Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • SARILIK

    Deri ve dokuların, iç­lerinde bilirubin adlı boya maddesi bi­rikmesi sonucu, sararmasıdır. Bilirubin, ölmüş eritrositlerin hemoglobininin bir yıkım ürünüdür. Hemoglobin, retikülo -endotel sistem tarafından, demir ve bilirubine ayrılır, bilirubin, karaciğer tara­fından, safra içinde barsağa atılır.

    Nedenleri: Klasik sınıflamaya göre, sarılığın başlıca üç nedeni vardır: Hemolitik, obstrüktif, hepatik.

    1. Hemolitik sarılık: Yeni doğanın san­lığında (bkz. Konjenital Sarılık) olduğu gibi, dolaşımda, çok sayıda alyuvar yı­kılırsa, karaciğere normalin çok fazla üstünde bilirubin gelecek ve karaciğerin kapasitesi bunun hepsini barsağa atma­ya yetmeyecektir. Fazla bilirubin plasmada dolaşıma katılacak ve deri ile do­kular sarıya boyanacaktır. Bu tip sarılık­ta, dışkı koyu renktedir ve idrar rengi normaldir (duran idrarın rengi koyulaşabilir).

    2. Obstrüktif sarılık (Tıkanıklık sarılı­ğı): Safra yolları (karaciğer dışı safra yolları ve ductus cysticus altında kalan safra yolu) tıkanacak olursa, safra, bar­sağa akamayacak ve kan dolaşımına ye­niden karışacaktır. Çok sık görülen bir tıkanıklık nedeni, safra kesesi taşlarıdır. Safra, barsağa gidemediğinden, dışkının rengi kil rengine yakın bir açıklıktadır ve bilirubin, hemolitik sarılıkta, dolaşım­da bulunan bilirubinden farklı olarak, proteine bağlı olmadığından, böbreklerce atılmakta ve böylelikle idrarın rengi koyulaşmaktadır.

    3. Hepatik sarılık: Bu grupta, sanlık, karaciğer hücrelerinin hastalanması so­nucu ya da karaciğer hastalığı sırasında, karaciğer hücrelerinin şişmesiyle, kara­ciğer içi ufak safra kanallarının tıkan­ması sonucu oluşur. Sarıhumma ve fos­for, kloroform, karbon tetraklorür vb. zehirlenmelerinde, karaciğer hücresi yı­kıma uğrar ve bu hücrelerdeki bilirubin serbest kalıp, kan dolaşımına katılır. Hastalık ilerledikçe, hasta karaciğer bilirubini atamadığından, sarılık artar. Vi­rüs hepatiti gibi diğer enfeksiyöz hasta­lıklarda, önce karaciğer hücrelerinin yı­kımı sarılığa yol açar, sonra da şişen karaciğer hücreleri, karaciğer içi ufak safra kanallarını tıkarlar. Bundan ötü­rü, hastalığın başlangıcında, dışkı nor­mal renkte ve idrar koyudur. Hastalık ilerledikçe, dışkının rengi açılır ve idrar daha da koyulaşır.

    Tedavisi: Nedenin tedavisidir. Tı­kanma sarılıklarında, tıkayan taşların, ameliyatla alınması gerekebilir. Hepatit ve sarı hummanın özel tedavisi yoktur, besinlere dikkat etmek gibi genel ön­lemler alınır. Sarılık uzarsa, diyette özel­likle protein bulunmasına dikkat edilir ve A, D vitaminleri, kalsiyum glükonat verilir. Tıkanma sarılıklarında şiddetli kaşıntı olabilir. Bu durumda, yerel ola­rak, kalamin losyonuyla % 1 fenol kul­lanılır.  Sedatifler —karaciğer bozukluk­larında çok dikkatle kullanılmalıdır— ve antihistaminler bu durumda etkisizdir.

  • SARI HUMMA

    SARI HUMMA. Orta Afrika’da ve Gü­ney Amerika’nın bazı bölgelerinde görü­len, akut, genellikle öldürücü bir hasta­lıktır.
    Nedeni: Aedes aegypti adlı sivrisine­ğin taşıdığı bir virüs enfeksiyonudur. Belirtileri: Kuluçka devri, bir haf­tadan kısadır. Ateş, nabız yavaşlaması, kusma ve idrarda albümin çıkması beli­rir, Bundan sonra, hastada, kanamalar ve sanlık görülür. Bu hastalıkta, ölüm oranı % 25’tir.
    Tedavi: Özel bir tedavisi yoktur. Korunma: Bir kere geçirilen hasta­lık, yaşam boyu bağışıklık bırakır. Zayıf­latılmış virüs aşısıyla sağlanan aktif ba­ğışıklık birkaç yıl hastalıktan korur. Her altı yılda bir, aşının tekrarı gerekir. Her ne kadar, Aedes aegypti’nin evlerde rast­lanan sivrisineklerden olduğu kabul edi­lirse de, bu sinek, virüsü, konağı olan maymunlardan alıp, insanlara taşıyabi­lir. Güney Amerika’da nemli mevsimde, maymunlar, Haemagogus spegazzini adlı sivrisinek tarafından enfekte olur ve ku­ru mevsimde, bu enfeksiyonu, Sabethes chloropterus adlı sivrisinek dağıtmaya devam eder. Bundan ötürü, sivrisinekler­le savaş ve hastalıklı bölgeye gitmeden 10 gün önce aşılanmak gereklidir. Aksi halde, hastalığın, enfekte olmamış A. aegypti sivrisineklerinin bulunduğu ülke­lere yayılması tehlikesi belirir.

