Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: 13eta

  • ORAK HÜCRELİ ANEMİ

    ORAK HÜCRELİ ANEMİ. Kalıtsal bir kan hastalığıdır.
    Nedeni: Alyuvarlarda, indirgendiğin­de pelte haline gelen ve hemoglobin S adını alan anormal bir hemoglobin’in varlığıdır. İndirgenmiş S hemoglobinli al­yuvarların şekilleri bozulur. Bunlar, mik­roskop altında ay biçiminde oldukların­dan, orak hücreleri adını alırlar. Bu tür hücreler, kan dolaşımında süratle yıkılır. Belirtileri: Çocuk iki yaşma gel­meden, hastalık bütün belirtileriyle orta­ya çıkar. Karın ve kemiklerde tekrarla­yan ağrılarda (bu belirtiler akut karın ya da osteomiyelit’i andırır) kansızlık belirtileri vardır. Gözde olagelen kana­malardan ötürü görme bozuklukları gö­rülebilir ve idrarda kan bulunabilir. Bu durumda, böbrekler genellikle idrarı yo-ğunlaştıramaz. Bacaklarda ülserler olu­şur. Bazen, hastalık tam olarak ortaya çıkmaz ve bazı hastaların alyuvarlarının zaman zaman (örneğin, basıncı iyi ayar­lanmamış uçakta uçarken) oraklaştığı, karın ağrısı ve idrarda kanın belirdiği görülebilir. Genellikle, orak hücreliliğe yönelmiş diye tanımlanan bu gibi hasta­ların genel sağlık durumları normaldir.
    Tedavi: Henüz özel bir tedavi bilin­mediğinden, uygulanan semptomatik te­davidir. Genellikle folik asit eksikliği gö­rüldüğünden, günde 5 mg. folik asit ve­rilir. Oraklaşma en fazla kanın asit reak­siyon verdiğinde oluştuğundan, ağızdan yeteri kadar sodyum bikarbonat verilip idrarın alkali reaksiyonu vermesine dik­kat edilir. Demir eksikliği anemisine kar­şı, demir verilir. Bu hastalığın bir iyi yönü, orak hücreli kişilerin, habis ma­larya etkeni olan Plasmodyum falcipa-rum’a karşı dirençli olmasıdır. Orak hüc­relilerin çoğunun Batı Afrikalı olduğu göz önünde tutulursa, bu önemli bir avantaj sayılabilir.

  • OMURİLİK

    OMURİLİK. Omurilik, beyinden başla­yıp omurga kemiği içinde, 2’nci bel omu­runa kadar uzanan ve buradan sonra fibröz bir kordon şeklindeki filum ter­minale olarak devam eden bir merkez sinir sistemi organıdır. Beyin zarı adını alan —pia, araknoid ve dura— zarlar-ca çevrelenmiştir (aynen beyin gibi) ve beyin zarları, bu zarlarla devamlıdır. Pia ve araknoid arasında omurilik sıvısı bu­lunur (bkz. Lomber Kemiği Ponksiyon). Enine kesitte, ortadaki gri maddeyi çev­releyen beyaz bir maddeden oluştuğu gö­rülür. Gri madde H harfi şeklinde olup, ön boynuzlan, vücudun ön tarafına, ar­ka boynuzları da arkaya uzanır. Ön boy­nuzlar, sinir sisteminin motor bölümüyle (kasları sinirlendiren bölüm) ilgilidir, ar­ka boynuzlar da duyu sinirleriyle ilgili olup, beyne duyusal uyarıların iletilme­sinde rol oynar. Gri maddenin, l’inci göğüs kısmı ile 3’üncü bel kısmı arası, sempatik sistemin bir kısmını oluşturur (bkz. Sinir Sistemi). Akmadde, omurilik boyunca uzanan sinir liflerinin bulundu­ğu yerdir. Bu lifler, fonksiyonlarına gö­re, belirli bir düzende giderler. Omuri­likten çıkan 31 çift spinal sinir, baş ve boynun bir bölümü dışında, vücudun kas­larını sinirlendirir ve buralardan duyu­sal uyarıları beyine iletirler. Her spinal sinirin, içinde motor liflerin gittiği bir ön kökü ve içinde duyu liflerinin bulun­duğu bir de arka kökü vardır. Arka kök­te bir gangliyon bulunur. İki kök birle­şir ve omur deliğinden (omurlar arası boşluktan) çıkıp iki dala ayrılır: Bir dal vücudun arkasına, diğeri de önüne gi­der. Bu sinir, ayrıca, omurganın iki ya­nında uzanan gangliyonlar zincirine sem­patik lifleri verir ve bu zincirden de lif alır. Kol ve bacaklara gidecek spinal si­nirler, büyük sinir ağları (plexuslan) yapar (kol için, plexus brachialis, bacak için plexus lumbalis) ve buralardan kol ve bacak sinirleri çıkar. Karın ve göğüs sinirleri ise ayrı ayrı giden sinirlerdir. Spinal sinirler, çıktıkları omura göre ad-landırıldıkları kaide —örneğin, l’inci to-rakal sinir, l’inci torakal omurla ilgili­dir— omurilik, omurgadan kısadır. Bun­dan ötürü, en alt spinal sinirler, omur kanalı içinde, çıkacakları deliklere doğru iyice eğik şekilde giderler (bkz- Atkuy­ruğu). Omuriliğin zedelenmesinin sonuç­ları, zedelenme düzeyine bağlıdır: Bo­yundaki yaralanma, boynun altındaki bü­tün oluşumları ilgilendirebilir (felç veya duyu kaybı ya da her ikisi). Buna kar­şılık, bel kemiklerinin kırılması sinir sis­temini etkilemeyebilir. Ancak sinir do­kusu zarar görürse iyileşmesi söz konu­su olamaz ve bir omurilik yaralanmasın­dan sonra, ne kadar iyileşemeyecek arı­zanın oluştuğunu hemen söylemek müm­kün değildir. İlk birkaç gün içinde, iyi­leşme başlar ve bu olay aylar sürebilir. Selim ve habis tümörler, omuriliğin hem içinde, hem de çevresinde oluşabi­lir ve bunların çoğu cerrahî müdahaleyle çıkartılabilir. Omuriliğin en sık görülen hastalığı, mültipl skleroz’dur.

