Kadınlar Sitesi, Gebelik, hamilelik, doğum

Yazar: admin

  • Memeden Kesmek

    Bebeği memeden kesmek yalnızca anne sütüyle beslerken süttozu, inek sütü ya da katı gıdalar vermeye başlamak ya da ana besin olan.sütü yavaş yavaş azaltarak başka besinlere geçmek anlamına gelir.

    Bebeği memeden kesme zamanı kültüre ve çağa göre farklılık gösterir. Batı Avrupa toplumlarında yaşamın 4-6. aylarından sonra süte yalnızca tahıl unu katmak, meyve ve eti 12. aydan ön­ce vermemek gibi uygulamalar yüzyılı­mızın ortalarına değin sürmüştür. II. Dünya Savaşı sonrasında ise beslenme alışkanlıklarında görülen değişiklikler devrim sayılabilecek niteliktedir. Bunda çeşitli etkenler rol oynamıştır:
    • Toplumsal alışkanlıklar ve yaşam bi­çimleri Önemli ölçüde değişmiştir.
    • Sütçocuğunun sindirim işlevleri daha İyi anlaşılmış, süt dışındaki besinlere de kolayca uyum sağlayabileceği konusun­da bilgiler elde edilmiştir.
    • Yalnızca süte dayalı beslenmenin dengesiz olabileceği, protein, demir ve kalsiyum eksikliğine yol açabileceği görülmüştür.
    • Gıda sanayisindeki gelişmeler bebek­ler için kolay sindirilebilir besinler üre­tilmesini, ayrıca iklim ve mevsimlerden bağımsız olarak her türlü besinin bulun­masını sağlamıştır.
    MEMEDEN ERKEN KESMENİN RİSKLERİ
    Beslenmedeki bu devrim, 1960larla 1970’lerde Batı toplumlarında bebekle­rin zamanından çok önce, yaklaşık Üç aylıkken memeden kesilmesiyle sonuç­landı. Oysa sütçocuklannın 1950’lerdeki beslenmesi konusunda ABD’de ya­pılan karşılaştırmalı araştırmaların gös­terdiği gibi memeden erken kesmenin önemli tehlikeleri vardı.

    memedenkesilmekMemeden erken kesmenin başlıca sakıncaları şöyle sıralanabilir:
    • Alerjiye yatkın bebeklerde, pek çok besine karşı küçük yaşta alerji gelişir.
    • Bebeğe kolaylıkla aşırı kalori ve/ya da protein yüklenebilir.
    Başta karaciğer ve böbrek olmak üze­re organlara aşırı metabolizma yükü bi­ner.
    • Dişlerde çürüme riski artar.
    • Yüksek tansiyon olasılığı artar.

    Günümüzde yanlış beslenmenin erişkin yaşta yol açabileceği hastalıklar bilinmekte ve beslenmeyi düzenleyerek bunların ortaya çıkması önlenebilmektedir. Bebeği memeden erken kesmenin riskli olduğu kesin olarak anlaşılmıştır.
    Zamanın ve modanın katı kalıpları­nın, kesin ve kısıtlayıcı kurallann öte­sinde günümüzde ek gıdalara başlama zamanı genellikle 4-6. ay olarak kabul edilir.

    Anne sütünün ideal bir beslenme için gerekli bütün özellikleri taşıdığı, bebeğin hem enerji, hem de besin ge­reksinimini tümüyle karşılayabildiği ke­sin olarak bilinmektedir. Bu durumda bebeği mama ve homojenleştirilmiş süt­le beslenmeye zorlamak, sindirim siste­minin henüz olgunlaşmamış ve ban maddeleri yeterince özümseyecek yapı­ya erişmemiş olduğu göz önüne alınır­sa, hiç doğru değildir.
    Annenin sütü yoksa ya da emzirme­si olanaksızsa bebek 4-6 aylık oluncaya değin sindirim sisteminin sınırlı işlev­lerine uyarlanmış sütlerle beslenmeli­dir.

