Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: admin

  • Doğum Kontrolü

    Doğum Kontrolü

    Doğum kontrolü çağımızın en mühim konularından biridir. Bunun sebebi halkımızın sosyoekonomik yapısın­dan kaynaklanır. Gelişmekte olan ülke­lerde nüfus artış hızının yüzde üç olması 25 senede nüfusun 2 katına çıkmasına, işsizlik, konut yetersizliği gibi sosyoe­konomik problemlerin büyümesine neden olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ise birçok sebeple eşler daha az veya daha uzun aralıklarla bebek sahibi olmayı seçmek­tedir. Bu problem pek çok tartışmaya sebep olmakla birlikte, Avrupa ülkelerin­de doğum kontrolünün yaygın olarak uygulanmakta olduğu söylenebilir. Kadınların ortalama evlenme yaşı doğurganlık süresi dikkate alındığında, her kadının ömür boyunca ortalama 7 çocuk doğurabileceği ortaya çıkar. İstatistiklere göre Avrupa ülkelerinde her kadın ortalama 2 çocuk do­ğurmaktadır.

    dogum-kontroluSEÇİMDEKİ ÖLÇÜTLER

    En iyi doğum kontrolü yönteminin be­lirli gereksinimlere yanıt vermesi ge­rekir. İstenmeyen gebeliğin gerçekleş­memesini sağlamalı, kullanmaktan vaz­geçildiğinde normal döllenme ve do­ğurganlık etkilenmemiş olmalı, kulla­nıldığı süre boyunca ve sonrasında tü­müyle zararsız olmalı, uygulanması ko­lay, ucuz olmalı, ahlaki ve toplumsal açıdan psişik ve fiziksel yan etkileri bulunmamalıdır. Günümüzde uygula­nan doğum kontrol yöntemlerinin hiç­birinin bu gereksinimlerin tümüne ya­nıt verdiği söylenemez. Bu yöntemleri tanımlamadan önce, Önemi kişiden ki­şiye değişen temel ölçütleri açıklama­ya çalışacağız.

    ETKİ

    Kadınların büyük bir bölümü doğum kontrol yöntemi seçiminde etkinin en önemli ölçüt olduğunu düşünür. İlk ba­kışta, etkinin en kolay belirlenen bir ölçüt olduğu sanıhrsa da, bir yöntemin etkisini belirleyen pek çok öğe vardır. Her şeyden önce, döllenme kapasitesi­nin bireyden bireye değiştiğini göz önünde tutmak gerekir. Buna ek ola­rak, çiftin doğum kontrolü uygulama nedeni hesaba katılmalıdır. Herhangi bir yöntemle doğum kontrolüne kesin­likle gerek duyan çiftler, eğitimlerim sürdürmek ya da aile huzurunu sağla­mak için doğumu ertelemeye çalışan çiftlerden daha iyi sonuçlar almaktadır. Son olarak, ahlaki etkenlerin de hatır­lanması gerekir; çiftin kültür düzeyi ve yöntemin uygulanma kolaylığı da etki­sini artırabilir. Bu değerlendirmelerin sonucunda, gebeliği önleyici bir yönte­min etkisi, istatistiklerde gösterildiği gibi, büyük topluluklarda ölçülebilir. Tek bir olgudan yola çıkarak genelle­me yapmak olanaklı değildir.

    ZARARSIZLIK

    Bir yöntemin geçerli olabilmesi için hem uygulandığı sırada, hem de yön­tem bırakıldıktan uzun süre sonra bile herhangi bir zararlı sonucu olmamalı­dır. Ayrıca, bırakıldıktan sonra doğur­ganlık üzerinde kesinlikle hiçbir etkisi­nin de olmaması gerekir. Gebelik önle­yici yöntemin kullanılmasına karar ve­rirken kadının doğurganlığında yaşla birlikte ortaya çıkacak değişiklikler de göz önünde tutulmalıdır. Kadınlar 25 yaşında, 35 yaşa göre yaklaşık iki kat daha doğurgandır; bu nedenle, doğum kontrolünün uzun süre uygulanması, is­tenildiğinde gebe kalma olasılığının azalmasına yol açabilir. Ayrıca, kazay­la bir gebelik gerçekleşirse, yöntemin dölüte kesinlikle zarar vermemesi de gerekir.

    KABUL EDİLEBİLİRLİK

    Oldukça değişken olabilen kişisel ko­şullara bağlı olduğundan, en zor değer­lendirilen ölçüttür. Uygulama kolaylığı Çok önemli bir unsurdur ve yöntemin etkisine de yansır. Yirmi akşam boyun­ca birer hap almak çok kolay görünse de, bu yöntemdeki başarısızlıkların bü­yük bir bölümünün nedeni unutkanlık­tır. Bazı yöntemler (örneğin, vücut sıcaklığı yöntemi) hekimle sıkı işbirliği gerektirir; bazıları ise (örneğin, spiral­ler) özellikle hekim tarafından uygu­lanmalıdır. Vücudun yöntemi kabul edip etmemesi ise kişiden kişiye deği­şir. Doğum kontrol hapına gösterilen değişik tepkileri ve sperma öldürücü kreme karşı alerjileri unutmamak gere­kir. Ahlaki ya da dini açıdan kabul edi­lebilirlik ise, gebelik önleyici yöntemin seçiminde göz önünde tutulması gere­ken önemli bir etkendir.
    Aşağıda en yaygın yöntemleri ince­leyerek, dayandıkları ilkeleri gösterme­ye ve elde edilen sonuçları değerlendir­meye çalışacağız. Ne var ki, bu bilgile­rin doğum kontrol yöntemi seçiminde rehber olamayacağını belirtmek gere­kir. Bu seçim bir hekimle birlikte, kişi­sel özellikler göz önünde tutularak yapılmalıdır.

    GERİ ÇEKME

    Kesin istatistik veriler bulunmasa da, eski çağlardan, beri uygulanmış ve gü­nümüzde en çok kullanılan yöntemdir. Erkeğin ersüyunu boşaltmadan önce kamışını dölyolundan geri çekerek dı­şarıya boşalmasına dayanır. Doğru uy­gulandığında yeterli sonuç verir. Başa­rısızlık oranı yüzde 17’dir. Başarısızlık erkeğin zamanında geri çekilememesinden ya da bazı spermlerin boşalmadan önce dışarı çıkarak yumurtaya ulaşma­sından kaynaklanır. Bu yöntem, doğum kontrolünde bütün sorumluluğu erkeğe bırakır; kadının erkeğe güveni tam ol­mayabilir. Bu durum, özellikle ilişkinin kesintiye uğramasından doğan tatmin­sizlik de varsa, ciddi gerilimlere neden olabilir.

    TAKVİM YÖNTEMİ

    Özellikle Avrupa’da, en yaygın yön­temlerden biridir. Katolik Kilisesi’nin kabul ettiği tek yöntemdir. Başlıcaları Ogino-Knaus yöntemi, vücut sıcaklığı­nın ölçülmesine dayanan yöntem ve bu ikisinin birlikte uygulanmasından olu­şan yöntemdir. Bu yöntemlerin tümün­de cinsel ilişki âdet çevriminin belirli günleriyle sınırlanır; bu günler kadının fizyolojik olarak kısır olduğu dönem­dir. Bir başka deyişle, bu yöntemlerin temelinde âdet çevriminde yalnızca be­lirli günlerde döllenmenin gerçekleşebileceği ilkesi yatar. Bu ilke, aşağıdaki verilere dayanır:
    • Her çevrimde yalnızca bir yumurta serbest kalır;
    • yumurta, yumurtalıktan dölyatağma geçtiği andan başlayarak 12-24 saat içinde döllenebilir;
    • dölyoluna giren spermler dölleme özelliklerini en fazla 3-5 gün koruyabi­lir.
    Bu verilerden yola çıkarak, yumurt­lama tarihi kesin olarak belirlenmelidir.
    En yaygm kullanılan yöntemler ay­lık çevrimin uzunluğunun istatistiklerle hesaplanmasına dayanan Ogino-Knaus yöntemi ile yumurtlama döneminde vü­cut sıcaklığının hafif ama net olarak artmasına dayanan yöntemdir. Ogino-Knaus yöntemi – Bu yöntemin uygulanması için âdet çevriminin birin­ci gününden başlayarak günler numara­lanır.

    Yöntemin etkili olabilmesi için, ay­lık çevrimin süresinin kesin olarak bi­linmesi gerekir. Bunun için 12 çevri­min izlenmesi yeterli olabilir. Çevrim­lerin uzunluğu 25-31 gün arasındaysa, olasılıklar şöyle hesaplanır:
    I) Çevrimin uzunluğu ne olursa ol­sun, yumurtlama bir sonraki âdetten 12-16 gün önce olur.
    II) Spermler dölyolunda en fazla 3 gün yaşadığından, döllenme âdetten önceki 19. günden 12. güne kadar ger­çekleşebilir.