  • Okaliptüs Yağı

    Okaliptüs Yağı

    OKALİPTÜS. Okaliptüs ağacından elde edilen bir yağdır. Öksürük, soğuk algın­lığı vakalarında dıştan vücuda sürülmek­te ya da buharları solunulmaktaysa da, iyileştirici etkilerinden şüphe edilmekte­dir.

    Okaliptüs Yağı

    Okaliptüs yağı, diğer bitkisel yağlarda olduğu gibi okaliptüs ağacının yaprağının distile edilmesiyle ortaya çıkar ve ciddi bir şifa kaynağıdır.

    Faydaları

    Harika bir antiseptik olan okaliptüs yağı, deriye sürmek suretiyle kullanıldığında birçok cilt sorununun önüne geçer. Her türlü solunum yolları rahatsızlığında etkili bir çözüm yoludur. Astım, bronşit, alt ve üst solunum yolları enfeksiyonu hastalıklarıyla mücadelede isterseniz ana mücadele ilacı olarak; isterseniz de tıbbi ilaçlara destek olarak kullanmanız mümkündür. Solunum yolları sorununa paralel olarak öksürüğe de iyi gelir.

    okoliptus yağıSindirim sistemi sorunlarının çözümüne yardımcı olur. Dolayısıyla kabızlık sorununu da giderir. Romatizmal hastalıklarla mücadelede etkilidir. Diş eti rahatsızlıkları başta olmak üzere ağız içi sorunlarını çözer. Anti bakteriyel özelliği sayesinde vücuda giren veya girmeye çalışan mikropları öldürür. Kas gevşetici özelliği sayesinde de çeşitli ağrı ve sızıların önüne geçer.  Okaliptüs yağının halk arasında bilinen en önemli faydası, sinüzit ağrılarına iyi gelmesi ve sinüsleri açmasıdır.

    Sinüzit Tedavisinde Okaliptüs Yağının Kullanım Şekli

    Peki, en fazla kullanıldığı alan olan sinüzit tedavisinde okaliptüs yağı nasıl kullanılır? 1 litre kadar kaynamış suyun içerisine 5 ila 6 damla kadar okaliptüs yağı damlatılır. Kap uygun bir yere konulup üzerine eğilinir. Başın üzerine bir örtü örtülerek buharın dışarıya çıkması önlenir ve buhar içe çekilir. Böylece güçlü okaliptüs yağı burundan girerek sinüsleri açar. Bu yöntem, bir gün arayla birkaç seans uygulandığında kalıcı çözümler sunacaktır.