    Memeden kesme için bir uygulama önerisi

    06.00 anne sütü
    10.00 tahıl maması
    14.00 anne sütü
    18.00 anne sütü
    22.00 anne sütü
    • Tahıl mamasını hazırlamak için sebze suyuna bebeğe uygun miktarlarda pirinç unu, sebze püresi, homojenleştirihniş et ve saf sızma zeytinyağı katılır.
    • Aşamalı olarak pirinç unu yerine irmik ve daha sonra şehriye koyulabilir.
    • İlk sebzeler olarak patates ve havuç kullanılır; daha sonra başka mevsim sebzeleri eklenebilir.
    • Bazı öğünlerde et yerine beyazpeynir verilebilir.
    • Altıncı aydan sonra yumurtaya, dokuzuncu aydan sonra balığa başlanabilir. Yeni besinlere birkaç günlük aralarla başlanmalıdır; böylece uyumsuzluk gelişip gelişmediği anlaşılabilir.
    • Anne sütü kesilirken homojenleştirihniş ya da suyu sıkılmış olarak taze mevsim meyveleri (elma, armut, muz vb) verilebilir.
    • Özel “geçiş” sütü ya da inek sütüyle birlikte bisküviye de başlanabilir. Un halinde ezilmiş 1-2 kaşık bisküvi, biberonun içine koyularak verilir.
    Bebek memeden kesilmesine karşın günde 500 cc kadar süt içmeyi sürdürerek gereksindiği kalsiyumu (günde 500-600 mg) alabilir. Et ve tahıllarla alınan günlük kalsiyum miktarı ancak 50 mg kadardır. Besinlere tuz koyulmaz. Bu yaşta fazla tuz verilmesi, yatkmhğı olan bebeklerde ileride yüksek tansiyona yol açabilir.

    Önemli bir not

    Anne sütü ya da anne sütüne yakın özel sütler 6 ay için yeterlidir.
    Yalnızca süte dayalı beslenme 5-6 aya değin önerilebilir.
    Glütenli unlar bebek memeden kesilmiş olsa bile 5-6 aydan önce kullanılmamalıdır.
    4-5 aydan önce sebze verilmez.
    5-6 aydan önce et verilmez.

  • Biberon Nasıl Hazırlanır?

    Önceden steril (mikropsuz) hale getiril­miş biberona uygun miktarda süttozu konur; sonra üzerine istenen miktarda kaynatılmış soğuk su eklenir. (Şişelerde satılan kaynak sularını kullanmak zo­runlu değildir.)

    Bundan sonra biberon ılıyıncaya kadar sıcak su içinde bekleti­lir. Sütün sıcaklığı bilekle kontrol edilir ve yeterince ısındığında bebeğe verilir.

    Soğuk sütün bebeğe zarar vermediği, ama çok sıcak sütün tehlikeli olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. En iyisi sütün ne sıcak, ne de soğuk olmasıdır.

    Mikroplardan Arındırın
    Bütün biberonlar, emzikler vb her öğünden sonra kaynatılarak ya da eczane­lerde satılan antiseptik maddeler kullanılarak mikropsuz hale getirilmelidir.

    biberon2Emzik içten ve dıştan birçok kez yıkanarak temizlenir, tükürük kalıntılarını temizlemek için her öğünden sonra tuzlu suyla yıkanır. Aynı işlem biberon için de tekrarlanır.

    Biberon her gün antiseptikle temizlenmiş bir fırçayla önce soğuk, sonra sıcak suda iyice yıkanır. En uygun yöntem, biberonu ve emziği 5 dakika boyunca kaynatmaktır.

    Kap yeterince büyük olmalı, su biberonların üzerini tümüyle örtmelidir. Kaynadıktan sonra biberonlar kullanılana değin kabın İçinde ve üzerleri örtülü olarak saklanır.

    Antiseptik bileşiklerle yapılan mikropsuzlaştırma işleminde bebeğe zarar vermeyen ve belirli bîr tadı olma­yan hipoklorit kullanılabilir.