    Bu hesabı birkaç örnekle açıklaya­lım. Âdet çevrimi 28 gün süren bir ka­dında çevrimin 10-17. günlerinde, çev­rimi 31 gün süren bir kadında ise 13-20. günlerde döllenme olabilir. Aylık çevrim değişken olduğundan, verimli günler kesin olarak hesaplanamaz. Bu durumda şu formül kullanılabilir: İlk döllenme günü=en kısa çevrimin süresi—18; son döllenme günü=en uzun çevrimin süresi-11. Bir örnek verilecek olursa, bir yıl boyunca en uzun çevrimi 31, en kısa çevrimi 25 gün olan bir ka­dında ilk döllenme günü çevrimin 7. günü (25-18=7), son döllenme günü ise 20. gün (31-11=20) olacaktır.
    Ogino-Knaus yönteminin, bir yıl boyunca çevrimlerin başlangıcını bilen bir jinekologun yardımı olmadan uygu­lanması çok zordur. Bu yöntemdeki ba­şarısızlıkların önemli bir bölümü hesap yanlışlarına bağlıdır. Vücut sıcaklığı yöntemi – Bu yöntem, yumurtlama döneminin en tipik özellik­lerinden birine, vücuttaki progesteron düzeyinin değişmesinden kaynaklanan hafif ama net ısı artışına dayanır. Isı değişimi çok az olduğundan, iyi sonuç almak için basit önlemler almak gere­kir. Her şeyden önce, vücut sıcaklığı her zaman aynı termometreyle ölçül­meli, ölçüm her gün aynı saatte yapıl­malıdır. Koltukaltından yapılan ölçüm kesin sonuç için yetersiz olduğundan, vücut sıcaklığı anüsten ya da dölyolun­dan ölçülmelidir.
    Ölçülen ısı hemen kareli bir defter sayfasına çizilebilen bir grafiğe kayde­dilir. Grafiğin üstünde soğuk algınlığı, diş ağrısı, yolculuk, uykusuz geceler gibi nedenlerle ortaya çıkan anormal ısı artışlarım işaretlemek gerekir.

    Tipik eğri şöyle tanımlanabilir. Âdetin sonundan 14. güne kadar anüs­ten ölçülen ısı 37°C’nin altında kalır, 12-14. günlerde görece düşer. Bunu iz­leyen iki-üç gün içinde ısı yavaş yavaş artar. Daha sonra çevrimin sonuna ka­dar 37,loC-37,2°Cde kalır ve âdetin başlamasından 1 gün önce 37°C’ye dü­şer.
    Sıcaklığın 37°C’nin üzerine çıkma­sı, yumurtlamanın gerçekleştiğini gös­terir. Isı yönteminde en iyi sonucun el­de edilmesi için cinsel1 ilişki, ısının be­lirlenmesinden ancak iki gün sonra ger­çekleşmelidir. Bazı kadınlarda ısı eğrisi kolay yorumlanamaz. Bazı durumlarda, ısı artışı çok yavaş olduğu için çevri­min ilerki günlerinde belirlenemez. Bu da cinsel ilişkiyi büyük ölçüde sınırlar. Isı artışının 3. gününden başlayarak ar­tış sürerse ve hep aynı zamanda olursa, cinsel ilişki mümkündür. Karma yöntem – Bu yöntemler kulla­nıldığında cinsel ilişki ancak âdetten önceki 10-12 günde, ısı artışının belir­gin olduğu dönemde mümkündür. Bu süre, artış belirgin olmadığında 7-8 gü­ne düşebilir. Çevrimin ilk yansında Ogino-Knaus, ikinci yarısında ısı yön­teminin kullanılması önerilir. Karma yöntem tek başına ısı yönteminden da­ha az, Ogino-Knaus’tan ise daha fazla etkilidir.

    Sonuç – Etki sorunu bir yana, takvim yöntemlerinin sakıncalarının olmaması ve cinsel ilişkiyi kesintiye uğratmama­ları açısından üstünlüğü vardır. Ama hem kadının, hem de erkeğin kesin de­netimini gerektirir. Ayrıca, en azından başlangıçta, bir uzman hekimin yardı­mıyla uygulanmalıdır; hekim çiftin, tehlikeli ve güvenli günlerini öğrenme­sinde yardımcı olur.

  • Okulöncesi Eğitim

    Okulöncesi eğitim kurumları, çocuğu zorunlu eğitime ve hiç de kolay bir şey olmayan “topluluk içinde yaşam”a hazırlar. Bu, anne babanın çocuğa karşı en anlayışlı olmaları gereken dönemdir. Okulöncesi eğitim çocuğun gelişimi için çok önemlidir ve aileden kaçınılmaz ayrılığı kolaylaştırma yolundaki ilk alıştırmadır.
    Çocuklar geleneksel olarak üç ya­şından sonra yuvaya verilir; ama takvim yaşı her zaman ruhsal yaşla aynı değil­dir. Çocuklar, içinde bulundukları bü­yüme evresine göre gözle görülür bir değişim yaşarlar. Her birinin yaşadığı çevre, deneyimleri ve kısacık yaşamla­rını değiştiren olaylar kendine özgüdür. Aile ve yuva çalışanları, ancak bu un­surları değerlendirerek çocuğun okula girmesi için en uygun zamanı belirleye­bilir. Yanıtlanması gereken soru; çocu­ğun o evrede sıkıntı çekmeden, ailesin­den değişik bir ortamda başka çocuklar­la birlikte bulunmanın üstünlüklerinden yararlanıp yararlanamayacağıdır. Sevgi­ye dayalı ilişkilerin ne düzeyde olduğu değerlendirilmelidir.

    okulAna baba, çocu­ğun kısa ayrılıklara nasıl tepki gösterdi­ğini genellikle önceden biliyordur. Ço­cuk bu olayı fazla huzursuzluk yaşama­dan ve gene ailesine kavuşacağına gü­venerek kabul etmişse, yanında olmadı­ğında bile ona eşlik eden iyi bir ftnne görüntüsünü içinde oluşturmuş ve bazı sorunları kendi başına aşabilecek düze­ye gelmiş demektir. Ayrılığa sıkıntıyla ve ağlayarak tepki veriyor, annesinden kopanlıyormuşçasma ona şartlıyorsa, aileden uzakta bir gün geçirecek kadar olgunlaşmadığı anlaşılmalıdır. Bu du­rumda çocuğun duygusal açıdan büyü­mesini ve ayrılığı gerilimsiz yaşamasını engelleyen unsurlar araştırılmalıdır.

    Anna Freud’a göre ise yuva yaşı ge­len çocuğun başka evrelerden geçmiş olması daha iyidir. Gene de bu evreler, daha önce belirtilen Öğeler kadar önem­li değildir. Yuvaya başlayacak çocuğun belirli bir fiziksel bağımsızlık aşaması­na ulaşmış olması arzu edilen bir du­rumdur; mümkün olduğunca kendi başına yemek yiyebilmesi, arada bir kaza­lar olabilse de idrar ve dışkısını tutabil­mesi çocuğun belirli bir bağımsızlık düzeyine ulaştığını gösterir. Aynca başka çocukları, çevresindeki sıradan nesneler gibi değil de, birlikte oynaya­bileceği, bir şeyleri yapıp bozabileceği arkadaşlar olarak görebilmesi önemli­dir; çünkü başkalarıyla birlikte daha çok ve daha eğlenceli şeyler yapabilir.

    Daha önce başka çocuklarla birlikte olmuşsa, doğal olarak bu toplumsallaşma evresi­ne ulaşmıştır. Tek çocuk olma duru­munda bu deneyim göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Tek çocuğun yu­vaya gidecek düzeyde olmadığını söyle­mek, onun yaşıtlarıyla karşılaşmasını ve toplumsal açıdan gelişmesini önleyerek durumunu çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramaz. Çocuk aynca bazı oyun ve etkinliklere katılmak için gereken oyuncaklarla nesneleri de kullanabilme­lidir. Herkes için geçerli olan bu koşul­ların yanında her çocuğun kişisel geç­mişi de ayrıca değerlendirilmelidir.

    Çocuk, ağır bir hastalık ya da başka bir nedenle anneden uzun süre ayrı kal­mışsa, güvenini pekiştirmek ve yoksun kaldığı şeylere doymasını sağlamak için ona biraz daha zaman tanımak yararlı olur. Kısa süre önce kardeşi olmuşsa, annesinin öbür çocukla ilgilenmek !için onu uzaklaştırdığı duygusuna kapılmaması için yuvaya verilişi ertelenmelidir. Tam o”dönemde evden uzaklaştırılırsa, annesinin yanındaki yerini yitirdiği duygusuna kapılabilir ve yeni konumu­nu kabullenmesi güçleşir. Bu gibi konu­larda karar verirken doğal, olarak en önemli etken, çocuğun karmaşık du­rumlar karşısındaki tepkisi konusunda annenin yaptığı gözlemlerdir.