  • NÜFUS

    NÜFUS. Dünya nüfusu, geçmiş yıllarda görülmeyen bir hızla artmakta ve her geçen yıl bu artış hızı biraz daha faz­lalaşmaktadır. Bu durumun birkaç önem­li sonucu vardır:
    1. Bilimin ilerlemesiyle sağlanabilecek olan daha iyi sağlık, beslenme koşulları ve daha yüksek yaşam standartı, bu ar­tış yüzünden sağlanamamaktadır.
    2. Nüfus artışı, savaşların başlıca neden-lerindendir. Örneğin, Çin-Japon savaşı­nın asıl nedeni, çok kalabalıklaşmış olan Japon adalarında oturamayanların bir çeşit tepkisiydi).
    3. Julian Huxley’in sözleriyle, “İnsan, nesnesel gereksinmelerinden öteye, gü­zelliğe, dinlenmeye, eğlenmeye gereksi­nim duyar. Aşırı fazlalıkta bir nüfus, bunların tümünü silip süpürmektedir Çok hızlı nüfus artışı sonucu oluşan bü­yük kentlerde, ilkel yaşam amaçları dahi gözetilememektedir. Dünyanın daha az kalabalık bölgeleri de gittikçe artmakta­dır. Ormanlar kesilmekte, dağlar, hidro^ elektrik projelerinden doğan nedenlerle yıkılmakta, geniş doğa güzelliklerinin gö­rülebileceği yerlere turist kampları ku­rulmakta, tarlalar, geniş araziler, yol, uçak alanı yapımı için yontulmaktadır”. Bir buçuk yüzyıl önce, Thomas Mal-thus adlı bir din adamı, nüfus artışının daima var olan yiyecek kaynaklarının üstünde olduğuna işaret etmiş ve bu gi­dişle, gelecekte yaygın fakirlik ve açlığın belirmesinin kaçınılmazlığını anlatmaya çalışmıştı. Daha bilimsel bir deyimle, nü­fus, geometrik bir ilerlemeyle artarken, besin kaynaklarının artışı, aritmetik bir programlamaya dayanmaktadır. Ondoku-zuncu yüzyıl sonuyla, yirminci yüzyılın başında, bu özelliğin yan doğru olduğu gösterilmişti; çünkü o devirde, yiyecek üretimi, aritmetik programlamadan faz­la bir hızla artmaktaydı. Günümüzdeyse, bu artış hızının bir sının olduğu ve Mal-thus’un aslında gerçeği söylediği anlaşıl­mıştır. Dünya yüzündeki nüfus, başlan­gıçta çok yavaş artmış, günümüzdeyse bu fazlalaşma, “patlayıcı” sıfatıyla anla­tılmaya başlanmıştır. Her büyük nüfus artışı, bellibaşlı yeni bir buluşu izlemiş­tir. Avcılıktan tarımsal ekonomiye geç­meden önce, M.Ö. 6000 yıllarında, dün­ya nüfusu 22 milyon kadardı. Her tek­nolojik devrimi —ilk kentlerin kurulma­sı, insanın su ve rüzgârdan işgücü yönün­den yararlanabilmesi, büyük Endüstri Devrimi ve günümüzdeki tıp teknikleri­nin ilerlemesi— yeni bir nüfus patlaması izlemiştir. Shakespeare çağında 500 mil­yon olan dünya nüfusu, ondokuzuncu yüzyıl ortasında 1 milyar, 1920 yılların-daysa 2 milyarı bulmuştur. Diğer bir deyimle, 1650-1920 arası, dünya nüfusu iki kere iki misline çıkmıştır. İlk iki misli artış iki yüzyıl sürmüş, ikincisiyse bir yüzyıldan kısa bir sürede gerçekleş­miştir. İlkel toplumlarda ortalama yaşam süresi 30 yıl kadardır ve 1880 yılların­da, A.B.D.’nin oldukça uygar olan Mas-sachusetts eyaletinde, ortalama yaşam uzunluğu 40 yıldı. Günümüzde, teknikte ilerlemiş tüm toplumlarda, bu süre 70 yıldır. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen kısa süre içinde, Seylan’da mo­dern tıp ve sosyal yardımın yerleşmesi, özellikle sıtmanın ilaçla tedavisi ve D.D. T.’nin kullanılması sonucu, ölüm oranı yarıya inmiştir. Buna karşılık, doğum oranı değişmemiş olduğundan, nüfusun her 25 yılda bir, iki mislinden fazla ar­tacağı hesaplanmaktadır. Ölüm oranla­rının azaldığı, Hindistan, Malaya, Tay­land gibi ülkelerde de aynı durum söz konusudur.
    En kalabalık ailelere, dünyanın en fa­kir ve ilkel bölgelerinde rastlanmaktadır. Avrupalı bir ailenin ortalama çocuk sa­yısı 2-3 iken, bu sayı Asya’da 6-8 ol­maktadır. Teknikte ilerlemiş ülkelerde görülen çocuk sayısındaki azalmanın ne­denleri, endüstrileşme ve okur yazar kit­lesinin artışıdır. Tarım ülkelerinde, faz­la çocuk sayısının cahillikle ilişkisi ol­makla beraber, bu çocukların ekonomik yaşamda önemli faktör sayılmalarının, çok ufak yaşlardan itibaren toprakta ça­lıştırıldıklarının da bir gerçek olduğu mu­hakkaktır. Buna karşılık, endüstri ülkele­rinde, çocuklar 15 yaşına gelmeden işe yaramamakta, tersine ailede ekonomik zorluk kaynağı olmakta ve bundan ötü­rü aileler de ufalmaktadır. Endüstrileş­menin, buna rağmen, yakın gelecekte nüfus artışını önemli bir şekilde etkile­mesi beklenemez. Bugünkü artış hızına göre, iki yüzyıldan kısa bir zaman sonra, Seylan’ın nüfusunda günümüzdekinden 64 misli fazla bir artış olacaktır.
    Bugünkü nüfus artışının temel nedeni, doğum kontrolü uygulamaksızın, ölüm­lerin kontrol altına alınmış olmasıdır. Bundan ötürü, doğum kontrolü uygulan­masının gerekli olduğu ileri sürülmekte­dir.