    Soğuk suyîa yıkandıktan sonra biberon ve em­zikler üzerlerini tümüyle örten antiseptikli su içinde en az üç saat bekletilme­lidir. Beslenme zamanı gelince bunlar çıkarılır ve hepsi kaynamış suyla duru­lanır.

    Mama hazırlanır ve sütün ılınması beklenirken, emziğin üzeri örtülmelidir.

  • Bebeğe Hangi Süt, Ne Kadar, Ne Zaman?

    Yenidoğan her zaman taze, steril (mik­roplardan arındırılmış) sütle beslenmeli, süt özel olarak hazırlanmış bir biberon­la verilmelidir. Sanayi ürünü sütler ilk iki koşulu yerine getirir. Üçüncüsü anne babanın sorumluluğudur. Sanayi ürünü sütler 3 tiptir:
    •Buharlaşünlarak hazırlanmış
    •Yoğunlaştırılmış
    •Toz halinde.

    Bunlardan günlük yaşamda kullanı­lanlar genellikle toz halindedir. Süttozlaraı da sanayi işlemi sütü toz haline ge­tirmeyle sınırlıdır. Bu arada az ya da çok bir miktar lipit (yağ) yağsız ya da yarım yağlı sütler elde edi­lir. Asitleştirilmiş süttozlarında ise süte kimyasal yollardan Lacîobacillus türü bakteriler eklenir. Böylece süt daha ko­lay sindirilip emilebilir hale gelir. Bun­ların da yağsız, yanm yağlı ve tam yağ­lı türleri vardır.
    Mama olarak bebeğe verilecek inek sütünü anne sütüne elden geldiğince benzetebilmek için birçok işlem uygula­nır; bu yüzden bunlara “işlenmiş” sütler denir. İşlenmiş sütler en çok yeğlenecek sütlerdir.

    sutbebek
    Yenidoğanın besin gereksinimi belirlenir; günlük kalori kilosu temel alınarak yapılan bir sinimi kilo başına 120 kalori olarak hesaplanır. Günlük kalori miktarı öğün sa­yısına bölünerek verilmelidir. Yaşamın ilk ayında altı (bazen yedi), iki-dört ay arasında beş, daha sonra da dört öğün uygundur. Öğünler arasındaki süre Ön­celeri üç buçuk saat, sonra dört, daha sonra da erişkinlerle aynıdır; öğünler sabah kahvaltısı, öğle yemeği, ikindi kahvaltısı ve akşam yemeği haline gelir.

    Yenidoğan ilk bir ayda vücut ağırlığı­nın her kilogramı için günde 100-120 ml süt alır; bu miktar yavaş yavaş artırılır.
    Yenidoğanın besin gereksinimi yal­nız vücut ağırlığına göre değil, aynı za­manda bebeğin kişisel Özelliklerine gö­re de değişir. Bebeğin beslenmesi konu­sunda elden geldiğince esnek davran­mak, ama gelişimini düzenli olarak izle­mek gerekir. En Önemli Ölçüt bebeğin en az ilk dört ay boyunca ayine olarak izlenen ağırlığıdır.

  • Bebeğin Yapay Beslenmesi

    İnek sütünü anne sütüne olabildiğince benzetebilmek için çeşitli işlemler yapılmaktadır. Ama bebeğe bu tür süt verilirken de anne ya da baba ile bebek arasında tıpkı meme emmedeki gibi doğrudan bedensel ilişki sağlanmalıdır.

    Hekimin sağlık nedenleriyle anne sü­tünü önermesi ya da yasaklaması dışın­da, bebeğe meme verme ya da vermeme kararı annenindir. Bebek beslenmeyle il­gili pek çok olanaktan ve psikolojik ya­rardan özellikle yoksundur. Bu nedenle anne ve babasıyla bedensel yakınlığa büyük gereksinim duyar; dış dünyayla doğrudan ilişki kurmanın tek yolunu an­ne ve babasının vücutlarında bulur.
    İşte bu yüzden yapay beslenme sıra­sında aceleci ya da dalgın olmamalı, bü­tün dikkat bebeğe verilmelidir.