    ÇOCUĞUN DUYGULARI

    Çocuk bu yeni deneyime uyum sağlaya­cak özellikleri ne kadar geliştirmiş gö­rünse de, yuvaya başlamak onun için güç ve acı verici olabilir. Her ayrılıktan sonra anneye kavuşacağı konusunda gü­ven kazanmış olsa bile, yeni durum on­da sütten kesildiği zamandakine benzer korkular uyandırabilir. Büyümek ve ya­şamı zenginleştirmek açısından gerekli olsa da, her ayrılığın bir bedeli vardır. Bu yüzden yuvaya başlayan çocuğun göstereceği ilk tepkilere hazırlıklı ol­mak gerekir. Çocuk mutsuz ve saldır­gan olabilir, bazı korkular geliştirebilir, parmak emmeye ya da altını ıslatmaya başlayabilir. Bütün bunlar onun hoşnut­suzluğunu göstermek üzere kullandığı yollardır, ama anlayış gösterilirse bu tür belirtiler kısa zamanda kaybolacaktır. Çocuk bu yeni deneyime ne kadar iyi hazırlanırsa uyum sağlaması o kadar kolay olacaktır. Çocuğun hazırlanma­sında sorularının sabır ve dikkatle yanıt­lanması çok önemlidir. Böylelikle çocuğun içinde bulunduğu güçlükler açığa çıkarılarak çözülür ve yeni ortam ve ki­şilere alışması sağlanır.

    ANNENİN DUYGULARI

    Anneler de ayrılık duygusunu çok yo­ğun yaşayıp bebekleri yanıbaşlannda olmadığında kendilerini “eksik” hisse­debilirler. Bu duruma hazırlıklı olmak gerekir. Bazen her tür ayrılığı reddede­rek annesine yapışan çocuk, bilinçsizce annesinin ondan ayrılmama gereksini­mine karşılık veriyor olabilir.

    Bu durumda, anneye bağlanmış bir çocuğun karşısında çocuğuna bağlan­mış bir anne vardır ve çocuğun büyü­mesi oldukça güçleşir. Çözüm, herke­sin ayrılığı bir kayıp gibi yaşadığının bilincinde olmak ve bu durumdaki bir annenin duygularını çocuğa yansıtmak yerine, onları kabullenmesini sağla­maktır.

  • Down Sendromu ve Tedavisi

    Günümüzde erken başlayan ve çok yönlü eğitim programlarıyla, birçok Down sendromlu çocuk, aileleri tarafından benimsenmiş, normal bir okulu bitirmiş ve toplum tarafından kabul edilip kazanılmışlardır. Bu sendromla ilgili bilgilerin doğru iletilmesi, anne babaların daha az sıkıntıyla yaşamasını sağlamaktadır.
    TEDAVİ OLANAKLARI

    Vücuttaki tüm hücrelerde değişiklik ol­duğundan, özel bir tedavi yöntemi yok­tur. Günümüzde gen mühendisliğinden ya da biyogenetikten sıkça söz edilmek­tedir; ne var ki, bu yöntemlerle oluşumu tamamlanmış bir canlıyı değiştirmek olanaksızdır. Kromozom kusuruna bağ­lı olarak ortaya çıkan değişikliklerin, kalp, sindirim kanalı ve gözdeki oluşum bozuklukları, dişlerdeki biçim bozuk­lukları ile işitme ve zekâ yetersizlikleri­nin tedavi edilmesi gerekir.

    downBu çocukların, özellikle zekâ gerili­ği fazla olanların ana babaları çocukla­rının iyileşmesi için her türlü özveriyi göstermeye hazırdır. Bu nedenle, para kazanmaktan başka amacı olmayan ve garip tedavi yöntemleri uygulayan bazı sahtekârların kurbanı olurlar.

    Bu çocuklara, başka çocuklarla aynı biçimde yaklaşmak, öte yandan, sorun­larıyla birlikte ele almak, daha etkili yardım programlarının geliştirilmesini sağlamıştır. Günümüzde sık sık erişkin Down sendromlular görülmektedir. Bu arada, ortaya çıkabilecek hastalıkların önlenmesine ve Var olanların tedavisine ilişkin yaklaşımlar kökünden değişmek­tedir.

    Down sendromlu bebeğin doğumu­nu izleyen dönemin anne baba için de ne kadar zor olduğunu gördük; bu du­rumla ilgili olarak erken dönemde bilgi­lenme, tüm önyargıların ortadan kaldı­rılması ve soruna yalnızca karamsar bir açıdan bakılmaması çocuğun daha iyi kabul edilmesini ve anne babanın bu dramatik tabloyu daha az sıkıntıyla ya­şamasını sağlar.

    Bu açıdan Down sendromlu çocuk­ları olan öteki anne babaların katkıları oldukça önemlidir; genellikle aynı soru­nu yaşayan kişilerle ilişki kurmak daha kolaydır. Batı’da Down sendromlu ço­cukların anne babalarının kurduğu der­nekler birçok büyük merkezde etkinlik göstermektedir ve giderek yayılmakta­dır. Dernek üyeleri kendi aralarında yardımlaşmakla kalmayıp, gerekli yer­lerde hekimlerin, psikologların, terapist­lerin ve eğitimcilerin dikkatini çekerek ve edindikleri bireysel deneyimleri ak­tararak sürekli gelişmekte olan eğitim programlarının daha da iyileş­mesine yardımcı olmaktadır.

    İlk yıllardaki programlar oyuna da­yanır; daha sonra çocuklan en uygun koşullarda ilkokula hazırlayabilmek için bir okulöncesi evresine geçilir. Kuşkusuz, ilkokul eğitiminin ilk dö­nemleri gerek çocuk ve anne babası, ge­rek öğretmenler için sorunlu olabilir. Genellikle sorunla karşılaşmaya yete­rince hazır olmayan ve etkinliklerinde desteklenmeyen öğretmenler büyük zor­luklar yaşamaktadır.

    Down sendromlu çocuğun ulaşabile­ceği zihinsel gelişme düzeyi çok değiş­kendir ve ilk yıllardan öngörülemez. Özellikle yeni eğitim programlarının uygulandığı ülkelerde iyi sonuçlar elde edilmektedir; bu ülkelerde yüksekokula giden, bağımsız olarak yaşayabilen, toplumsal açıdan tecrit edilmemiş ve bir işi olan Down sendromlular görülebilir.

    Bütün anne babalara çocuklarının bü düzeye gelebileceğini söylemek onları aldatmak olur, ama bu çocuklann ulaş­tığı sosyalleşme düzeyi, anne babanın çocuğuna duyduğu sevginin yanı sıra güven ve saygıyla ve rehabilitasyon programıyla doğrudan bağlantılıdır.

    DOWN SENDROMUNUN TEDAVİSİ

    Down sendromunun değerlendirilme­sinde çok açık davranmak gerekir: Bir yandan kromozomlara bağlı olduğun­dan en azından şimdilik tedavisinin mümkün olmadığını, cerrahi girişim ve ilaçlarla tedavi edilemeyeceğini kabul etmek, öte yandan bu çocuklann sağlık­lı gelişebilmeleri için var olan tüm teda­vi olanaklarından yararlanmak gerekir.

    Down sendromlu çocuğu hastalık­lardan korumak için mümkün olan her şey yapılmalıdır. Bu çocuklar çok du­yarlı olduğundan enfeksiyon ve solu­num sistemi hastalıklarından sonra du­rumları çok ağırlaşabilir. Özellikle ya­şamın ilk üç yılında daha belirgin ve hızlı bir gelişme gösteren sağlıklı ço­cuklarla karşılaştırılmamalıdırlar. Bu görüşler temelinde Down sendromlu çocuğun balam ve tedavisi beş ana baş­lıkta yoğunlaşır:

    Beslenme – Down sendromlu çocuk­larda aşırı kilo alma eğilimi vardır. Bu eğilim çocuğun hareket becerilerini önemli ölçüde engeller ve metabolizma bozukluklarının ortaya çıkmasını kolay­laştırır. Bu da ruhsal gelişiminin daha da kötüleşmesine neden olur. Dolayısıy­la gerek nitelik, gerek nicelik yönünden dengeli bir beslenme programı çok önemlidir.

    Fizik tedavi – Erken başlayan bir fi­zik tedavi ve rehabilitasyon programı bir yandan hareket özürünü, öte yandan zihinsel geriliği azaltmaya yönelik ol­malıdır. Bu amaçla erken eğitim yön­temleri ile birlikte sistemli bir fizik te­davi uygulanmalıdır.
    Doğumdan hemen sonra başlayan sistemli fizik tedavi hareket özürünü önemli ölçüde azaltabilir ve Down sendromlu çocuğun dış görünümünü düzeltebilir. Bu sonuca ulaşmak için ba­zı kolay ve etkili hareketler uygulanabi­lir: Dilini çıkardığında dokunmak, ağzı­nın çevresinde buz gezdirerek dudak kaslarını uyarmak ya da çocuğu bir ay­na karşısında oturtup mimik kaslarına masaj yapmak. Bu işlem sırasında çocu­ğun elleri kullanılmalı ve bir yandan onunla konuşulmalıdır.