  • SARA

    SARA (Epilepsi). Sarada, beyin çalışma­sındaki bir anormallik sonucu, periyo­dik krizler halinde, ya çok kısa süren dikkat veya bilinç kaybı (bu hastalığın hafif şekli olup, “petit mal” adını alır) veya uzun süren bilinç kaybı ile birlikte çırpınmalar (bu da hastalığın ağır şekli olup, “grand mal” adını alır) görülür.Nedeni: İdyopatik saranın nedeni bi­linmemektedir. Semptomatik sarada ise beyinde, bir tümör veya zedelenme var­dır. Bütün sara vakaları ve özellikle öm­rün ileri devrelerinde belirmiş olanları, idyopatik olarak (bkz. İdyopatik) nite­lendirilmeden önce, organik bir neden yokluğunu saptayabilmek için, iyice in­celenmelidir. Bu inceleme, tam bir nöro­lojik muayene, özel kafatası röntgenleri ve elektro-ensefalogram ile yapılmalıdır. Belirtileri: Vakaların % 50’sinde, tipik bir krizden önce, “aura” denen ve kişiye özgü bir kriz öncesi duygu beli­rir (vücudun belirli bir yerinde ağrı, tu­haf kulak çınlamaları, titreme, garip bir koku veya hayal görmek, panik duygusu gibi). Bundan sonra, hasta bilinçsiz ola­rak yere düşer, bütün vücut kasları ka­sılır, solunum durur ve bundan ötürü de, hastanın yüzü önce soluklaşır, sonra da morarır. Yarım dakika kadar sonra, bu “tonik” durumu, “klonik” evre iz­ler ve bu devrede kol ve bacaklar ritmik bir şekilde kasılıp gevşer, mesane ve kalınbarsak boşalabilir ve dil ısırılabilir. Kasılmalar gittikçe azalır ve hasta, de­rin soluyarak sakin yatar ve bilinçsizlik devri değişik uzunlukta olabilir. Bazen, hasta aniden kendine gelip, krizden önce yapmakta olduğu işe devam eder, fakat genellikle saatlerce süren bir dalgınlık hali görülür. Bu krizlerde tehlike, hasta­nın düşme sırasında yaralanması, yan­ması gibi olasılıklardır. Saralılar, araba kullanmamalı ve kriz sırasında yaralan­malarının mümkün olduğu işlerde çalış-mamalıdırlar. Kriz sırasında ölüm çok enderdir; ancak, arada bir bilinçsizlik devri geçirmeden birbirini izleyen kriz­lerde —bu durum “status epilepticus” adını alır ölüm görülebilir. Şimdiye kadar anlatılan, “grand mal” tipi sara­dır. Bunun dışındaki sara tipleri, “petit mal” ve “Jackson tipi sara” adlarını alır. “Petit mal”de, bilinç kaybı olur ama, spazmlar görülmez ve kişinin kriz geçirdiğini çevresi pek fark etmeyebilir; yalnız hasta, konuşurken kısa bir du­raklama geçirir, bunu izleyen dalgınlık hali görülmeyebilir. Bazen hasta yürür­ken sendeler, bir yöne döner, yüzünde anlamsız bir ifade belirebilir ya da ken­dine söyleneni dinlemez görünür. “Jack­son tipi sara”da genellikle bilinç kaybı olmaz, fakat bazı kas gruplarında spazm­lar görülür; örneğin, parmaklardan baş­layıp kola doğru ilerleyen titremeler be­lirebilir.
    Sara krizleri, günün herhangi bir saa­tinde, belirli olmayan bir sıklıkla görü­lebilir, fakat krizin şekli, kişiye özgü­dür. Yalnız geceleri olan krizleri, çevre, yıllarca fark etmeyebilir, ya her gün, her hafta ya da tüm bir yaşam süresince bir veya iki kez görülen krizlere rastla­nabilir. Bazen, sara erken çocukluk dev­relerinde, bazen de yaşamm ileri yılla­rında belirir. Bununla birlikte, çocuklar­da yüksek ateşli hastalıklarda görülebi­len çırpınmalar halk dilinde bu duru-ma,”havale” denir sara ile karıştırıl­mamalıdır. Sara krizleri dışında, kişinin sağlığı normaldir. Bazen, yıllar sonra, hastada bazı beyin fonksiyonlarında ge­rileme, durgunluk, huzursuzluk, unut­kanlık, aşırı bencillik veya ani hareket­ler belirebilir. Bu zihinsel gerilemenin, saralı hastanın karşılaştığı sosyal durum­lardan doğduğu düşünülebilir. Bundan ötürü, bir saralının iş bulması kendi­ne zararsız olanı dahi çok güçtür, çünkü işveren, diğer