  • Emzirmenin altı kuralı

    1) Emzirme saatleri konusunda katı davranmayın. Yarım saatlik sapmalar sorun değildir.

    2) Emzirirken memeleri değiştirin. Böylece her iki memeyi de boşaltarak yeterince uyarmış olursunuz. Emzirmeden az sonra yeniden emmek iste­yen bebeğe biberon vermeyin. Bebeği memede tutmaya devam edin.

    3) Bebek ağlarken meme vermeyin. Hafifçe pışpışlayarak önce sakinleş­mesini sağlayın.

    4) Bebeği yeterince beslenemediği kaygısıyla uyanık kalmaya zorlama­yın. Bazı bebekler “uykucu” olur. Memeyi emerken uykuya dalabilirler. Ama acıkan bebek kendiliğinden uyanır.

    5) Süt üretimine yoğun bir hormon üretimi eşlik eder. Bu da memelerde büyümeye, kızarmaya ve ağnya yol açar. Duyulan rahatsızlıklan ortadan kaldırmak için sıcak pansuman yeterlidir.

    6) Bebeğin emmesi annenin kanında oksitosin adlı hormonunun artması­na yol açar. Oksitosin meme bezlerindeki kas liflerini kasarak sütün ka­nallar yoluyla dışan çıkmasını sağlar. Bu hormon aynı zamanda dölyatağının kasılmasma ve birçok kadında sancı biçiminde karın ağrısına yol açar. Ama bu belirti 2-3 günde kaybolur.

  • Anne Sütü ile Beslenme

    Emzirmenin bebek için çok yararlı olmaktan başka annelik duygusunu güçlendirmek gibi, anne için de önemli bir işlevi vardır. Gerçekten de bebeği emzirmek, gebelik boyunca anne ile yavrusu arasında oluşan ortakyaşamın bir uzantısı gibidir.

    Bugün anne sütünün bebeğin doğal besini olduğunu bilmeyen neredeyse yoktur. Ama mamayla beslemenin çok yaygınlaştığı dönemdeki kadar olmasa bile, bebeklerini emzirmeyen annelerin sayısı hâlâ oldukça fazladır.
    Anneleri bebeklerini emzirmekten vazgeçiren et­kenler nelerdir?
    Bu etkenlerin birçoğu kolayca ortaya koyulamamaktadır. Ko­nuya eğildiğimizde, moda haline gelen davranışların insanları ister istemez et­kilediğini görürüz. Birçok annenin be­beği emzirmek istemeyişinin nedeni, te­melde bu davranışı çağdışı saymasındandır. Geliştirilmiş yapay sütlerin bebeği anne sütü kadar besleyebileceğine ve bebeği emzirmenin rahatsız edici ol­duğuna inanmışlardır. Ayrıca anneden kaynaklanmayan yeni durumlar, özel­likle hastanelerdeki doğum servislerinin işleyiş biçimi de bunlara eklenmektedir. Birçok doğum servisinde anne ile çocuk doğumdan sonraki ilk birkaç günde çok az birlikte olmakta ve yenidoğan erken­den yapay sütle beslenmeye başlamak­tadır. Anneye emzirmenin yalnız bebek için değil, kendisi için de olan yararlan yeterince anlatılmamaktadır.

    Bu durum gerçekleşmezse her gün me­me başını dışari çıkarmak için masaj yapılır. Gebeliğin son günlerinde me­me başını yıkayarak süt kanalcıklarının ortaya çıkması, ayrıca sağma işlemine başlayarak ilk birkaç damla kolostrumun (ilk süt, ağız) dışarı sızması sağla­nabilir. Bunun için anne iki eliyle çev­relediği memesine yavaşça baskı uygu­lar. Böylece süt kanallara yürür. Daha sonra anne bir memesini ayrı yandaki eliyle alttan tutar, öbür elinin baş ve işaret parmağıyla meme başını sağar.