    • Erken eğitim – Annenin çocukla özel bir duygusal bağı olması ve bebeğe da­ha fazla zaman ayırabilmesi, erken eği­timde anneye önemli bir rol yükler. An­ne bu eğitim sırasında, eğitimciler, tera­pistler, psikologlar, sosyal hizmet uz­manları gibi teknik personelden yardım görür. Böyle bir eğitim sonucunda bütün Down sendromlu çocukların zekâ geriliği düzeyinde azalma olduğu gö­rülmüştür. Bu eğitim programlan tek tek çocukların özel gereksinimlerine göre değiştirilebilir, uyarlanabilir, iyileştirilebilir. Bu programların tümü, ya­şamın ilk yıllarında, hatta doğumdan hemen sonra başlatılmalıdır.

    • Anaokullarına ve normal okullara yerleştirme – Down sendromlu çocuk normal bir anaokuluna yerleştirilirse genellikle çok iyi ilişkiler kurar ve ken­diliğinden yaşıtlarıyla kaynaşır. Böyle­ce yeni arkadaşlar edinir; toplu oyunla­ra katılmak yaratıcılığım uyarır. Artık Down sendromlu çocukların normal okullara verilmesinin önemini herkes kabul etmektedir; öte yandan, bu uygu­lama çeşitli sorunları da birlikte getirir. Yasalar bu konuda ne kadar ileri olursa olsun, yasaların uygun gördüğünün ger­çekleşmesi için uygun kişiler ve yapılar gereklidir. Dolayısıyla uygun ortam sağlandığında bu çocukların okula de­vam edebilmesi ve ruhsal travmalardan uzak kalması olanaklıdır.

    • Normal çocuklarla günlük ilişkiler-Down sendromlu çocuğun da öteki ço­cuklar gibi başkalarıyla oynamaya, ço­cukların dünyasına katılmaya gereksinimi vardır. Çocukların açık sözlü, dürüst olduklarım ve erişkinlerin “farklı” de­ğerlendirdiklerini doğal olarak kabul et­tiklerini, Down sendromlu çocuklarla da istekle oynadıklarını unutmamak ge­rekir. Açık sözlülükle ve doğal bir ta­vırla bu durumla ilgili sorular yönelttik­ten sonra, hiçbir şey yokmuş gibi dav­ranırlar. Genellikle başka çocuklar Down sendromlulara karşı koruyucu ve yardımcı bir tutum takınır.
    Bu günlük ilişki, günlük yaşamın başka bölümlerini de içine almalıdır: Süpermarkette küçük alışverişler, park­ta gezintiler ve hayvanat bahçesine zi­yaret gibi. Bunların tümü Down send­romlu çocuk için eğitici bir deneyim olacaktır.

  • Özürlü Çocuk

    Özürler gebelik denetimleri, hekim gözetimi altında doğum, evde meydana gelebilecek kazalara karşı önlem alma ve doğum sonrası patolojilere zamanında tıbbi tedavi uygulama yoluyla önlenebilir.

    Özürlülük olayının temelinde gebeliği sıkıntıya sokan etkenlerin yanı sıra ka­lıtsal mekanizmaların, doğumun normal gidişini engelleyen ve doğum sonrasın­da çocuk üzerinde etkili olan öğelerin yattığını gördük. Bu öğeler etkisiz kılınabilir mi? Sorunun yanıtı çoğu olgular için “evet” olacaktır. İşe gebelik süreci­ni, gebe kadınlarda görülen hastalıkları değerlendirmekle başlayalım.
    Gebelik zehirlenmeleri anne adayı­nın belirli aralıklarla kontrollere gitmesi ve söz konusu durum ortaya çıkağında erken tedaviyle büyük ölçüde önlenebi­lir. Birçok hastalıktan zamanında alına­cak önlemlerle kaçınılabilir. Gebelik döneminde ilaç kullanımına son veril­meli ya da gerektiğinde ilaç hekim kontrolü altında alınmalıdır. Kalıtımla ilgili riskler ise anne ve babaya uygula­nacak testlerle zamanında ortaya çıkarı­labilir.

    Aynı şeyler doğum için de geçerli­dir. Doğum asla şansa ya da oluruna bı­rakılmamalıdır. Her şey iyi de, kötü de gidebilir. Ama kötü gittiğinde ortaya çı­kacak sonuçların düzeltilmesi için ge­nellikle geç kaimmiş olur. Doğum her ne kadar normal, fizyolojik ve doğal bir olay olarak görülse de her zaman ciddi biçimde ele alınmalıdır. Sorunsuz do­ğum zannedildiği gibi kolay değildir: Her şey önceden dikkatle düşünülerek planlanmalı ve sorumluluk, doğumu en iyi biçimde gerçekleştirebilecek dene­yimli kimselere verilmelidir. Bu titizlik, bebeğin doğum sonrası edinebileceği rahatsızlıklar için de geçerlidir.

    ozurlucocuk

    Bu ra­hatsızlıkların ortaya çıkabileceğini, ağır düzeylerde seyredebileceğini ve bazı önlemler alınarak önlenebileceğini bilmek ve en azından bunların neler olduklarını öğrenmek gerekir. Bü­tün bunlar bize bilgilenmenin öne­mini gösterir. Çocuk sahibi olma­yı düşünenler herhangi bir du­rumda nelerin yapılacağını, hangi kontrollerin gerekece­ğini, en duyarlı süreçlerin ne zaman yaşanacağını ve ge­rekli önlemlerin nasıl alınacağını bilmelidir.
    Tam ve kapsamlı bir kav­rayış için konunun bir başka yö­nünü de unutmamak gerekir. Özürlü bir çocuğun tedavisine ne kadar erken başlanırsa, basarı şansı o kadar yüksek olur.
    Bebeğin rahatsızlığının doğumdan önce bilinmesi bazı durumlarda özre yönelik tedavinin hemen planlanmasına olanak tanır.

    ÖZÜRLÜLER İÇİN NE YAPMALI?

    Özürlü gocukların bakımı sorunu, “Özürlüler bizden farklı mıdır?” sorusu­na verilecek yanıta göre tümüyle deği­şik bir anlam kazanır. İlk düşünüşte ya­nıtın “evet” olması kaçınılmaz gelebilir. Özürlülerde sağlıklı ve normal kişilere göre tartışılmaz yetersizlikler vardır. Tersi durumda zaten özürlü olmazlardı. Aynca özel tedaviye ve gözetime ge­reksinimleri vardır. Bünyeleri fazlasıyla naziktir. Bazı şeyleri kesinlikle yapa­mazlar. Yalan zamana değin özürlüler karşısında takınılan tutum, bu belirle­meleri temel alan bir bakış açısı doğrul­tusundaydı. Özürlülerin tedavisi ise acı­ma ve özel gereksinimlerinin karşılan­masının bir karışımına, hayırseverlikle hastane gözetimi arasında bir yaklaşıma dayanıyordu.

    Son yıllarda ise, geleneksel yaklaşı­mın yalnızca görünürde mantıklı ve doğru olduğu anlaşılmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi, aslında birçok sağ­lıklı kişi bir özürlüden daha az kapasite­ye ve duyarlılığa sahip olabilir. Birçok özürlü de normal kabul edilen çoğu kimseden daha akıllıdır. Temel olarak özürlü bir insan herhangi bir hastadan, örneğin bir tüberkülozludan ya da kaza sonucunda bacağını yitirmiş bir kişiden pek farklı değildir. Onlar yalnızca ge­reksinimleri olgulara göre değişen kim­selerdir. Bazılarının işitsel yardıma, ba­zılarının belirli hareketler için yeniden eğitilmeye, bazılarının da doğru konuş­mak için yardıma gereksinimi vardır.

    Özürlüler sorununa yeni yaklaşım tedaviden çok, yardım ve eğitimde izle­necek “strateji”ler üzerinde etkili olmuş­tur. Özürlü bir çocuk temelde akranları gibi bir yaşam sürecekse, ev ve okul gi­bi ortamlarda karşılaşacağı durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Baş­ka bir deyişle çocuğun yaşayacağı çevre ve kendi ailesi dışından alacağı yardım­lar da önemlidir.

    Günümüzde birçok şey değişmiştir. Son 10-15 yılda daha sık gündeme gelen Özürlülük sorununda atılan önemli adımlar vardır. Birçok ülkede Özürlüle­rin özel kurumlara kapatılması ya da okullardaki “özel sınıflar”a gönderil­mesi gibi uygulamalar yasalarla kaldı­rılmıştır. Yasalara göre Özürlü çocuklar herkes gibi normal bir okula ya da sı­nıfa girme hakkına sahiptir. Ama ger­çekte bir yasarım durumu kökten değiştirmeye yetmediğini görmek için güncel olaylara bakmak yeterlidir. Ba­zı acı durumlar birçok önlemin ne kadar yetersiz kaldığım, anne ve baba­larda, öğretmenlerde, okul yöneticile­rinde süregelen önyargıların özürlü Çocukların toplumla bütünleşmesinde ne gibi zorluklar yarattığını açığa çı­karmıştır.