  • NÖROM

    NÖROM (veya NÖRİNOM). Bir sinir tü­mörüdür. Sinirlerin boyunca ve sinir kök­lerinde beliren tümör hücrelerinin gerçek kaynaklarına ilişkin fikir ayrılıkları var­dır. Bu çeşit tümörler, sinir liflerinden de­ğil de, sinirleri çevreleyen bağdokusundan oluştukları halde, sinir dokusuyla ilgili ad­lar almaktadır: Nörom, nörinom, nörofib-rom, nörilemmom, Schvrannom gibi. Bazı nörom’lar tek olarak belirir, bazen de vü­cudun tümünde nörom’lar bulunur ve deride, bunlara eşlik eden kahverengi geniş lekelere rastlanır. Bu son durum, von Recklinghausen hastalığı adını alır. Genellikle bu çeşit tümörler belirtisiz oluşur, fakat kafatası içinde, işitme siniri üstünde büyüdükleri zaman hem sağır­lığa yol açarlar, hem de beyin sapma yap­tıkları basınç etkisiyle hastada ağır has­talık belirtilerine neden olurlar.

  • NÖRALJİ

    NÖRALJİ. Bir sinir boyunca duyulan ağrıdır. Genellikle hiçbir şekilsel ano­mali görülmez; fakat bazen bir sinir ya da gangliyon’da hafif iltihap belirtileri veya önceden ortaya çıkmış bir zona nö­beti vardır. Nebralji deyimi, anlama tam olarak uygun değildir. Ancak, “trigemi-nus nevraljisi” deyiminde doğru kulla­nılmaktadır. Bu hastalığın iyi tanımla­nabilen bir seyri vardır. Bu durumun ne­deni bilinmez. Genellikle 50 yaşlarından sonra ortaya çıkar.
    Trigeminus nevraljisinin belirtileri: Yüzün duyu siniri olan trigeminus sini­rinin bir dalı boyunca, yüzün bir yanın­da şiddetli ağrı nöbetleri, belirir. Bu si­nirin birinci dalı göze, alına ve başın ön bölümüne gelir. İkinci dal, yanak, üst çene, üçüncü dal ise, yüzün alt bölümü ve alt çeneyi sinirlendirir. Ağrı, bir da­kikadan kısa süren spazmlar halinde ge­lir ve bu spazm sırasında, hasta, yüzünü buruşturur, genellikle çığlık atar ve ağ­rılı yüz bölümünü eliyle örtmeye yöne­len bir hareket yapmakla beraber, ağrı­nın şiddeti, yüzünü ellemesine engel olur. Ağrıyı uyaran etkenler çeşitlidir: Soğuk hava akımı, sümkürmek, yemek yemek, yüzü yıkamak gibi. Bazen, yüzün etki­lenen yarısının renk bozukluğu ve tıraş­sız olmasından, hastalık kolayca tanınır. Hastalık ilerledikçe, ağrı, trigeminus si­nirinin bir dalından diğerine yayılır. Baş­langıçta, ağrı, belirsiz aralıklarla belirir ve aylar süren iyilik dönemleri vardır. Hastalığın ilerlemesiyle, ağrılar arasın­daki devreler azalır. Bir ağrı nöbeti sı­rasında yüzde beliren ıstırap ifadesi ne­deniyle hastalığa, “tic douloureux” (ağ­rılı tik” adı da verilmiştir. Tedavi: Phenytoin sodium (fenitoin sodium: Epanutin) ya da carbamazepine (Karbamazepin: Tegretol) oldukça yarar­lı ilaçlardır, fakat özellikle yaşlıların car­bamazepine dozunu iyi ayarlamalarına dikkat edilmesi gerekir, çünkü aşırı mik­tarlarda, bulantı, kusma ve deri dökün­tüsü belirebilir. İlaç tedavisine cevap ver­meyen vakalarda, ameliyatla sinirin ka­fatası içindeki kökü kesilebilir (hastala­rın çoğu bu ameliyata rahat dayanabil­mektedir) veya sinire alkol zerk edilir. Bu son işlem oldukça etkilidir, fakat uzun vadede, ameliyat kadar başarılı ol­duğu iddia edilemez.

  • Nikotin

    NİKOTİN. Sinir uyarılarının iletimini etkileyen bir alkaloiddir.

    Nikotin, dünyadaki en yaygın suistimal edilen 3 maddeden biridir. En fazla tütün yapraklarından çıkarılan, renksiz, açıkta kaldığında havadan oksijen alarak koyu bir renk alan,bitki hastalıklarıyla mücâdelede bitkileri saran dış asalakları öldürmek için de kullanılan, 247 C’de kaynayan ve 1.033 yoğunluğunda çok zehirli bir alkaloit (C10H14N2). Organik kimyâda üç – (1 metil – 2-pirolidil)- piridin adıyla bilinen, piridin tipindeki alkoloitlerin en önemli üyesi. Nikotin ham nikotin ya da nikotin sülfat hâlinde, tütünden buhar destilasyonuyla ya da trikloretilen gibi bir çözücüyle ekstrakte edilerek elde edilir. Etil nikotinat ve bir – metil-pirrolidon kullanarak sentetik DL – nikotin elde edilir.

    Amerika’nın keşfinin akabinden Avrupa’ya ve bütün dünyaya yayılmıştır. Başta bahçelerde estetik amaçli olarak ve tıbbi amaçlarla kullanılırken 1800’lerden sonra büyük halk kesimleri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.