işçi ve müşterile­rine bir sara krizi göstermeyi pek iste­mez. İnsanlar, saralılardan korkmaya alışmıştır, hasta da çevresinde yarattığı bu duyguyu çok iyi sezer. Buna göre, “saralı kişilik” denen durumun kısmen toplumun davranışına bağlı olduğu id­dia edilebilir ve bu durum, ihtiyarlığın toplum tarafından yalnız bırakılmaktan ortaya çıkmasına benzetilebilir. Adlî tıp yönünden ilginç olan bu şekil sarada, hasta, bilinç değişikliği sırasında aşırı saldırgandır. Bu durum, “epileptik eki-valan” veya “otomatizm” adını alır ve bir krizin yerini tutabileceği gibi, krizi izleyebilir ve hasta, nedenini bilmeden, hatta ne yaptığını bilmeksizin cinayet dahi işleyebilir. Bununla birlikte, sara­nın bu şekline çok ender rastlanır. Bir­çok tanınmış kişinin saralı olduğu bilin­mektedir. Dostoyevsky de bunlardan bi­ri olup, aşırı sinirliliği, mistisizme inan­cı, perseküsyon duygusu ve ani davra­nışlarıyla tipik bir saralı karakteri gös­terir.
    Tedavi: Kriz sırasında, hasta çırpı-nırken yaralanmasın diye, açık bir yere getirilir. Çevresindeki eşyayı kaldırmak mümkün değilse, hastanın bunlara çarp­ması engellenir. Bu arada, dilini ısırma-ması için, çenesinin açık tutulmasına gay­ret edilmelidir (örneğin, ağzına, top ha­line getirilmiş bir mendil tıkılabilir) ve yakası ile kravatı gevşetilir. Kriz sıra­sında, hastanın etrafında seyircilerin bi­rikmesini de önlemek gerekir. Erişkin bir hastanın hastaneye taşınması gerek­mez, ama hasta bir çocuk olup, ilk defa bir kriz geçiriyorsa, hemen bir doktora ya da hastaneye götürülmesi gerekir.
    Semptomatik sarada, asıl tedavi, ne­denin ortadan kaldırılmasına yöneltilme­lidir. Saranın genel tedavisi, ilaç teda­visidir. Phenobarbitone en çok kullanı­lan ilaçtır, çünkü toksisitesi azdır ve yük­sek dozları verilebilir. Kullanılan ilaç ne olursa olsun, seçilecek dozu, belirtilerin çoğunu ortadan kaldıran ve buna karşı­lık, hastada çok fazla uyku hali ve dal­gınlık yaratmayan bir doz olmalıdır. Bu yönde, yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Phenobarbitone dışında, phenytoin so-dium (Epanutin veya Mesantoin), primi-done (Mysoline), sulthiame (Osoplot) ve A.B.D.’de diphenyl hydantoin (Dilantin) ve diazepam (Valisem) kullanılmaktadır. Bu ilaçların etkililiği, hastadan hastaya değişir, hepsi bir dereceye kadar toksik-tir ve belli bir hastaya hangi ilacın ya­rarlı olacağını saptamanın tek çaresi, ilacı yaklaşık olarak 3 ay süreyle hasta­ya uygulamak ve sonuçları izlemektir. Bu ilaçlar, bir arada da kullanılabilir. Seçilen ilaç, son krizden sonra, düzgün olarak en az 3 yıl ve genellikle ömür bo­yu kullanılmalıdır.
    Petit mal’in tedavisinde kullanılan ilaç­lar ise, ethosuximide (Zarontin) ve troxi-done’dur (Tridione) ve vakaların çoğun­da, bunlara ek olarak phenobarbitone de verilmelidir.
    Beyinde belirli bir anormal alan var­sa ve bunun yeri özellikle temporal lob-daysa, cerrahî tedaviye başvurulabilir. Bu tip vakalarda, davranış bozuklukları, sanrılar, hayaller görülür ve hastaların bazen bir akıl hastanesine yerleştirilmesi gerekir. Semptomatik saranın tedavisi ge­nellikle nöroşirurjiyi ilgilendirir. Kriz ge­çiren saralılar, hiçbir motorlu araç kul­lanmamalı, yüksek yerlerde veya ağır makinelerde çalışmamalıdır. Yanlarında kimse olmadıkça, bu hastaların yüzme­leri de sakıncalıdır.
    Evlilik: Sara, kalıtsal olabilir; evlenecek çiftin her ikisinin de ailelerinde veya ken­dilerinde bu hastalık varsa, doğacak ço­cuklar yönünden durum ciddidir. Taraf­lardan yalnız birinde hastalığın var ol­masının ise hiç önemi yoktur. Sempto­matik sara, kalıtsal değildir.