  • Çocuklarda Boy Kısalığı

    Altı aylık bir dönem boyunca büyümenin dikkatle değerlendirilmesi hem tam, hem de herhangi bir tedaviye başlama açısından mutlaka gereklidir. Günümüzde genetik biyomühendisliği bu hastalıkla ilgilenen çocuk endokrinolojisi adlı bilim dalına bazı tedavi yöntemleri sunmaktadır.

    UZMAN İNCELEMESİ

    Yeterli bir zaman süreci içinde büyüme yetmezliğinin kesin olarak saptanmasın­dan sonra, ileri incelemelere geçilebilir. Bu noktada pratisyen hekim hastayı ço­cuk endokrinolojisi (iç salgı bilimi) uz­manı bir hekime göndermelidir.
    Somatotrop hormon incelemeleri, büyüme hormonunun serbestleşmesini uyaran bir testle başlar. Uyarısız olarak aç karna, yemekten sonra ya da herhan­gi bir zamanda yapılan somatotrop hormon ölçümleri büyüme hormonu eksik­liği olan çocukların normal çocuklardan ayırt edilmesini sağlamaz. Dolayısıyla kısa boyla ilgili incelemelerde yararlı değildir. En yaygın kullanılan uyan tes­ti egzersizdir; 20-40 dakika süren bu testte bir kezden üç keze kadar değişe­bilen sayılarda kan alınmalıdır. Hastayı yinelenen kan alma işlemlerinden kur­tarmak için geçici olarak damara sabitlenen kapaklı bir tüp kullanılmalıdır. Egzersiz koşma, bisiklete binme ya da merdiven çıkma biçiminde olabilir. Amaç çocuğun yorulmasıdır; bu neden­le egzersiz yorucu olmalı ve en az 20 dakika sürmelidir. Çocuk anne babanın ya da bir çalıştırıcının gözetim ve dene­timinde, istediği egzersizi yapmaya özendirilir. Kan egzersizden hemen ön­ce, hemen sonra ve 20 dakikalık dinlen­menin ardından olmak üzere üç kez alınmalıdır. Ama egzersizden hemen sonra bir kez kan almak da yeterli olabi­lir. Normal çocukların yüzde 80’inde büyüme hormonu düzeyinde 10 ng/ ml’nin (ng: nanogram [bir gramın mil­yarda biri]) üzerinde bir artış saptanır. Büyüme hormonu kanda somatomedin – C’ye bağlanarak hedef organlara taşı­nır. Taşıyıcı eksikliğine bağlı büyüme hormonu yetersizliği kuşkusunda ilk uygulanması gereken test, somatome­din – C düzeyinin değerlendirilmesidir.
    boy ÖZGÜL DURUMLAR

    Bu noktada iki özgül duruma değinmek gerekir.
    Turner sendromu: İlk başta ergen­lik öncesi çocuklarda, yetersiz bir boy gelişimi Turner sendromunun tek belirtisi olabilir. Folikül uyarıcı hormonun (FSH) değerlendirilmesi, Turner send­romu için bir tarama testidir. Ağız mu­kozasından doku alınarak yapılan test, karyotip incelemesinden daha kullanışlı ve daha kolaydır. Turner senlu çocuklarda FSH her zaman yaş normal olan düzeyin üzerindedir bu artış 6 yaşından sonra daha b leşir.
    Çölyak hastalığı: Mide-bağırı temiyle ilgili bulguların olma drumlarda da boy kısalığının nedebi çölyak hastalığı olabilir. Alyuvarıma folik asit ve karatenin değerlendirilmesi, çölyak hastalığı ve yağlann kötü emilimi açısından bir inceleme testi olarak kullanılabilir. Ama bu testler tam güve­nilir değildir; bu nedenle kısa boylu ve zayıf çocuklarda çölyak hastalığı olası­lığının değerlendirilmesi açısınc ba­ğırsak biyopsisi yapmak gerekebilir.

    Olağandışı değişiklikler
    (yılda 5 cm’nin altında büyüme hızı)
    ailede kısa boy özelliği olması;
    ergenliğin ve büyümenin yapısal olarak gecikmesi.

    Organik kronik hastalık (boya göre ağırlığın çok düşük olması)
    yetersiz beslenme; siyanoz (morarma); asidoz; iltihaplar.

    Çovuklarda Boy Kısalığının Nedenleri:

    İskelet kusurları
    kıkırdak dokusunun gelişimindeki bozukluklar (kondrodistrofiler) biçim bozukluklarına yol açan sendromlar; metabolik kemik hastalıkları (örneğin raşitizm).
    İç salgı sistemi sendromlan
    hİpotiroidİzm (tiroit salgısı yetersizliği);
    kortizon fazlalığı;
    büyüme hormonu eksikliği (örneğin hipopituitarizm).

    HORMON TEDAVİSİ

    Hayvansal kökenli somatotrop hormon, nsanlann tedavisinde etkisizdir. Yakın amana değin tedavide kullanılan büyü­ne hormonu bütünüyle otopsilerde alınan hipofiz bezlerinden elde ediliyordu. Çocukluk çağında büyüme hormonrıyla tedavi gören üç hasta, bu tedavinin üzerinden 10 yıiın geçtiği 1984’te ölümcül bir virüs hastalığına yakalandılar. Benzer bir olgunun incelenmesi bir ya da daha fazla büyüme hormonu dozu­na Creutzfeldt-Jakop hastalığı virüsünün bulaşmış olabileceği kuşkusunu doğur­du “tedavide kullanıma sunulmuş olan tüm büyüme hormonları piyasadan alındı.
    1985 sonlarında büyüme hormonu eksikliği olan çocuklarda kullanılmak izere somatotrop hormonun aşağı yukarı eşdeğeri bir ürün bulundu.

    Ürünün fiyatı insan hipofizinden elde edilenin fiyatına yakındır. Önerilen doz 0,06+0,10 ünite/kg’dir, haftada üç kez derialtı ya da kas içi enjeksiyonla veri­lir. Çocukların büyük bölümü için haf­tada üç kez iki ünite verilmesi yeterli­dir. Tedavi) e bir kez başlandığında, büyüme çağının sonuna, genellikle 15-17 yaşına değin sürdürülmesi gerekir. Çocuğun hormonal tedavi görmesi öz­gül bir klinik deneyim gerektirir. Dola­yısıyla tedavi, endokrinoloji uzmanı bîr hekimce yönetilmelidir.

    son yıllarda GHRH kullanılmaya başla­mıştır. GHRH yakın dönemde bulunan ve hipotalamusta üretilen bir hormon­dur. Küçük bir moleküldür, daha düşük maliyetle bireşimlenebilir ve verilmesi de somatotrop hormona oranla daha kolaydır. Ama bu madde henüz kullanı­ma sumılmamıştır.
    Son beş yıl içinde, hormon üretim­leri yeterli düzeyde olan kısa boylu ço­cukların büyüme hormonuyla tedavi edilmesine ilgi giderek artmıştır.
    Son araştırmalar, boy kısalığı dışın­da bütünüyle normal çocuklarda büyü­me hızının hormonal tedaviyle arttığını göstermektedir. Ama bu tedavinin ço­cuğun ulaşacağı erişkin boyu mu uzat­tığı, yoksa zaten ulaşacağı kısa boya daha çabuk ulaşmasını mı sağladığım saptamak gerekir.
    Boy kısalığı dışında bütünüyle nor­mal çocukların hormonla tedavi edil­mesi, ekonomik boyutların ötesinde, olası sonuçlar açısından tehlikeli olabi­lir. Bunlar arasında glüsit metabolizma­sı değişiklikleri, orantısız büyüme ve akromegaliye (hipofiz bezinin aşın bü­yüme hormonu salgılaması sonucu ge­lişen hastalık) bağlı başka komplikasyonlar sayılabilir. Hormonal tedavi ço­cuğun, anne babanın ve bilimsel bir enstitünün onayıyla ve yalnızca nitelik­li klinik araştırmacılarca yürütülmeli­dir. İlk denemeler başka klinik araştır­malarla da doğrulanırsa, somatotrnıj YıormoTi ya da GVSRH ile tedavi, bükü­me eksikliği olan çocukların büyük bir bölümünde belki de uygulanabilecektir.

  • Çocuklarda AIDS

    Çocuklarda savunma mekanizmalarının yetersiz olması ve bazı ilaçların kolaylıkla kullanılamaması nedeniyle AİDS daha hızlı ilerler ve üzücü sonuçlar doğurur. Bu nedenle, tehlike grubunda olan kadınlara gebe kalmamaları önerilmelidir.

    NASIL GEÇER?