    Nikotinia ailesi bitkilerinin yapraklarından elde edilir. Sigara şeklinde tüttürülerek ya da ince kıyılmış tütünü emerek nikotin kullanılır. Normal bir sigara yirmi mg. nikotin bulundurmasına rağmen yanarak içildiğinden 1-1.5 mg. nikotin alınır.

    Tütün ve ürünleri dünya sağlığınının 1 numaralı tehlikesidir. Her yıl yalnızca ABD’de üç yüz elli bin kişi ölmekte, yirmi iki milyar dolarlık sağlık harcamasına, kırk üç milyar dolarlık işgücü kaybına neden olmaktadır. Sigaradan ölenler aşağıdaki sebeplerden ölenlerin toplamından çoktur: AIDS, kokain, eroin, alkol, yangın, trafik kazası, cinayet ve intihar.

    Nikotin’in MSS (merkezi sinir sistemi) ve çevresel sinir sisteminde eşit derecede uyarıcı ve depresan etkileri bulunmaktadır. Nikotin alındıktan sonra , öfori, uyanıklık, hafıza ve dikkatin artması ve sıkıntıdan kurtulma gibi etkiler oluşur. Ama aynı zamanda nikotinin kendisi de gerginlik yaratmaktadır. Nikotinin etkilerine karşı tölerans gelişir ve ilk sigara kullanırken oluşan etkiler oluşmaz. En kuvvetli psikolojik bağımlılık yapan maddelerdendir ve bırakanların yüzde doksanı ilk altı ayda sigara kullanmaya başlarlar. Sigaranın iştah kesici etkisi vardır ve sigara kullananlar normal kilolaların 2-3 kilo altına düserler.

    Sigaraya bağlı yan etkiler:

    Genelde üst solunum yollarında kanserojen etki, damarları büzme etkisinden dolayı ise kalp dolaşım sisteminde problemler oluşturuyor. Yüksek tansiyon, kalp krizi riskinin 20 kat artması, kalp durması, koroner arter hastalığı, hamilelikte kullanımda erken doğum, düşük doğum ağırlığı, düşük oluşturduğu bilinmektedir. Ayrıca ağız, damak, gırtlak kanserlerinin %90’ından fazlası sigaraya bağlı olup, akciğer kanseri olanlarda birinci sıra sigara kullananlarındır.

  • NIEHAN HÜCRE TEDAVİSİ

    NIEHAN HÜCRE TEDAVİSİ. İsviçreli bir hekim ve biyoloji uzmanı Dr. Nie-han’m ortaya attığı bu tedavi yöntemin­deki temel inanç, vücudun yeterli çalış­mayan bir organının, genç ya da terci-han henüz doğmamış bir hayvanın aynı organından alman taze hücrelerin zerkiyle, yenilebileceğidir. İddiaya göre, ye­ni, sağlam hücreler, ergeç vücudun has­talıklı bölümüne erişmektedir. Bu yön­temin uygulanmasında, mezbahada öldü­rülen gebe hayvanın henüz doğmamış yavrusundan gerekli bölümler alınmakta ve mümkün olan hızla hastanın bulun­duğu yere getirilmekte, bir elekten ge­çirilerek normal bir tuz eriyiğinde süs­pansiyonları hazırlanmakta ve bu halde hastaya zerk edilmektedir.
    Birçok ünlü kişinin bu yöntemden ya­rarlandığı iddialarına rağmen, genellikle tıp çevrelerince kabul edilmeyen ve teh­likeli olabileceği dahi söylenen bir yön­temdir.

  • Nezle

    Nezle

    NEZLE (Koriza; akut rinit, akut koriza). Üst solunum yollarının bir enfeksiyonu­dur. Nezle, virüslerin sebep olduğu bir hastalıktır. Burunda, sinüste görülür, bazen boğaza ve broşlara kadar yayılır. Nezleye çeşitli virüsler sebep olabilir. Nezle olan her insan, öksürüp aksırdığı zaman bulaşıcı damlacıklar sıçratır. Bu damlacıklar başka insanların nezleye yakalanmasına sebep olur. Bu virüsü alan bir insanın burnu 18-48 saat sonra iyice etkilenir, sinüsleri şişer ve burnundan aktığını gördüğümüz sümüksü maddeyi üretir.

    Burnunun arka tarafında ve ağız dibinde bademcikler bu virüslere bulaşır. Bu organlar alyuvar ve antikor üreterek nezle virüsü ile mücadele ederler. Bu mücadele yetersiz olursa nezle boğaza hatta broşlara iner. Çok medeni insanlar olan Japonlar, nezle oldukları zaman burnun virüsünü başkalarına bulaştırmamak için burunlarına ve ağızlarına maske takar, iş yerinde ve sokakta öyle dolaşırlar.

    Saman nezlesi veya bahar nezlesi, çiçek tozlarına karşı alerjiden ileri gelir. Mayıs ayında veya sonbahar başında ortaya çıkar, ateş yapmaz. Çiçek tozlarının bol olduğu sürece devam eder. Hastanın burnunda karıncalanma olur, aksırık başlar, burun su gibi akar.Nezle bütün evcil hayvanlarda görülür. Kedide müzmin nezlenin sebebi çok defa veremdir. Kümes hayvanlarında görülen nezle çok bulaşıcı, sığırlarda görülen kangrenli nezle az bulaşıcıdır.