  • SAMAN NEZLESİ

    SAMAN NEZLESİ. Göz, burun ve so­lunum yollan mukozasının tahrişiyle be­lirlenen bir allerjik hastalıktır. Nedeni, çeşitli ot ve bitkilerin tozlan olduğundan, her yıl belirli zamanda görülen, mevsim­sel bir hastalıktır.
    Nedeni: Başka yerlerde de anlatıl­dığı gibi (bkz. Allerji), vücuda, değiş-meksizin giren tüm yabancı proteinler, antijen olarak rol oynar, yani, vücudun kendilerine karşı antikor yapmasına yol açar. Allerjik kişilerde, vücut hücrelerin­de bir reaksiyon belirip, histamin dahil, çeşitli zehirli maddeler oluşur. Saman nezlesi, özellikle gözler ve burnu etkile­yen bir allerjik hastalıktır. Aynı şekil­de, astım bronşları, bazı allerjik derma-titler de deriyi etkiler. Antijenin ot pol-leni (tohum tozu) olduğu hallerde, sa- man nezlesi yazın görülür. Allerjiye me­yil, kalıtsaldır, fakat hastalığın özel şek­li, kalıtsal değildir. Bundan ötürü, aynı ailede, bir kişide saman nezlesine, diğe­rinde astıma ya da arasıra görülen deri döküntülerine rastlanması normaldir. Bu gibi kişiler, çoğunlukla erkektir ve aşırı duyarlı, gergin kimselerdir. Bazı vaka­larda, burunda yapısal bozukluklar ol­duğu söylenmekteyse de, aynı bozukluk­lara, saman nezlesi olmayan vakalarda da rastlanır.
    Doğal olarak, yağmurlu günlerden sonra, ya da deniz kenarında hastalık düzelir.
    Tedavi: Çiçek tozlarından hazırlanan bir aşıyla, her yıl, kış aylarında başla­yan bir kür uygulanabilir, ya da tüm al­lerji mevsimi boyunca, anti-allerjik ilaç­lar kullanılır. Pollenden kaçmak için çevre değiştirmek hem herkesin harcı değildir, hem de her zaman gerekmez. Burnu ameliyat ettirmek doğru değildir. Çeşitli ilaçların değişik insanlardaki et­kisi de değişken olduğundan, etkilemeyen ya da istenmeyen yan etkileri olan ilacı bir diğeriyle değiştirmek mümkündür.

  • SALİSİLATLAR

    SALİSİLATLAR. Saliks alba bitkisinin kabuğu, uzun yıllardan beri, ateşe karşı kullanılan bir ilaçtır. XIX. yüzyılın ilk yarısında, buradaki aktif maddenin şa­lisin olduğu bulunmuş ve bundan salisi-lik asit elde edilmiştir. Ayrıca, salisilik asit, bileşim olarak, fenol’den de yapıla­bilir. XIX. yüzyılın sonlarından bu yana, sodyum salisilat, hem ateş düşürmekte, hem de ağrı gidermekte kullanılmıştır. Salisilik asilin asetil esteri, aspirindir. Aspirin, ilk olarak XX. yüzyılın başın­da, Almanya’da yapılmıştır. “Aspirin” adı, salisilik asitin Almancası olan “spir-saure”den türemiştir. Salisilatların etkileri:
    — Ateş düşürür.
    — Ağrı (hafif) dindirir.
    — İltihap reaksiyonunu azaltır. Özellikle, romatizmada kullanılır. As­tımlı ve mide ülserli kişilere, aspirin ve­rilmemelidir. Salisilatlara duyarlı kişiler­de (bu duyarlığa pek sık rastlanır) deri reaksiyonları, bronşiyol spazmı, ya da anjiyo-nörotik ödem görülür.
    Son yıllarda aspirin’in kam sulandır­ma özelliği olduğu tespit edilmiştir. En-faktüs veya embolik bir rahatsızlık ge­çirenlerde önleyici olarak başarı ile kul­lanılmaktadır.
    Salisilat zehirlenmesi belirtileri: Kusma, bulantı, kulakta gürültü, baş ağ­rısı, dalgınlık ve delirium’dur. Bol mik­tarda alındığında, uyku hali verir. As­pirinden kazayla zehirlenebilecek kimse­ler, ancak çocuklardır.