    Enfeksiyonun anneden çocuğa üç geçiş biçimi vardır: Dölyatağında, doğum sı­rasında ve doğumdan sonra. Doğum sı­rasında ya da sonrasında anneden çocu­ğa doğrudan geçişlerin gebeliğin herhan­gi bir evresinde dölyatağındâki dikey geçişlerden az olduğu kanıtlanmıştır.

    Virüsün dölyatağında dikey bulaş­mayla yeni kuşaklara geçebileceği ilk kez 1984’te saptanmıştır. Virüsün göbek kordonu kanında, dölyatağı boynu salgıyatağı boynunda ve 15 haftalık düşükte belirlenmesiyle bu saptama doğrulan­mıştır. Ayrıca anne sütünde de virüs bulunmuştur. Tehlike grubundaki kişi­lerin gözyaşında, tükürük salgılarında, idrarında ve beyin-omurilik sıvılarında da virüs olduğu saptanmakla birlikte bu yolla yatay geçiş olabileceğini gösteren kesin kanıt yoktur.
    aids AİDS’İN DÖLÜT ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    Hastalığın dölüt ve etene üzerindeki et­kileri çok önemli değildir. AiDS’in kızamıkçık ve herpes grubu virüslerinin yol açtığı sitomegalovirüs, suçiçeği, zo­na, uçuk gibi öbür virüs hastalıkların­dan farklı olarak dölüt’te oluşum bozuk­luğu yapmadığı anlaşılmaktadır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi kanda AİDS virüsünün bulunması da dölütün dölya­tağında ölümüne neden olmaz.
    Etenenin yapısını bozucu bir etkisi görülmediğinden AİDS de gebelikte or­taya çıktığında grip ve kızamık gibi vi­rüs hastalıklarına benzer biçimde yal­nızca ender durumlarda dölüte hemen zarar verir.

    ÇOCUKTAKİ BELİRTİLERİ

    Bebeğin düşük kilolu doğmasının en­feksiyondan çok, annenin uyuşturucu madde bağımlılığına ve/ya da klinik du­rumuna bağlı olduğu anlaşılmaktadır.
    Doğum ile hastalığın ortaya çıkması arasındaki kuluçka dönemi 6 ay ile 6 yıl arasında değişir. Belirtiler olguların bü­yük bölümünde yedinci aya doğru orta­ya çıkmaya başlar; bebeklerin yüzde 80’inde yaşamın ilk iki yılında hastalık belirtileri görülür.

    Yaşamın ilk yılında ölüm oranı yüz­de 20, ortalama yaşam süresi 5 yıldır.
    İlk fark edilen belirti birden fazla lenf bezinin büyümesidir (poliadenopati), bazen karaciğer ve dalak büyümesi de buna eşlik eder. Özellikle üst solu­num yollarında sıradan bakteri enfeksi­yonlarına çok sık rastlanır. Fırsatçı en­feksiyonlar erişkinlerdekine çok benzer; yalnızca toksoplazmoz ye kronik inters-tisyel zatürree ile Kaposi sarkomu ço­cuklarda çok az görülür.
    Sinir sistemiyle ilgili belirtiler erken ortaya çıkar; hareket işlevleri ve zihin­sel gelişme durur ya da geriler.

    BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ BOZUKLUKLARI

    Vücut sıvılanndaki ve bağışıklık siste­mindeki başlıca bozukluklar kanda len­fositlerin ve poliklonal gammaglobülinlerin artması, erişkinlerdeki kadar belir­gin olmamakla birlikte CD4+ lenfosit­lerinin de azalmasıdır. Hücresel bağı­şıklık sistemindeki bozukluk, deriiçi ve laboratuvar testlerinde alerji yapıcı maddelere karşı tepki oluşmasıyla orta­ya konabilir.
    Hücresel bağışıklıkla birlikte vücut sıvılarınca (lenf, kan) salgılanan antikor moleküllerinin sağladığı bağışıklıkta da bozukluk görülür; özgül antikor yapımı azalır ya da ortadan kalkar.
    Çocukta hastalığın başlıca özelliği olarak görülen ve sık sık yinelenen virüs ve bakteri enfeksiyonları bağışıklık sis­temindeki bu bozuklukların sonucudur.

    ERKEN TANI

    Virüsün enfeksiyonu taşıyan anneden bebeğe geçip geçmediğinin tahmin edil­mesini sağlayan hiçbir klinik, immüno­lojik ya da virolojik ölçüt yoktur. Çocu­ğun normal doğumla ya da sezaryenle doğmasının bulaşma olasılığım etkile­mediği düşünülmektedir. Çocukta HTV enfeksiyonu tanısı, laboratuvar testleri­ne ve klinik belirtilerin saptanmasına dayanılarak koyulabilir.

    Yeni doğmuş bir bebeğe HTV enfek­siyonu tanışım koymak kolay olmayabi­lir; ama erken tanı tedavinin zamanında başlaması ve hastalığın beklenen gidişi­ne uygun yöntemlerin izlenmesi açısın­dan önemlidir.
    Bağışıklık testlerinin hücre ve vücut sıvıları düzeyinde bağışıklık yetmezliği­ne işaret ettiği sütçocuğu ya da küçük çocuklarda tanı, hastalığa özgü klinik belirtilerin bulunmasına, dokularda ya da kanda virüsün aynştınlmasına ve/ya da kanda HIV karşıtı antikorların sap­tanmasına dayanır. Yalancı negatiflik ya da yalancı pozitiflik gibi durumların Önlenmesi için ELISA. testinin yinelen­mesi ya da test sonuçlarının Wesiem Blot (WB) gibi bir başka testle doğru lanması yoluna gidilir. Gene de bu in­celemelerin hiçbiri yüzde 100 kesin so­nuç vermez. Enfeksiyon bulunmasa da etene yoluyla anneden geçen antikorla­rın (HTV karşıtı IgG) 15 aylık olana de­ğin bebeğin kanında kaldığı unutulma­malıdır. Klinik ya da immünolojik ke­sin Ölçütlerin yokluğunda tam IgG anti­korlarının varlığının 15. aydan sonra da saptanmasıyla koyulur. Antikorların bulunmaması enfeksiyon olmadığı an­lamına gelmez; kesin tanı için virüsün ayrıştırılması yoluna gidilmelidir.

    TEDAVİ

    HIV enfeksiyonu taşıyan çocukların te­davisinde çeşitli yöntemlere başvuru­lur. Bağışıklık sistemindeki yetmezlik ileri düzeydeyse damar yoluyla sürekli immünglobülin verilebilir; kandida en­feksiyonu ve Pneumocystis carinii za­türreesi gibi fırsatçı enfeksiyonlara kar­şı koruyucu ilaç tedavisinden yararlanı­labilir. AZT (azidotimidin) ile tedavi­nin etkisine ve vücudun ilaca dayanık­lılığına ilişkin çalışmalar sürmektedir.

    AŞI SORUNU

    Virüsü taşıyan çocukların aşılanması da önemli bir sorun oluşturur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, belirtilerin orta­ya çıktığı çocuklarda yapılmaması ge­reken verem aşısı dışında öbür olağan aşıların bir sakıncası yoktur. Çocuk fel­cine karşı, etkisi azaltılmış canlı virüs aşısı (Sabin) yerine ölü virüs aşısı
    (SALK) yeğlenmelidir. Bu iki koşula uyularak HIV enfeksiyonu olan çocuk­lara bütün zorunlu aşılar uygulanabilir.

    ÖNERİLER

    Tehlike grubundaki bütün kadınlara ge­belikten önce ya da gebelik sırasında enfeksiyonu ortaya çıkarmaya yönelik testler uygulanmalıdır.
    HTV’ye özgü antikorlar bulaşmadan ancak 2-4 ay sonra ortaya çıkar; bu ne­denle gebelikte olabildiğince erken ya­pılması gereken ilk test negatif çıksa bile doğumdan Önce yinelenmelidir.
    HTV enfeksiyonu taşıyan bütün ka­dınlara gebelik sırasında hastalığın şid­detlenebileceği söylenmeli ve çocuğa bulaşma tehlikesi konusunda bilgi ve­rilmelidir.

    Enfeksiyonu taşıyan kadın gebe ka­lırsa çocuğu aldırması önerilir. Kadın gebeliği sürdürmek isterse, gebelik bo­yunca ve doğum sonrasında yoğun tıb­bi gözlem altında tutulmalıdır. Gebelik­te enfeksiyonun belirlenmesi için amniyosentez yapılması (amniyon sıvısın­dan iğneyle örnek alınması) önerilmez; çünkü bu girişim de hastalığın bulaş­masına neden olabilir.

    Virüs taşıyan annenin doğumdan sonra bebeği emzirmesine izin veril­mez.
    Doğumun nasıl olması gerektiği ko­nusunda uzmanlar arasında görüş birli­ği yoktur; normal doğumda bulaşma olasılığının sezaryenle doğumdan fazla olduğu, düşünülürse de, bu görüş somut verilerden çok kuramsal açıklamalara dayanır.

