmeyle artar. Peptik ülserli hastalar daima, sigarayı bıraktık­larında (hiç değilse aç karnına sigara içmediklerinde) kendilerini daha iyi his­sederler ve iştahları yerine gelir. Niko­tin, kalbi kamçılayıp, kalp atımlarını hızlandırır (bu etki devamlı sigara içen-lerce fark edilemez), bazılarında taşikar-di ve çarpıntının nedenidir. Kalınbarsa-ğı da kamçılayan nikotinin etkisiyle, gü­nün ilk sigara veya piposunu içen kişi, defekasyon gereksinimi duyar. Bazı id­dialara göre, koroner tromboz da, tü­tünle ilgilidir.
    Sigara içmekten vazgeçebilmenin te­melleri 4 bölümde incelenebilir:
    1. Bazı gargaralar. Gümüş nitrat’ın sey-reltik çözeltisi gibi sigara tadını o ka­dar bozar ki, zamanla, ağzını sigaradan sonra bu maddelerle yıkayanların, tiksin­ti duyup sigarayı bırakacakları beklenir; bu tip tedavideki gerçek sonuç ise, gar­garanın terk edilip, sigaraya devam edil­diğidir.
    2. İçinde, nane gibi bir madde bulunan taklit sigara içmek de bir çare olabilir. İddiaya göre, nane, bazen hoş olmayan duygulara veya hastalığa neden olur.
    3. Lobelin veya türevlerini kullanmak. Lobelin, etkisi nikotine benzer bir al-kaloiddir ve ilk nikotini kesildiği günler­de, lobelinle kesilme belirtileri hafifleti­lebilir.
    4. Yalnız, sigara içmeyi bırakmak. En etkili yol da bu olsa gerektir. Sigara iç­mek, kuşkusuz tehlikeli bir alışkanlıktır. Kişi, sigaraya başlamışsa, içip içmeme­nin yarar ve zararlarını hesaplayıp, ken­di yaradılışına uygun yolu kendinin seç­mesi gereklidir. Sigarayı bırakmaya ka­rar veren, hemen ve toptan sigarayı terk etmelidir

  • SIYRIK

    SIYRIK. Vücudun, pürtüklü ve sert bir yüzeye sürtünme sonucu, en yüzeydeki deri bölümünün aşınmış olan bölgesidir. Örnek olarak, bisikletten düşen bir ço­cuğun dizinin yola çarpıp sıyrılmasını gösterebiliriz. Sıyrık bölgesi geniş ise, doktorun fikrini almak doğrudur. Küçük bir sıyrık olduğunda, o bölge su ve sa­bunla dikkatle yıkanmalıdır. Üzeri açık bırakılan sıyrık çok çabuk iyileşir, ama bazen, giysilere sürtünmeyi önlemek için, sıyrığın üstünü kapatmak gerekebilir. En iyi kapatma şekli, antiseptik gazlı, delikli yapışkan bantla örtmektir; bu bant kirlendikçe değiştirilmelidir, fakat ne kadar seyrek değiştirilirse sıyrığın iyi­leşmesi o kadar çabuk olur. Sıyrık, top­rakla çok bulaşmış ise, acilen bir dok­tora gidip tetanoz aşısı yaptırtmalıdır.

  • SIVI DENGESİ

    SIVI DENGESİ. Tüm yaşayan organiz­malarda, sıvı dengesinin korunması ge­rekir. Sıvı çok azaldığında, hücreler ku­rur, çok arttığındaysa, boğulurlar. Sıvı dengesiyle ilgili bir sorun da, sıvıda bu­lunan ve normal hücre çalışmasını sağ­layan, elektrolitlerin dengesidir. Hastala­rın başlıca su kaybetme yolları, kusma ve ishaldir. Günlük ortalama su kaybı, idrar şeklinde, 1200-1500 mi., terle ve solukla 1000 mi. kadar olduğundan, günlük ortalama su ihtiyacı 2-3 litredir. Ayrıca, günde 4,5 gr. tuz ve biraz po­tasyum da gereklidir. Hasta, ağızdan sıvı alamıyorsa, su gereksinimi damar için­den sağlanır ve bu sıvıda gerekli tuz ve potasyum bulunur. Evde, hastanın içtik-leriyle, kaybettiği su miktarı kontrol edil­melidir, çünkü, bazı hastalar ve özellik­le yaşlılar, kendi hallerine bırakıldıkları zaman, çok az su içerler. Bunun belir­tilerinden biri, yoğun idrar çıkartmak­tır, fakat bazı vakalarda, böbrekler id­rarı yoğunlaştıramadığından, durumun, idrarın özgül ağırlığının kontroluyla izlenmesi yararlı olmayabilir. Hastaneler­de, hastanın aldığı ve çıkarttığı su mik­tarları liste halinde yazılır. Genellikle hastalar, bol su içmeye teşvik edilir.