  • SAKAĞI

    SAKAĞI (Ruam). At, eşek, katır, kedi, kobay ve köpeklerde görülen bulaşıcı bir hastalıktır. İnsanlara çok seyrek olarak, derideki sıyrıklar, göz, ağız ya da bu­run yoluyla geçebilir. N.e d e n i: Enfekte hayvanın tükürük ve burun akıntısında bulunan, Loeffte-rella mallei adlı mikro-organizmadır. Belirtileri: İlk enfekte olan yer­de bir ufak çıban belirir. Burası el üs-tüyse kol lenf damarları bir süre sonra kırmızı çizgiler halinde belirlenir. Mik­rop genel dolaşıma girer ve bulaşmadan 2-3 hafta sonra, ateş yükselir, hasta kus­maya, öksürmeye başlar, vücut yüzeyin­de fistüller ve yaralar, eklemlerde ağrılar ve artan bir halsizlik belirir. Hastalığın akut şekli, genellikle iki hafta içind; ölümle sonuçlanır, fakat kronik enfek siyon, aylar sürer, bazen hafifleyip, ba­zen akutlaşır, fakat bu da ölümle sonuç­lanır.
    Teşhis: Ruam basilinden hazırlanan mallein’le, tüberkülin testine benzer bir test yapılır. Ahırlarda, hastalığın teşhisi çok güçtür ve bu arada, hastalık şüphe edilmeden önce, birçok hayvan ölür ve yeni gelen hayvanlar da enfekte olur. Hasta hayvanlar yok edilmeli ve ahır de­zenfekte edilmelidir.
    Tedavi: Enfekte eden organizmanın duyarlı olduğu antibiyotik saptanıp, kul­lanılır. Bazı enfeksiyonlarda, aşıların uy­gulanması yararlı olabilir.

  • Nasıl Sağlıklı Olunur?

    Nasıl Sağlıklı Olunur?

    SAĞLIK. Sağlıklı bir yaşamın gerekli­likleri, herkesçe iyi bilinmektedir: Diş bakımı, dengeli beslenme, yeterli vitamin ve mineraller, gerekli egzersiz, temizlik ve sinirsel gerginlikten kaçınmak. Buna rağmen, modern yaşayış düzeninde, bu kavramlar da değişmektedir. Dengeli, iyi sindirilebilen bir yemeğin gerekliliği ya­nında, dünyanın değişik yerlerinde bu yönde edinilmiş olanak ve kavramları da düşünmek gerekir: Örneğin, bitkisel beslenmeye inananların düşük proteinli yiyecekleri, Eskimo’ların, yüksek mik­tarlarda yağ yemesi, avcı kavimlerin, baş­lıca ete dayanan yiyecek rejimleri ve Latin ırkının yüksek karbonhidrat ve bitkisel yağa merakları…

    Bu diyetlerin hepsi uygun görünmektedir. Son yıllar­da, kolesterolü (hayvansal yağları, yu­murta, karaciğer, böbrek vb.) fazla re­jimlerin, koroner tromboza yol açtığı iddia edilmektedir. Koroner hastalıkla, egzersiz azlığı arasındaki ilişki de, belirli bir egzersizi sağlık için gerekliliğini gös­terir, fakat birçok hareket edemeyen ki­şinin uzun yaşadığı da bir gerçektir. At­letlerin yaptığı şiddetli idmanın, sağlıkla ilgisi olduğu söylenemez.

    Yıkanmanın yararları, enfeksiyondan uzak durma dışında, süsle ilgilidir; çün­kü, çok az sayıda enfeksiyon, vücuda deri yoluyla girer. Çocuk felci gibi bazı hastalıklar, zayıf kişilerden fazla, sağlık­lıları tutmaktadır, fakat kötü yaşama koşullarının, bronşit, romatizma, badem­cik iltihabı, üst solunum yolları enfeksi­yonlarına yol açtığı da bir gerçektir. İklimden, kendi başlığı altında söz edil­miştir, fakat, iklimin, sağlık koşullarıyla ilgisi çok azdır. Günümüzde hâlâ bazı doktorlar, soğuk ve nemli havanın başlı başına hastalık yaratabileceğine inanmak­tadır; gerçekten, ani ısı değişiklikleri, örneğin, sinüzite yol açabilir. Alkol alış­kanlığı, doğrudan ya da dolaylı olarak hastalık nedeni olabilir (bkz. Alkolizm), fakat orta derecede içen bir kişi, hiç iç­meyenden uzun yaşar.