    Belirgin enfeksiyonu olan çocuklarda azatiyoprin kullanımı

    • Çocuk 3 aylıktan büyük olmalıdır.
    • Çocukta belirtiler bulunmalı, çocuğun enfeksiyona yakalandığı ke­sin olarak bilinmelidir.
    • tlaç hekim gözetimi altında verilmeli ve düzenli aralıklarla kan tab­losu, karaciğer ve böbrek İşlevleri değerlendirilmelidir.
    • Günlük doz vücut yüzeyinin metrekaresi başına 600-720 mg olmak üzere 2-4 kerede verilmelidir,
    • İlaç, kan tablosunun ve böbrek ile karaciğer işlevlerinin ileri derece­deki bozukluklarında kullanılmamalıdır.

  • Gebelik ve AIDS

    Doğurgan dönemde olan ve HTLV-3/ HIV enfeksiyonu taşıyan kadınlar ara­sında birçok kez kan nakli yapılanlar ve fahişeler uyuşturucu bağımlılarından daha küçük bir grup oluştururlar. Bu grupta gebelikle virüs enfeksiyonunun bir arada görülme olasılığı da daha dü­şüktür. Bunda fahişelerin etkin olarak korunması ve gebe kalınca genellikle kürtaj yaptırması önemli rol oynar. Kan nakli merkezlerinde vericilerin kam HTLV-3/HIV açısından taranmaya baş­landıktan sonra kan nakli yapılan kadın­lar için enfeksiyon tehlikesi hemen he­men kalmamıştır”
    Kalıtsal hemofili hastalığı taşıyıcıla­rının antihemofili etkeniyle tedavi gör­melerinin gerektiği cerrahi girişim ve Özellikle sezaryen gibi durumlarda anti­hemofili etkeniyle tedavi sonucunda en­feksiyon kapma tehlikesi virüsün ısıyla parçalandığı anlaşıldıktan sonra ortadan kalkmıştır.
    Bazı Afrika ve Asya ülkelerinde AiDS’in kadınlar açısından yayılma hızı Avrupa ve Amerika’dakinden çok yüksektir. Afrika, Hindistan ve Öbür Asya ülkelerinden özellikle Avrupa’nın bü­yük kentlerine göç ise giderek artmak­tadır. Bu nedenle bu bölgelerden göç eden kadınların karşı cinsle ilişki yo­luyla hastalığı yaymaları ciddi bir tehli­kedir.

    HTLV-3/HTV enfeksiyonunun karşı cinsle ilişki yoluyla da bulaştığı, uzun zamandır bilinmektedir; dolayısıyla “tehlike” grubundakilerin eşleri de, bir “tehlike” grubu oluşturur. Son zaman­larda HTLV-3/HTV enfeksiyonunun, bilinen her tür tehlike grubu dışında her ilci cinsten kişilerde de görülmeye baş­ladığı ve gittikçe yayıldığı saptanmış­tır. Günümüzde enfeksiyonun karşı cinsle ilişki yoluyla bulaşması AİDS uzmanlarım ve epidemiyoloğları kaygı­landırmaktadır.

    HTLV-3/HIV enfeksiyonu tehlikesi yalan zamana değin hastalığın depo kitlesi kabul edilen bazı topluluklarda (örneğin hemofÜililer) yok olmaya yüz tutmuşken, genel nüfusta gittikçe yayıl­maktadır. Cinsel ilişkiyle geçen AİDS enfeksiyonundan artık salgın hastalık olarak söz edilmektedir.
    Son epidemiyolojik araştırmalar AiDS’in her iki cinsle ilişki kuran (bi-seksüel) ve eşcinsel (homoseksüel) erkekler arasında belirgin Ölçüde azaldı­ğını göstermektedir. Hastalığın önü­müzdeki yıllarda bazı ülkelerde uyuştu­rucu bağımlıları arasında da bilgilenme ve tam olanaklarının gelişmesine ve kendi sağlıkları açısından duydukları sorumluluğun artmasına bağlı olarak azalacağı umulmaktadır.

    aidsEpidemiyolojik araştırmalar sonu­cunda HTLV-3/HIV enfeksiyonunun gelecekte yalnızca karşı cinsle İlişki kuranlar aracılığıyla yayılacağı öngö­rülmektedir. Hastalığın özellikle büyük kentlerde yayılması cinsel ilişkinin er­ken yaşta başlamasına, ilişki sıklığının artmasına ve gittikçe daha çok sayıda eşle ilişkiye girilmesine bağlanmakta­dır.
    Gebelikten korunma yöntemleri arasında doğum kontrol haplarının ve dölyatağı içi araçların (spiral) gittikçe daha yaygın kullanılması, kadınlarda bağışıklık sisteminin ketlenmesini, do­layısıyla enfeksiyona yakalanmayı ko­laylaştırmaktadır. Bu nedenle enfeksi­yonun önümüzdeki yıllarda karşı cinsle ilişki yoluyla daha da çok yayılması beklenmektedir. Böylece AiDS’in ka­dın ve erkekler arasında görülme sıklı­ğı da zamanla eşitlenecek, bugünkü 1:2 oranının yerini bazı Orta Afrika ülkele­rinde şimdiden olduğu gibi 1:1 oranı alacaktır.

    ve gebeliğin gidişi

    Her hastalık gibi AIDS’de gebe­likle karşılıklı etkileşimi açısın­dan bir değerlendirmeyi gerekti­rir. Bir yandan hastalığın gebeli­ğin ortaya çıkışıyla gelişimi, do­ğum ve bebek üzerindeki etkileri, bir yandan da gebeliğin hastalığın gelişimi üzerindeki etkileri dik­katle incelenmelidir. Ama bu nok­tada hemen bir ayrım yapılmalı­dır. HTLV-3/HIV enfeksiyonunu taşımakla, yani seropozİtiflikle AİDS hastası olmak farklı olgu­lardır.

    • Edinilen sınırlı deneyime daya­nılarak yalnızca HTLV-3/HIV en­feksiyonunun bulunmasının ve kan testinin pozitif çıkmasının ge­belikte de ikincil bir sorun oluş­turduğu, asıl sorunun enfeksiyo­nun hastalığa dönüşmesi olduğu söylenebilir. Bu nedenle enfeksi­yonun gebeliğin gelişimi, dölütün bütünlüğü, dölüt etene bağlantısı­nın işlevi ve doğum üzerindeki et­kilerinden korkulmayabilir. Buna karşılık gebelik sırasında HTLV-3/HIV seropozitifliği durumu he­men hiçbir zaman değişmez. Do­layısıyla kan testi olumsuz çıktığı halde enfeksiyonu almış gebeler­de enfeksiyonun ortaya çıkmasın­dan, seropozitiflerde de AİDS ön­cesi ve AİDS bulgularının ortaya çıkmasından korkutabilir. Gebelik sırasında bağışıklık siste­minin ketlenmesine bağlı belirti­ler de bu duruma eklenebilir. Bazı mantar enfeksiyonlarının ve dölyolundaki trikomonas enfeksiyon­larının hastalık yapma yeteneği artabilir; ayrıca insan papillom vi­rüsü (HPV) enfeksiyonlarında vi­rüs üremesi tümör boyutlarına va­rabilir.

    • Daha önce belirtildiği gibi, gü­nümüze değin AIDS’lilerde gebe­lik çok az görülmüştür. Az sayıda­ki olguyla ilgili yayınlardan çıka­rılan sonuçlar, AİDS ve fırsatçı enfeksiyonların gebeliğin gidişini çok olumsuz etkilemediğini gös­termektedir.

  • Bebek Her Gün Banyo Yapmalı mı?

    Sütçocuğunun her gün banyo yapması yararlıdır. Bazılarına bu görüş abartılı görünebilir, ama değildir. Bu konuda, banyonun “bünyeyi zayıflattığı” ya da fazla suyla temasın “deriye zarar verdiği” gibi çeşitli önyargı ve boşinançiar vardır. Bu boş inançlann hiçbir bilimsel temeli yoktur.

    Banyo her balamdan ve her yaşta yararlıdır; bu yüzden günlük bir alışkanlık olmalıdır. En uygun ban­yo izamam, akşam yemeğinden önceki saatlerdir.
    Banyonun rahatlatıcı etkisi açısından bu saat önerilir; ortam yeterince sıcak, çocuğun yıkanacağı küvet de çok temiz ve olanak varsa yalnızca ona ait.olmalıdır.

    Genellikle banyo yap­mak, küçük çocukların çok hoşuna gider. Bazıları ise hoşlanmaz ve korku, hat­ta panik belirtileri gösterebilir.

    Bu olgularda her gün banyo yapmaktan vazge­çilmemeli, daha çok’özen göstererek, çeşitli oyuncakların da yardımıyla çocu­ğun banyo yapmayı sevmesine yardımcı olmalıdır; böylece çocuk yavaş yavaş alışıp banyo yapmaktan zevk almaya başlar.