  • SITMA

    SITMA (Malarya). Sıtma paraziti, plas-modium’un etken olduğu bir enfeksiyon­dur. Bu cinsin dört türü insanı enfekte edebilir ve hepsi de anofel cinsi sivri­sinekle taşınır. Tropikal ve subtropikal ülkeler en uygun ortamdır.
    Sıtma parazitinin yaşam evreleri: Sivri­sinek insanı soktuğu zaman, tek çekir­dekli, iğsi, sporozoit adlı hücreleri kana verir. Bunlar ya bir saat içinde karaci­ğere erişir veya ölürler. Karaciğere va­ranlar, burada gelişip bölünürler. Bir hafta sonra, bunlar karaciğeri merozoit şeklinde terk eder ve kana geçip alyu­varların içine girerek- gelişim ve üreme­lerini sürdürürler. Alyuvara giren me­rozoit halka şeklini alır ve birkaç saat içinde hücrenin içini tamamen doldurur. Bölünme sonucu, her bir parazitten 16 yavru hücre ürer. Gelişmekte olan me­rozoit, trofozoit adını alır; bölünenine ise şizont adı verilir. Yeni 16 merozoit, içinde bulundukları alyuvarı terk edip, kana karışır ve yeni alyuvarlara girerek eşeysiz bölünmeyi tekrarlarlar. Sıtmaya özgü olan ateşli nöbetler, yavru mero-zoitlerin kan dolaşımına atıldığı zaman­lara rastlar. Alyuvarlarda merozoitler üreme evrelerine başladıkları zaman, asa­lağın eşeyli şekilleri olan mikrogametosit (erkek) ve makrogametosit’ltv (dişi) de kanda belirir. Bu şekiller ancak sivri­sinekte gelişip üreyebilir ve bunlarla en­fekte bir kişiyi sivrisineğin sokması so­nucu, sivrisineğin midesine varan mikro ve makrogametositler birleşir. Ortaya çı­kan zigot, sivrisineğin midesinden ayrılıp,içi sporozoit dolu bir ookist haline ge­çer. Erişkinleşen sporozoitler, sivrisine­ğin tükürük bezlerine gelip, buradan yi­ne, sivrisineğin soktuğu insanın kanma karışırlar.
    Belirtileri: Dört plasmodyum tü­ründen oluşan dört tip sıtma vardır. Plas­modyum türleri, P. falciparum, P. vivax, P. malariae, P. ovaledir. Hepsi, baş ağ­rısı, titreme, terleme ve kol, bacak ağrı­larına neden olur.
    Plasmodyum falciparum: Sporozoitlerin karaciğere gelmesinden 6 gün sonra, me-rozoitler kan dolaşımına geçer. Bu ev­rede, parazitlerin tümü karaciğeri terk eder. Parazitlerin gelişmesi her zaman olmadığından, merozoitlerin alyuvarlar­dan ayrılmasıyla ortaya çıkan ateşli dö- nemler bir düzene bağlı değildir. Plaz-modyum falciparum kitleleri, hastalığın herhangi bir evresinde yaşam için gerek­li olan beyin, omurilik, akciğerler, böb­reküstü bezlerinin kılcal damarlarını tı-kayabildiklerinden, ani ölüme yol aça­bilirler. Bundan ötürü, falciparum sıt­masına, habis sıtma adı da verilir. Plasmodyum vivax ve Plasmodyum ovale: Enfeksiyonu 8’inci gününden me-rozoitler kana karışır ve her 48 saatte bir alyuvarları terk ederler. Plazmod-yumlarm hepsi birden karaciğeri terk et­mez, eşeysiz üreme devam eder. Bura­daki ateş, tersian adını alır. Plasmodyum malariae: Merozoitler, 8’in­ci gün kan dolaşımına katılır ve evrim 72 saat sürer. Asalaklar, hem karaciğer de, hem alyuvarlarda ürer. Ateş, kuar-tan adını alır.