    Gerçekten, saf bir yaşamın, uzun yaşamayla hiçbir ilgisi yoktur. Kabızlıktan, başka bir konuda söz edilmiştir ve diğer hastalıkların be­lirtisi olmaktan öteye, bir önemi yoktur. Ciddi bir hastalığın varlığı dahi yaşam kısaltan yeterli bir neden değildir ve bir­çok doktor, kronik bronşit, bronşiyal astıma ve büyümüş kalpleriyle, ileri yaş­lara kadar yaşamış vakalar tanımakta­dır. Kabul edilmesi gereken bir gerçek de, günümüzün teknikte ileri toplumla­rında, uzun yaşamın, yapı ve kalıtımla ilgili olduğudur: Beslenmeye dikkat et­mektense, kazalardan korunmaya gayret edilmelidir.

  • SAĞIRLIK

    SAĞIRLIK. İşitmemek demektir. işitme mekanizması: Kulak, üç bölgeye ayrılır ve sağırlık ya bu bölgelerden her­hangi birinin yıkımı veya hastalığına, ya da kulaktan beyine uyarıları taşıyan işit­me siniri bozukluğuna bağlı olabilir. Ku­lağın anatomisi, daha ayrıntılı olarak, “Kulak” başlığı altında anlatılmaktadır, fakat temel noktalar burada tekrar ele alınacaktır.
    Dış kulak: Kulak kepçesiyle, dış işitme yolundan (dış kulaktan kulak zarına ka­dar olan yol) oluşur.
    Orta kulak: Kulak zarı, zarın hareket­lerine duyarlı olan ve bunları iç kulağa ileten ufak kulak kemikleri, kemikleri içinde bulunduran boşluk ve bu boşluk­la, şakak kemiğinin mastoid bölümünde bulunan hava boşlukları arasındaki bağ­lantıdan oluşur. Orta kulakla, boğaz ara­sındaki bağlantıyı, östaki borusu sağlar. İç kulak: Şakak kemiğinin şakak kemi­ği piramit parçasında bulunan kanallar sistemi olan, kemik labirent ve bunun içinde bulunan zar labirenttir. Labirent sistemlerinin iki fonksiyonu vardır: Den­ge ve işitme organlarını içinde bulundu­rur. Kulak zarmdaki uyanlar, orta ku­lak kemikçikleri aracılığıyla, işitme or­ganına iletilir. Kulak kemikçikleri, iç kulağın “oval pencere” zarını oynatır. Malleus (çekiç) kemiğine bağlı kulak zarıyla, stapes (üzengi) kemiğine bağlı olan oval pencere zarı arasında, hareket gücünde 20:1 artma ve uyumda 20:1 azalma olur. İç kulakta, ses dalgaları, işitme sinirinde, uyarılara dönüşür. İşitme bozuklukları: a) Dış kulak: Dış kulak yolunun, yabancı cisim (çocuklar ya da akıl hastalarında görülür), ya da kulak kiriyle tıkanması; b) Orta kulak: Orta kulak enfeksiyonu, zarın, kemik­çiklerin ya da bunlar arasındaki eklem­lerin bozukluğuna yol açıp, bunların ye­terli titresememesine ve kemikçiklerin iç kulağa, ses dalgalarını iletememesine ne­den olur. Aynı durum, otoskleroz (iç kulakta, anormal kemik dokusu oluşu­mu) sonucu, üzengi kemiğinin, sıkıca oval pencereye kaynaması sonunda da görülür. Kronik iltihap ve cerahatlanma, kemikçiklerin konumunun bozulmasına ve kulak zarının zedelenmesine neden olabilir. Orta kulak boşluğunu, boğazla ve böylece atmosferlerle birleştiren ös­taki borusunun fonksiyonu, dış ve iç ba­sınçları eşitlemek ve kulak içi basıncını dıştaki atmosferin basıncıyla aynı kılmak­tır. Basınç farkı, sağırlığa ve ileri du­rumlarda, ağrıya yol açar. Hava yolcu­ları, uçak inerken bunu hissedebilirler. Bunu önlemek için, yutma hareketlerini yapmak uygundur; çünkü, östaki boru­sunun alt bölümü bir kapak gibi çalı­şarak, iç kulak havasını dışarı gönderir, fakat, dıştan havanın içeri girmesini ön­ler. Yutma ve esneme hareketleriyle, borunun bu ucu açılabilir. Basınçlar-arası fark, kulağa rastlayan darbe, çok yakında olan şiddetli patlama gibi ne­denler çok fazlaysa, zar yırtılabilir, fakat bu bir sağırlık nedeni değildir. Nez­le gibi, burun-boğaz enfeksiyonları, mu­kozaları şişirdiğinden, östaki tüpü nor­mal çalışamaz ve geçici sağırlık oluşur. c) İç kulak: İç kulak bozuklukları, “ile­ti sağırlığı” yerine, “sinir sağırlığı”na yol açar.
    Tedavi: Sağırlık türünü tanımak için, çok dikkatli muayene gereklidir. Tedavi, nedene göredir. Doktor, diapozonlarla, odiometri (kulak duyarlığını ölçer ve si­nir sağırlığıyla, ileti sağırlığı arasındaki farkı ortaya koyar) yardımıyla, teşhis koyarak sağırlık türünü tanımlamaya ça­lışır.