    Nedeni: Etken virüsler, influenza, pa­ra influenza, adenovirüsler, rinovirüsler ve diğer birçok virüstür.

    Belirtileri: Hafif bir vakada, hap­şırma, başta sulu olup, sonra koyulaşan burun akıntısı, belki de hafif bir öksü­rüktür. Daha ağırlarında, hafif ateş, tit­reme, üşüme, kötü bir baş ağrısı da gö­rülür. Burun akar ve boğaz ağrır. Ha­fif bir konjunktivit de olduğundan, göz­ler sulanıp kızarır. Dudaklarda çıbanlar ya da uçuk belirebilir. Şiddetli olmayan vakalar, üç günle bir hafta arasında iyi­leşir, fakat genellikle, burun sinüslerini, orta kulağı, bronşlar ya da akciğerleri etkileyen ikincil enfeksiyonlar da beli­rir. Bu tür enfeksiyonların etken orga­nizmaları, stafilokok, streptokok, H. in­fluenza ve pnömokoklar olup, trakeit, bronşit, akut sinüzit, kulak ağrısıyla bir­likte orta kulak iltihabı ve çok seyrek olarak da bronkopnömoniye yol açarlar.

    Tedavi: Nezlenin özel tedavisi yok­tur. Aspirin ve benzeri ilaçlar, ateşi dü­şürüp, baş ağrısını hafifletir. Suda eri­tilmiş iki aspirinden elde edilen eriyikle hem gargara yapılabilir, hem de saatte bir bu eriyikten 3-4 yudum içilebilir. Limon suyu ile birlikte ya da sade alı­nan bir miktar viskinin rahatlatıcı etki­sinin varlığı bir gerçektir. Mentollü (na­neli) veya okaliptüslü buharların solun­ması da yararlıdır. Efedrinli burun damlaları, burnu açmaya yarar. Sorunlara yol açmayan nezlelerde, antibiyotikler işe yaramaz, fakat ikincil bakteri enfek­siyonu belirtilerinin varlığında, alınmaları gereklidir. Kronik bronşit vakaların­da, enfeksiyonun yayılmasını antibiyotik­ler önleyebilir (Örneğin, ampisilin, tetrasiklin).

    Nezleli kişi, enfeksiyonu bulaş­tırmamak için, iki gün odasından dışarı çıkmamalıdır. Buna rağmen, insanların çoğu, “nezleyle mücadele“de inat edip, işlerine devam etmekte ve böylelikle nez­leyi yaymaktadır. Ağızdan alınan bakte­ri aşilarının etkili oldukları şüphelidir, fakat bazı influenza virüslerine ve adenovirüslere karşı aşılanmak, yararlı ola­bilir. Ama, genellikle, bağışıklık çok kısa süreli ve nezle etkeni olabilen virüsler de çok çeşitli olduklarından, aşıdan ya­rarlanabilmek şansa bağlıdır.