    Tedavi: XVII. yüzyıldan beri sıtma­nın özel ilacı olarak tanınan kinin, asa­lakları, alyuvarların içindeyken etkiler. Günümüzde sık kullanılmamasının nede­ni, kulakları etkilemesi ve karasu hum­masına (bkz.) neden olabilmesidir. Akut vakalarda, özellikle çocuklara, damar içi yoldan verilebilir.
    Klorokin, Amodiakin: Her iki ilaç da çok etkilidir. Klorokin, erişkin ve yaşlı­lara, damar yolundan verilebilir. Bazı plasmodyum falciparum türleri, dirençli­dir. Bağışıklık oluşmamış erişkinlere ve­rilen doz, ilk gün 6 tane 150 mg.’lık klorokin tableti, bunu izleyen iki gün de, günde 2’şer tablettir. Yarı bağışık erişkinlerdeyse (sıtma bölgelerinde yaşa­mış kişilerde), tek bir doz olarak 4 tab­let verilir. Amodiakin, 200 mg.’lık tab­letler halinde ilk gün 3 tane ve bunu iz­leyen iki gün de, günde 2’şer tane ya da 8 tabletlik tek bir doz halinde verilir. Sıtmanın bastırılması: Proguanil (Palud-rine) ve pirimetamin (Daraprim), para­zitleri, alyuvarlarda eşeysiz olarak üre-mekteyken yıkan bileşiklerdir. Habis sıt­mada, asalakları, kan dolaşımına katıl­madan öldürürler. Aynı zamanda, asa­lakların sivrisinekteki üremesini engelle­diklerinden, bu ilaçları kullanan bir ki­şiyi sokan sivrisinek artık bulaştırıcı de­ğildir. Proguanil’in önleyici dozu, günde bir ya da iki tane 100 mg.’lık tablet, pirimetamin’inkiyse, haftada bir tane 25 mg.’lık tablettir. Genellikle, insanlar, her gün bir tablet yutmayı, haftada bir tab­let yutmaktan iyi hatırlayabilmektedir. Bir sıtma ülkesinden ayrıldıktan sonra, habis sıtma nöbetinin atlatıldığına emin olmak için, ilacı bir ay süreyle kullan­mak gerekmektedir.
    Primakin: Bu ilaç, proguanil ve pirime-taminin etkileyemediği, karaciğerde ya­şayan Plasmodyum vivax ve Plasmodyum malariae enfeksiyonlarının tekrarlaması- nı önlemektedir. Doz, iki hafta süreyle alman, günde 15 mg.’lık 2 tablettir. İlaç, alyuvarları yıktığından, tıbbî kontrol al­tında verilmelidir. Selim tersian ve kuartan sıtmanın, ilk enfeksiyondan aylar, hatta yıllaf sonra tekrarladığı görülmüştür. Sıtmanın önlenmesi: Hastalık anofel siv-risineğiyle taşındığından, sivrisineğin ya­şadığı tüm bataklık ve durgun sular yok edilmelidir. Evlere sivrisineğin girmesi önlenmeli ve sivrisinekler de öldürülme-lidir. Türkiye’de sıtma savaşı, Cumhuri­yet döneminde büyük bir başarı ile yü­rütülmüş ve hastalık yok denecek kadar azalmıştır. Afrika ülkelerinde sıtma sa­vaşı hâlâ devam etmektedir. Bazı büyük nehir ağızlarında, meselâ Nijer nehri del­tası gibi bölgelerde bu kökten kazıma işlemi başarıyla sonuçlanamamakta, fa­kat Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yönde çalıştığı bazı alanlarda, sıtmanın belirli bir şekilde azaldığı görülmektedir .