  • SAFRA TAŞI

    SAFRA TAŞI (Kolelitiyaz). Nedeni: Belirli değildir, fakat genel­likle safra kesesi iltihabıyla ilişkisi oldu­ğu sanılmaktadır. Üç tip safra taşı var­dır: 1. Karışık: Safra boyaları, kalsiyum ve kolesterolden oluşan; 2. Saf koleste­rol; 3. Yalnız safra boyalarından oluşan; seyrek rastlanan, yumuşak taşlar bu cins­tir.
    Belirtileri: Hasta, genellikle bir süredir safra kesesi iltihabı krizleri ge­çirmiştir ya da öz geçmişinde sindirim güçlüğü şikâyeti vardır. Günün birinde, ani bir safra koliği krizi belirir. Sağda sağ omuza yayılan şiddetli bir ağrı duyu­lur. Bu, neden olan taşın safra yolunu terketmesine kadar sürer. Bazen bu taş, safra kanalının, incebarsağa açıldığı yer­de de kalabilir. Bu durumu, safra yolu tıkanıklığı, devam eden ağrı ve artan sarılık izler. Bazen, bu tip bir tıkanıklık ağrısız da oluşabilir. Safra yollarının tı­kanması, kolanjit (bkz.) ya da safra ke­sesi ampiyemine (kesenin cerahatle dol­ması) neden olabilir.
    Tedavi: Akut devrede, safra yolları­nın düz kasını gevşeten atropin ve belki de petidin ya da morfinle ağrı dindirilir. Yatak dinlenmesiyle, ağızdan yalnız sıvı verilir ve bu gibi tıbbî tedaviyle belirtiler yatışsa dahi, gerçek tedavi, cerrahîdir. Safra taşlarını “eriten” hiçbir ilaç yok­tur. Genellikle, – safra kesesinde kalan, yollara geçip tıkanıklık yapmayan ufak taşlar, büyüklerinden daha kötü bir du­rum yaratır.

  • SAFRA KESESİ İLTİHABI

    SAFRA KESESİ İLTİHABI (Kolesistit).) Akut (genellikle, taşla birlikte): Nedeni: Streptokok, Escherichia coli ve bazen de tifo basili enfeksiyonudur. Belirtileri: Karın üst bölümünde, kaburgaların altında duyulan ve sırta, sağ kürek kemiğinin altına, hatta sağ omuzun ucuna yayılan, akut bir ağrıdır. Kusma ve bulantı görülür. Kriz, hasta­nın uzun süren sindirim güçlüğü ve gaz şikâyetleri sonrası ortaya çıkar. Tedavi: Başlangıçta, koruyucudur. Hasta yatırılır, antibiyotik verilir ve ağız­dan yalnız sıvı alması sağlanır. Durum düzelmezse ya da kötüleşirse, hemen ameliyat gerekir. İyileşme ve antibiyo­tiğe olumlu cevap görülürse, safra kese­sini çıkarmaya yönelen ameliyat, akut krizden 6 hafta kadar sonra gerçekleşti­rilir.
    b) Kronik:
    Nedeni: Burada da, taşla birlikte olu­şan bakteri enfeksiyonudur.
    Belirtileri: Bu durum, özellikle, sarışın, şişman ve kırk yaşlarındaki ka­dınlarda görülür. Sık sık, yağlı yemek­lerden sonra, sindirim zorluğu ve gazdan ya da tekrarlayan, sağ tarafta, kaburga­ların altında duyulan ağrıdan şikâyet ederler. Bu ağrı, sağ kürek kemiğine ve sağ omuz ucuna da yayılabilir. Safra ke­sesinin durumu, kolanjiyografi yardımıy­la (bkz. Kolanjiyogram) incelenir. Tedavi: Az yağlı perhiz, safra kese­sinin çıkartılmasıdır.