  • NEVROZ

    NEVROZ. Akıl hastalıkları, iki büyük grupta incelenebilir: a) Akıl hastalığı belirtileri veren organik hastalıklar, b) Sosyal uyum ve özellikle kişilerarası ilişkilerin bozukluğundan ötürü ortaya çıkan belirtiler.
    Nevrozlar, (b) grubuna dahildir, (a) gru­bunun ilaçla tedavisi gerekir; (b) grubun­da ise, gerçek iyileşmeyi, uzun süreli psikanaliz tedavisi ve bazen de buna yardımcı olabilecek, kısa etkili ilaçlar sağlayabilir.
    Nevrozlar, kişide var olan elverişli ka­lıtsal faktörlere, kişinin erken yaşam dö­nemlerinde yanlış olarak öğrendiği, top­luma uyum bozukluğunun eklenmesiyle ortaya çıkar. Belirli bir ailede birden fazla nevroz vakasının bulunması, kalıt­sal olmaktan fazla, o yöndeki bilinçaltı aile eğitiminden ötürüdür. Örneğin, ob-sesyon nevrozlarına belirli ailelerde daha sık rastlanmasının nedeni, bu alışkanlı­ğın çok kolay edinilebilmesidir. Nevro­za yol açabileceği varsayılan bazı faktör­ler şöyle özetlenebilir:
    1. Freud’un kuramına göre (bkz. Psi­kanaliz), asıl neden, ilkel dürtülerin, da­ha gelişmiş, toplumca verilmiş dürtüler-ce kontrol edilememesidir. Örneğin, yaş­lıca, evlenmemiş bir kadının hissettiği, yatağının altında adamların saklanmış olduğu t korkusu, kadının bu yöndeki is­teklerinin gereken şekilde bastırılamama-sından doğmaktadır.
    2. Alfred Adler ve Freud kuramlarına göre, nevrozların temelinde, kişinin gü­cünü kanıtlamak isteğiyle, bunu gerçek-leştirememek endişesi yatmaktadır. Bu açıklamaya göre, nevrotik bir insan, aşa­ğılık kompleksinin doğurduğu endişeyle, bu duygusunu gizlemeye çalışan, ya da bu durumun ortaya çıkardığı güçlükler­den “hastalık taklidiyle” sıyrılmaya yel­tenen kişidir.
    3. Daha yeni inanışlara göre, nevrozlar­da, kişilerarası ilişkilerin bozukluğu önemli bir rol oynamaktadır. Basit ola­rak nevroz; kişilerarası ilişkilere karşı, yanlış bir tutumdur.
    Nevrozlar, şu sınıflara ayrılabilir:
    1. Endişe halleri: Burada, belirli bir ne­den olmaksızın, genel bir endişe hali gö­rülür. Bundan ötürü de, korkuya ilişkin organik belirtiler (çarpıntı, soluk kesik­liği, terleme gibi) ortaya çıkar. Kişi, de-lireceğinden korkar, elleri ve vücudun­da titremeler, fobi denen mantıksız kor­kular (kapalı yerlerde klaustrofobi, açık yerlerde agorafobi, hayvanlardan, yük­sek yerlerden, yollarda karşıdan karşıya geçmekten korku, vb. gibi) belirir.
    2. Konversiyon isterisi: Başlıca belirti, organik temeli olmaksızın, hastada organik bozuklukların (körlük, sağırlık, yazı yazamamak vb.) bulunmasıdır. Günü­müzde, kişilerin bu yönden daha fazla aydınlatılmış olmasından ötürü, bu çeşit nevroza, geçmiş yıllarda olduğundan da­ha az rastlanır.
    3. Obsesyon durumları: Hastada, genel­likle mantıksız birtakım hareketler yap­mak ya da bir düşünce sistemine uymak zorunluğu belirir. Örneğin, yolda yürür­ken, hasta, elektrik direklerini ellemek zorunluğunu duyar, sihirli özelliği oldu­ğuna inandığından, belirli bir sayıya ka­dar saymak zorunluluğundadır. Burada­ki asıl inanç, “şunu yaparsam …… ola­bilirdir. Beklenen ikinci olay, iyi ya da kötüdür.
    4. Kişilik bozuklukları: Burada, hasta­nın, kendini ve çevresini tedirgin edecek şekilde, kişilerarası ilişki bozukluğu var­dır. “Kötü talihinden ötürü” daima yan­lış bir evlilik yapan kadın, gerçekte bu tür bir nevrotiktir.
    5. Psikosomatik hastalıklar: Burada, ki­şideki gerginlik hali, sonunda ciddi ve bazen de öldürücü organik hastalıklara (örneğin, duodenum ülseri) yol açar. Tedavi: Nevroz ve psikonevrozlarda seçilecek tedavi, psikoterapidir. Hasta, böylelikle, kendini ve sorunlarım, yeni bir görüşle, baştan inceleyebilecektir. Ayrıca, kişilerarası ilişki yönünden de, hastanın sorunlarını ele alması gerekir. Gerçekten, herkes, çeşitli derecelerde, nevrotiktir ve tıpta, yalnız daha pratik olduğundan, ancak çevresini tedirgin edene nevrotik sıfatı verilir. Bundan ötü­rü, genellikle toplumca kabul edildiğin­den, dikkati çekmeyen ciddi bir nevro­tik, yanlış olarak, bu şekilde tanımlan­mayabilir. Örneğin, devamlı temizlikle il­gilenen bir ev kadınının davranışı nev­rotik olmakla beraber, çevresini rahatsız etmediğinden, “nevrotik” diye adlandırıl­maz. Bu vakalara iyi gelebilecek, “si­nirleri kuvvetlendiren” ilaçlar yoktur. Ayrıca, bu tür kişilerin, tatil yapması, dinlenmesi de durumu kesin olarak dü­zeltici değildir, çünkü rahatsız eden iş ve çevreden uzaklaştığı zaman kendini iyi hisseden nevrotik bir kişinin belir­tileri, eski çevresine döndüğünde, yeni­den ortaya çıkacaktır. Yatıştırıcı ve sa­kinleştirici ilaçlar, belirtileri bir derece­ye kadar etkiler, fakat asıl durumu dü­zeltemez.

  • NEVRİT

    NEVRİT. Bir sinirin iltihabıdır. Bazen, nörit ve genellikle polinevrit diye adlandırılan durumun gerçek adının polinev-ropati olması gerekir, çünkü burada il­tihap söz konusu değildir; kuvvetsizlik, reflekslerin kaybı ve duyuların değişme­sine neden olabilecek şekilde sinirlerin durumunda bir değişiklik başgöstermiştir.
    Nedeni: Çeşitli nedenler sayılabilir: Difteri, şekerli diyabet, böcek zehirle-riyle, cıva, kurşun, arsenik, alkol ve izo-niazid’le (bir verem ilacı) zehirlenme, vitamin eksikliği (özellikle, B kompleks vitaminleri) bu nedenlerdendir. Akciğer kanseri de polievropati’ye neden olabilir.
    Belirtileri: El, bacak ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, baldırda kramplar, bunları izleyen kuvvetsizlik, özellikle yürürken hareketlerin kabalaş­ması, bacak ve el kaslarının erimesi gö­rülür. Difteri’de, kol ve bacaktaki anor­mallikleri hissetmeden önce, hasta, çift görmeden ve yutma güçlüğünden şikâyet eder.
    Tedavi: Neden olan durumun teda­visiyle birlikte, özellikle B kompleks vi­taminlerinden zengin bir beslenme gerek­lidir. Çok önemli olan bir özellik de, hasta kasların gerginliğinin önlenmesi ve eklemlerin, pasif olarak hareket ettirilip, sertleşmesine engel olunmasının gerekli olduğudur.