  • SIRT AĞRISI

    SIRT AĞRISI. Çeşitli durumların belir­tisidir. Bel kemiği kemikleriyle, kalça kemikleriyle veya bu oluşumlarla ilgili kaslarla olduğu gibi, uzaktaki bir organ­la da ilgili olabilir. Sırtta bulunan ağrı nedenleri, fibrozit, disk kayması, kas in­cinmeleri, seyrek kullanılan kasların jim­nastik sonucu ağrıması gibi nedenlerdir. Yaşlılarda, bel kemiğinin osteoartrit’i ve her yaşta, bel kemiği kemikleri veya eklemlerinin hastalıkları da bu ağrıyı doğurabilir. Böbrek hastalığı veya üre-ter hastalıklarında ağrı, bel kemiğinin aşağı bölümlerinde duyulur. Bu bölge ağrılarının diğer nedenleri, yumurtalık veya rahim hastalıkları veya âdet bozuk­luklarıdır. Safra kesesi hastalıklarında, sağ kürek kemiğinin altında, mide ül­serinde de sırtta, solda 12’nci kaburga kemiği düzeyinde ağrı duyulabilir. Za-tülcenpte ve adi soğuk algınlığında da sırt ağrısı sık görülür. Kötü duruş alış­kanlıkları ve kas spazmlarına (kasılma­larına) neden olabilecek psikolojik geri­limlerde de sırt ağrısı olabilir.

  • SERVİKAL SPONDİLOZ

    SERVİKAL SPONDİLOZ. Omurganın spondilozu, omurlardaki eklem iltihabı durumuyla ilgilidir ve genellikle, kemik sisteminin diğer bölgelerindeki osteoar-trit’e eşlik eder. Bu durum, genellikle, tekrarlayan ufak kemik-eklem zedelen­melerini izlediğinden, omurganın en ha­reketli yerlerinde (boyun, bel) oluşur. Servikal spondiloz, bazen, yıllar önce ge­çirilmiş bir kazaya ilişkin olabilir. Tra­fik kazalarında, boyun bölgesinin aniden önden arkaya bükülmesi, bu sonucu en sık getiren olaydır. Hemen daima, biraz disk kaymasıyla birlikte, bir disk has­talığı da sözkonusudur ve röntgen film­lerinde, omur cisimleri arasının daral­dığı görülür. Bu filmlerde, ayrıca, tipik görüntü, omur cisimleri kenarlarındaki ve spinal sinirlerin, omurgayı terk et­tiği yerlerdeki kemik bölümlerinde, di­kensi uzantıların bulunmasıdır. Bu uzan­tılar, sinir köklerine ve omuriliğe basınç yaparlar ve osteofit diye adlandırılırlar. Belirtileri: Disk kayması belirti­lerinin aynıdır. Bunlara, kafa arkasında duyulan baş ağrısı eklenir. Boyun oyna­tıldıkça, ağrı artar, dinlenmeyle azalır. Tedavi: Servikal disk hastalığının (bkz.) aynıdır. Osteoartrit’in genel teda­visinde kullanılan aspirin, fenilbütazon gibi ilaçlar yararlı olabilir.

  • SERVİKAL (OMUR ARASI) İNTER-VERTEBRAL DİSK HASTALIĞI

    SERVİKAL (OMUR ARASI) İNTER-VERTEBRAL DİSK HASTALIĞI.
    Omur cisimlerini birbirinden ayıran, es­nek ve lifsel bağdokusundan oluşan disk­lerde, bazen dejeneratif hastalıklar gö­rülür. Diskin esnek merkezini kaplayan lifsel doku halkası bazen zayıflar ve disk merkezi dışarı fırlayıp, omuriliğe, ya da sinir köklerinin omurlar arasından çık­tıkları bölgelerine basınç yapar. Bu du­rumun en sık görüldüğü omurga bölge­leri, belin alt bölümüyle boyundur.
    Belirtileri: Ensede ani sancı, ense sertliği, kollara uzanan ağrı, bacaklarda halsizlik, hatta bazen felç, idrar yapma güçlüğü ya da idrar tutukluğu, veya idsinirlerin basınç altında kalmasıyla ilgili belirtiler ortaya çıkar ve diskin kay­dığı düzeyin altında, omuriliğin basınç al­tında kaldığını gösteren işaretler belirir.
    Teşhis: Nörolog, bu durumu, servi­kal spondiloz, omurilik tümörü, mültipl skleroz’dan ayırabilir. Servikal disk kay­masına, servikal spondiloz kadar sık rastlanmaz ve disk kayması, genellikle, spondilozla bir arada görülür.
    Tedavi: Masaj, arasıra, ya da de­vamlı uygulanan boyun traksiyonu (çe­kilmesi) yararlı olabilir. Yüksek bir bo­yunluk ya da boyun alçısı, boynun dim­dik durmasını sağlayıp, sinir köklerinin fazla tahriş olmasını önler. Kol ve ba­caklarda başladığı görülen felç, idrar tor­bası rahatsızlıkları gibi, omuriliğin ani­den baskı altında kalmasına ilişkin be­lirtiler ortaya çıkarsa, basıncı artırmaya yönelen bir girişime başvurulabilir. Diski çıkartmaya kalkışmak, tehlikeli olabilir.