  • SAFRA KESESİ

    SAFRA KESESİ. Safra kesesi, safra sis­teminin bir parçası olup, safranın kara­ciğerden akışı, safra depolanması, yoğun­laştırılması ve safranın barsaklara akı-tılmasıyla ilgili görevleri vardır. Safra, karaciğerde, ufak kanallarda toplanır ve ufak kanalların hepsi, iki büyük kanal yapacak şekilde birleşir. Bunlar, karaci­ğeri, derin bir yarık olan porta hepatis bölgesinden terkeder. Porta hepatis böl­gesinden, karaciğere, ayrıca, portal atar ve toplardamarla, sinir ağları ve ufak lenf damarları girer.
    Sağ ve sol karaciğer safra kanalları birleşip, porta hepatis’ten çıktıktan sonra, birleşik karaciğer kanalı adını alan bir kanal yaparlar. Bu, duodenum’a giden safra kanalıyla devamlıdır. Birleşik ka­raciğer kanalı, safra kesesinden gelen safra kanalıyla birleştiğinden, adı deği­şir ve bu birleşme noktasından başlaya­rak, asıl safra kanalı oluşur. Bu, duode­num’a açılmadan önce, pankreas’tan ge­len bir kanalla daha birleşir. Safra ke­sesi bir çıkmaz yapar ve oraya girişle çıkış, ancak safra kanalı yoluyla olur. Kese, karaciğerin alt yüzünde bulunur ve yuvarlak ucu, bazen, karaciğerin ke­narından dışarı taşar. Sağda, orta çiz­giyle, vücudun dış yanının arasında ka­burgaların alt kenarının hemen altında­dır. Safra kesesinin görevi, safrayı depo-layıp, yoğunlaştırmak ve gerekli aralık­larda, safra salgılamaktır. Boşaldıktan sonra, müşterek safra kanalı yoluyla, ka­raciğerden damla damla safra gelir, fa­kat bu safra, safra sfinkteri adını alan bir kasın, keseyi kapamasından ötürü, hemen duodenum’a akamaz. Bundan ötü­rü, safra, safra kanalından, kanal içi mukozasının yaptığı bir spiral kapak üze­rinden, safra kesesine girer. Buradaki mukoza, safranın sıvı bölümünü emip, safrayı yoğunlaştınr ve kesenin duvarın­daki kav gevşeyip, kesenin dolabilmesi-ni sağlar. Safranın atılması gereken an-daysa, aynı kas kasılıp, keseyi boşaltır. Kesenin boşalması için uyan, bir öğü­nün başlangıcından yarım saat sonra baş­lar ve beyinden, vagus siniri yoluyla, barsaktan da, kolesistokinin adlı enzimin etkisiyle, keseye gelir. Duodenum muko­zası, yiyecekle temasa geldiği an, kole-sistokinin’i salgılar. Organik iyot bile­şikleri, karaciğerden, safrayla geçip, saf­ra kesesinde yoğunlaşabildiğinden, ke­senin fonksiyonunu, röntgen filmiyle iz­lemek mümkündür.
    Radyo-opak maddelerin yardımıyla, kesenin sınırları belirlenir. Yumurta sa­rısı, et ve yağlar, keseyi en kuvvetli ka­sılmaya sevkeden maddelerdir, bkz. Ko-lanjit, Kolesistit, Kolelityaz.

  • SAFRA

    SAFRA. Karaciğer tarafından salgılanan yeşil-kahverengi sıvıdır; glikoz, üre, saf­ra tuzlan, kolesterol, bilirübin gibi ka-nşık maddeler ve bir miktar proteinin sudaki eriyiğidir. Safra kanalı, karaci­ğerden duedonum’a uzanır ve böylece safra doğrudan olarak karaciğerden ince-barsağa akabilir, ama safranın genellik­le izlediği yol, karaciğer -» ductus cysti-cus -» safra kesesi şeklindedir ve safra kesesinde safra, depo edilir ve yoğunlaş-tırılır. Safra kesesi içindeki safranın mü-küs miktarı, karaciğerin salgıladığı saf-radakinden fazladır ve kesedeki safrada kolesterol, safra boyalan ve kalsiyum daha yoğundur. Bunun sonucu olarak bazen kesede safra taşlan oluşabilir. Safra, yarı yağ sindirimine yarayan bir salgı yarı da eskimiş alyuvarların yıkılması sonucu oluşmuş bir atılma ürünüdür. Safra ile atılan birçok maddeler, bar-saklarda yeniden emilime uğramakta ve yeniden safrayla atılmaktadır. Böylelik­le, karaciğer-barsak arasında bir dolaşım olmaktadır. Safra kanallarının tıkanma­sı sonucu, sanlık belirir ve barsakta yağ sindirimi ve emilimi bozulur. Safra kus­mak genellikle kötü bir belirti sayılır, ama herhangi bir tekrarlayan kusma nö­beti sonucu bir miktar safra da çıkartı-labilir. bkz. Safra Kesesi.