  • Bebekler için Hangi Temizlik Ürünleri Kullanılmalıdır?

    Yenidoğanın ve çocuğun temizliğiyle bakımında dikkat edilmesi gereken baş­lıca iki nokta vardır: Bir yandan bebek derisi mikrobik enfeksiyonlara çok da­ha duyarlıdır, öbür yandan da güçlü sabun ve deterjanların kullanılması deri­ye zarar verir. Burada bütün “nötr sabunlar”, “nötr şampuanlar” ve “nötr ban­yo köpükleri” İle yenidoğan ve çocukların bakım ürünleri hakkında bir tartış­ma açmak gerekir. Özellikle yenidoğanda sentetik, yüksek köpük yapma gü­cü olan, yüzeysel gerilimi azaltıcı ürünlerin kullanılması sakıncalıdır. Deriyi nötr sabunlarla temizlemek, suyla çalkalamak ve koruyucu kremlerle besle­mek önerilebilir. Piyasada, çocukların duyarlı derileri için geliştirilmiş (aynı zamanda erişkinlerin de kullanabildiği) aşırı duyarlı sıvı temizlik ürünleri var­dır; bunlar yüzey gerilimini azaltıcı hiçbir katyon, anyon ve iyon İçermez. Deri hastalıkları uzmanları tarafından da incelenmiş olan bu ürünler suda çö­zünüp az köpük oluşturduklarından, saçlar ve deri için güvenle kullanılabilir.

  • Bebeğin Derisi

    Doku gelişimi henüz tamamlanmamış olduğundan, bebek derisi yapı ve işlev açısından farklılıklar gösterir. Daha duyarlı ve dirençsizdir, büyüklerinkine oranla daha kolay zedelenebilir. Bu nedenle bakımına özen gösterilmeli ve bebekler için Özel olarak hazırlanmış ürünler kullanılmalıdır.

    Bebek derisinin duyarlı ve dirençsiz olduğu herkes tarafından bilinse de, bu­nun nedenleri genellikle iyi bilinmez.
    Her şeyden önce bebeklerde üstderi (epidermis), büyüklerinkini koruyan ba­zı önemli savunma sistemlerinden yok­sundur.

    Erişkin derisi, antikorlar, üstderiyi koruyan yağ salgısı ve yeterince ka­im olan boynuzsu katman (üstderinin en dışında bulunan ve dış ortamla doğru­dan ilişkide olan katman) sayesinde dış çevredeki zararlı maddelerden, su ve hava kirliliğinden, mantar, asalak, bak­teri ve virüs saldırılarından, kısacası za­rarlı olabilecek her şeyden korunabilir.
    YAPISI
    Bebek derisinin aşırı duyarlılığı ve dirençsizliği yapısından kaynaklanır: Çok duyarlıdır, kulan az ve keratin içeriği düşüktür; bol miktarda keratin içeren hücrelerin oluşturduğu yüzeysel boy­nuzsu katman bebeklerde çok incedir ve etkili bir koruma için yeterli değil­dir.

    Bu koruma dışa ve içe yönelik ol­mak üzere iki yönlüdür: Dışa yönelik koruma sıvı maddelerin deriden geç­mesini Önler; içe yönelik korumanın iş­levi ise derinin nem oranını en yüksek düzeyde sabit tutmaktır.

    Bebek derisinde erişkinlere oranla çok daha fazla su bulunur. Bir başka deyişle derinin nem oram, bebeklik ça­ğında en yüksek düzeydedir; bu durum bebek derisinin gerginliğini ve tatlı pembe rengini açıklar.

    bebeginderisiAma derideki yüksek nem oranının bir sakıncası da vardır: Derinin dış et­kenlere karşı direncini düşürür. Yete­rince koruyucu olmayan deri örtüsü dışarıdan gelen etkenleri daha kolay ge­çirir.

    Bebeklerde üstderi dokulan tam ge­lişmediğinden düzensiz, çok ince bir katman halindedir ve yasanım ilk üç haftasında kolayca pullanır. Yeni doğan bebeğin derişim bir tül gibi örten yağlı ve beyaz madde {vernix caseosa) orta­dan kalkınca deri pembe, yumuşak ve kadifemsi bir doku halinde kalır.

    Bu du­rumda son derece duyarlı ve dirençsiz­dir; yapısal özellikleri nedeniyle yaşa­mın ilk yılında bebek, deri hastalıklarına kolayca yakalanabilir.

    İŞLEVİ

    Ayrıca bebek derisi, hücrelerin işlevleri açısından da erişkinlerinkinden farklı­dır.
    Bunların en önemlisi, yağbezlerinin çok az yağ salgılamasıdır. Yenidoğanda burun, yanaklar ve çenede daha fazla olmak üzere birçok yağbezi bulunur; ama salgılan yetersizdir ve derinin ge­rek kimyasal etkenlere, gerek bakterile­re karşı korunmasında önemli bir yeri vardır.

  • Bebeklerde Ek Besinlere Geçme Aşamaları

    4-6. ay
    İlk katı besinler sabahla öğle arası ya da öğle öğünündeki memenin yerine verilmelidir. Sabahla Öğle arasında 1-2 kaşık sütle pişirilmiş l/2 ya da 1 kaşık pirinç unu, öğle yemeğinde ise meyve ya da sebze (örneğin 1’den başlayarak 4 kaşığa kadar çıkan miktarlarda havuç ya da elma püresi) ve­rilebilir. Beşinci aya doğru muz püresi, yumurta sarısı ve tahıllara geçile­bilir. Tahıllara şeker katılmamalıdır.

    6-7. ay
    6-7. aylarda beslenmeye daha değişik tatlar eklenerek bebeğin küçük yaş­ta bunlara alışması sağlanır. İnce çekilip patates püresiyle karıştırılmış ta­vuk, dana, sığır eti ya da karaciğer, haşlanmış beyaz etli balık, beyazpeynir, rafadan yumurta verilebilir. Yalnızca sütten oluşan öğünlerin yerini yavaş yavaş karışık yemeklerden oluşmuş Öğünler alır. Bebek kabız olur­sa verilen meyve, yeşil sebze miktarı ya da su miktarını artırmak gerekir.

    bebek44
    8. ay
    Artık bebek mama iskemlelinde aile bireyleriyle sofraya oturabilir. Öğle ve akşam yemeklerinde iki çeşit yemek yiyebilir; Öğün örneğin etli bir çorba ile meyve püresinden oluşabilir. Aynca çiğneme alışkanlığının ge­lişmesi için ekmek ya da bisküvi gibi sert maddeler yemeye de özendiril­melidir. İnek sütü içmeye başlar; sütü bardak ya da fincanda içmeye alış­ması daha doğrudur. îkİ yaşın sonuna değin beslenmesine D vitamini ek­lenmelidir.

    9-12. ay
    Bebek ailenin Öbür üyeleriyle aynı yemekleri küçük parçalar halinde yiye­bilecek kadar büyümüştür. Her gün yarım litre süt içmelidir. Sütün bir bö­lümünü peynir ya da yoğurt olarak alabilir; iki porsiyon et, balık, tavuk ya da yumurta, meyve, meyve suyu, sebze, tahıl (örneğin kahvaltıda yulaf ta­necikleri, ikindide bir dilim ekmek) ve yaklaşık 18 gr tereyağı ya da zey­tinyağı yemelidir.

  • Anne Sütü Artık Yeterli Gelmiyorsa…

    Belli bir süre sonra sütçocuğunun gün­lük protein, kalsiyum ve demir gereksi­nimi yalnızca sütle karşılanamaz hale gelir.

    Ayrıca bir süre sonra bebekte besin­lerin sindirimi ve bağırsaklardan emilimi de erişkinlerle yaklaşık aynı düzeye ulaşır.

    Bu nedenlerle 4-6. ayda ek besinlere başlamak uygundur.

    Ek besinlerin bebe­ğe sağlayacağı yararlar şunlardır:

    • Bebeğe yalnızca sütle beslenmenin sağlayamadığı protein, mineral (kalsi­yum) ve eser elementleri (demir) sağlar.

    sutu• Bebeğin aldığı toplam besin hacmini azaltır.

    • Hayvansal proteinlere biyolojik değe­ri düşük bitkisel proteinlerin eklenmesi­ni sağlar. Böylece bebeğin vücudu az miktarda bitkisel lif ve selüloz kullan­maya alışır ve bağırsak düzeni sağlana­rak kabızlık önlenebilir.

    • Sütçocuğuna yavaş yavaş katı besinle­ri yeme alışkanlığını kazandırır.

    Ama ek besinlere başlarken çok dik­katli davranılmahdır. Çünkü verilebile­cek yeni yiyeceklerin çok çeşitli ve her birinin farklı bileşimde olması nedeniyle bebek nitelik ve nicelik açısından yanlış beslenebilir.

    Bu tür yanlışlara düşmemek için ek besinlere başlarken söylentilere ve her­kesin Öğütlerine değil, hekimin önerile­rine uymak gerekir.