  • SERUM HASTALIĞI

    SERUM HASTALIĞI. Genellikle, gaz­lı gangren ya da tetanozdan korumak amacıyla at serumu zerk edilen hasta­larda oluşabilen bir reaksiyondur. Atlar­da aktif bağışıklık sağlanarak, hastalığa karşı antikorlar elde edilir ve bunlar, hastalığı almış olması ihtimali olan ki­şilere verilip, onlarda pasif bağışıklık sağlanır. Reaksiyon, zerkten sonra, 5-10 gün içinde ateş, eklem ağrıları ve deri­de ürtikerle belirir. Deri döküntüsü çok rahatsız edicidir, fakat adrenalin ya da benzeri ilaçlarla giderilebilir. Bazen, bu amaçla, prednison da kullanılır. Serum hastalığının, yaklaşık olarak, yirmi va­kadan birinde görülmesinden ötürü ve anafilaksi (bkz.) tehlikesi karşısında, at serumu çok gerekmedikçe, kullanılma­maktadır. Tetanoza karşı, çocukları be­lirli zamanlarda tetanoz toksoidiyle aşıla­yıp, aktif bağışıklık sağlamak, en etkili korunma yoludur.

  • SEPTAL DEFEKT

    SEPTAL DEFEKT. Bir septum’daki (bkz ) bozukluktur. Bu terim, genellikle, kalbin sağ ve sol kulakçıklarını ya da sağ ve sol karıncıklarını ayıran septum-daki doğuştan bozukluklarda ya da de­liklerin varlığında kullanılır. Kulakçık-lararası septumdaki bir delik, basınç farkından ötürü, kanın sol kalpten, sağ kalbe geçmesine ve sağ karıncığın bü­yümesine neden olacaktır. Bu tür bir doğuştan delik varlığı, genellikle kalbe ilişkin diğer anomalilerle birlikte görü­lür, fakat tek başına bulunduğu zaman, diğer bazı belirtiler yanında, çocuğun yeterli gelişmediği göze çarpar. Göğüs muayenesinde, anormal kalp sesleri alı­nır, fakat tam teşhis koyabilmek için, başka ayrıntılı incelemeler gerekir. Te­davi açık kalp ameliyatıyla olur.
    Karıncıklararası septumdaki deliğe de rastlanabilir. Burada da, vakada diğer doğuştan kalp anomalileri vardır. Ba­zen, bu durum tek başına bulunabilir ve bazı vakalarda, tamamen tehlikesizdir. Ama, vakaların çoğunda ameliyat gere­kir, çünkü başarı şansı çok fazladır, bkz. Kalp.

  • SARKOİDOZ

    SARKOİDOZ. Vücudun çeşitli yerlerin­de granülomlann ortaya çıkmasıyla be­lirlenen bir kronik hastalıktır. Nedeni: Bilinmemektedir. Granü­lomlann oluşması, anormal bir bağışık­lık reaksiyonu olabilir. Vakaların bir­çoğunda, granülomlar, veremde görüîen granülomatoz oluşumları (tüberkülomla-rı) andırır. Bazı vakalardaysa, granü­lomlar, frengi ya da cüzzamdakına ben­zer; fakat sarkoidoz, bu sayılan hasta­lıkların hiçbiriyle aynı değildir. Belirtileri: Hastalık genellikle kro­nik olup, kadınlarda görülme sıklığı, er-keklerdekinden biraz fazladır. Hastalar, genellikle 25-30 yaşlarındadır. Belirtiler, vücudun etkilenen bölge ve organlarına göredir: Akciğerlerin hastalanması halin­de, öksürük ve solunum darlığı belirir, gözler hastalanınca, görme bozuklukları ortaya çıkar, vb. Derideki hastalık belir­tileri, çeşitli papül ve nodülleridir ve hastada aynı zamanda, ateş, eklem ağrı­ları ve lenf bezlerinin büyümesi görülür. Tedavi: Kortikosteroidler kullanılır. Bazen, bunların uzun süre uygulanması gerekir.