  • Nefrit

    NEFRİT, Böbrek İltihabı anlamına gelir.

    Böbreğin en önemli görevlerinden biri de idrar üretmektir. Her iki böbrekte idrar üretimini sağlayan yaklaşık iki milyon küçük ünite mevcuttur.. Bir nefron temel olarak iki bölümden meydana gelir..

    1. Böbreğe gelen kanın süzüldüğü filtre (glomerül)
    2. Süzülen kanın idrara dönüştüğü uzun, yer yer kıvrımlı borular
    (tübül)

    Böbreğin iltihabi hastalıkları nefrit olarak adlandırılır. Nefrit sebepleri 2’ye ayrılır:

    1. Mikrobik olmayan nefritler: Böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları ikiye ayrılır.

    – Glomerülonefrit
    – Tübüler nefrit

    2. Mikrobik nefritler : Piyelonefritin diğer bir adı da üst idrar yolu enfeksiyonudur.

    Glomerülonefrit: Nefronda ağırlıklı olarak glomerülde iltihap olur. Türkiye’de kronik böbrek yetmezliğinin 1. sebebi glomerülonefrittir. Septom ve bulgular glomerülonefritin türüne göre değişir. Hastanın muayene edilmesi, kanda üre ve kreatinin bakılması ve idrar incelemesiyle glomerülonefrit teşhisini koymak çoğunlukla gayet kolaydır.

    Muayenede glomülonefrit bulguları Glomerül el, ayak ve göz kapaklarında şişme, idrar renginde koyulaşma ( idrar çay rengini alabilir ) ve yüksek tansiyondur. İdrar incelemesinde kanama ( hematüri ) ve protein kaybı (proteinüri) glomerülonefrit lehine bulgulardır. Glomerülonefrit tanısında asıl zorluk glomerülonefrite yol açan hastalığın saptanmasıdır. Glomerülonefrite yol açan neden genellikle saptanamaz. Glomerülonefritin tipini anlamak için böbrek biyopsisi yapılmalıdır, yani böbrekten mikroskopik inceleme için parça alınmalıdır. Birçok hastanın böbrek biyopsisi denince aklına kanser gelmektedir ancak böbrek biyopsisinin amacı kanser aramak değil glomerülonefritin tipini anlamaktır.

    Glomerülonefritler ne tür sorunlara yol açar?

    Pratikte glomerülonefritler beş biçimde karşımıza çıkar. Hastanın hiçbir rahatsızlığı olmayabileceği gibi ileri böbrek yetmezliği de olabilir.

    1. İdrar incelemesinde anormallikler: Hastada hiçbir belirti ve bulgu yoktur. Başka bir sebeple hekime giden hastaya yapılan idrar incelemesinde kanama ya da protein kaybı saptanır.

    2. Nefrotik sendrom: İdrarla günde 3 – 3.5 gramdan fazla protein kaybı söz konusudur. Hastanın el, ayak, yüz ve diğer bölgelerinde üzerine basınca iz bırakan şişlikler vardır. Ayrıca kanda albümin seviyesi düşer, kolesterol düzeyi artar.

    3. Ani başlayan glomerülonefrit:
    Bu hastalarda ön plandaki sorunlar idrarda kanama, yüksek tansiyon ve vücutta sıvı birikmesidir. Çocuklarda streptokok infeksiyonlarını takiben gelişen nefritlerin çoğu bu gruba girer.

    4. Kronik (müzmin, uzun süreli) glomerülonefrit:
    Bu hastalarda idrarla kanama, protein kaybı, yüksek tansiyon ve şişlik vardır, hastalık uzun sürelidir.

    5. Hızlı ilerleyen nefrit: Kısa sürede böbrek yetmezliği gelişir ve hasta diyaliz tedavisine ihtiyaç duyar.

    Nefritin Tedavisi
    Her kişide tedavi farklıdır. Böbrek biyopsisinin neticesi ve hastada var olan problemlere göre tedavi yapılır. Yalnızca çocuklarda, şayet nefrotik sendrom mevcutsa önce tedavi verilip, ardından icap ederse böbrek biyopsisi yapılabilir. Glomerülonefrit tedavisi kesinlikle uzman doktor, tercihen nefroloji uzmanı kontrolünde yapılmalıdır. Tedavide başarısızlık kalıcı böbrek yetmezliğine sebep olabilir ve hasta sürekli diyaliz tedavisine ihtiyaç duyabilir.