    annesutuDoğumdan sonra hâlâ meme başı dışarı­ya çıkartılamamışsa, cam ya da plastik­ten yapılma sağma araçları (tirle) kulla­nılır. Bunun dışında annenin emzirme için hazırlanması kendiliğinden gerçek­leşir. Folikülin ve progesteron adı veri­len iki hormon sayesinde meme bezi ve meme kanallarının gelişimi tamamlanır. Doğum sırasında folikülin ve progeste­ron düzeyi birden düşer. Bunların yeri­ne ön hipofızden prolaktin adlı hormon salgılanır. Böylece süt salgılanmaya başlar. Meme bezlerinde üretilen süt meme başından dışarı açılan süt kanalla­rına girer. Salgı bir kez başlayınca süt üretirninin düzenli biçimde sürmesi için bazı kurallara uyulması gerekir. Meme başı emilme yoiuyla uyarılmazsa süt sal­gısı kesilir. Bu olgu deneylerle kesin olarak kanıtlanmıştır. Yapılan deneylere göre emme sürerken süt akışı engelleme bile süt salgısı Üretilmekte, meme başı emilemez duruma getirilince, duyarsızlaşılınca ya da uzunca bir süre meme­ler tam olarak boşatmayınca süt salgısı­nın üretimi durmaktadır. Bu deney so­nuçlarından anlaşılacağı gibi memeyi emen bebek yeterince büyük ve güçlüy­se, süt üretiminde sorun çıkmaz. Böyle bir bebeğin memeyi tamamen boşalta­cak ölçüde emme isteği olacağı kesindir. Buna karşılık birkaç günlük ve güçsüz bebeklerde bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Bu durumda meme elle sağılmalı ya da tirle aracılığıyla süt biberona alınma­lıdır. Emme sırasında bebek meme başı ve çevresine yaklaşık 200 mm cıvalık bir negatif basmç uygular. Meme başı, bebeğin ağzına derin olarak girmeli, be­bek dudaklarını meme başını çevreleyen deriye dayayabilmelidir. Meme başı çevresinden gelen uyanlar ancak bu du­rumda süt kanallarını kasarak sütün dı­şarı çıkmasını sağlar. Ayrıca emme işle­minin gerçekleşebilmesi için bebek ile annenin sakin ve rahat bir durumda ol­ması gerekir. Fiziksel ya da ruhsal uya­nlar (örneğin annenin dikkatinin başka konularda toplanması ya da meme ba­şında bir çatlağın neden ofduğu ağrı) süt salgısını engeller.

    EMZİRMEYLE İLGİLİ BİRKAÇ SORU

    Süt verme sırasında memeye nasıl bir bakım uygulanır?
    Meme bakımı son derece basittir: Meme başlan yeni kaynatılmış ılık su­ya batırılan bir parça pamukla silinmelidir.

    Anne nasıl beslenmelidir?
    Uyulması gereken katı beslenme kurallan yoktur. Yalnızca yiyecekler daha zengin ve daha dengeli olmalıdır. Emzirmeyle yitirilen enerji dikkate alı­narak günlük kalori gereksinimini kar­şılayacak bir beslenme düzenine geçil­melidir. Vitamin eksikliğini önlemek için taze meyve ve sebzelere ağırlık ve­rilmeli, sütün ana maddesini su oluştur­duğu için artan sıvı gereksinimi de kar­şılanmalıdır. Sarmısak, soğan, lahana ve kuşkonmaz gibi süte özel bir tat ve­rerek bebeği rahatsız edecek bazı yiye­ceklerden kaçınılmalıdır.

    Sütü artıran yiyecekler hangileri­dir?
    Süt salgısını artıran yiyecek ya da içecek yoktur. Pek çok maddenin salgı­yı çoğaltacağı ileri sürülmüş, ama bu görüşleri doğrulayan hiçbir kanıt bulu­namamıştır.

    Emziren anne nasıl bir yaşam sür­melidir?
    Meme veren anne büyük özverilere katlanmadan normal bir yaşam sürebi­lir. Ama yanşmalı spor etkinliklerin­den kaçınmalıdır. Heyecan, dikkatin sürekli başka konularda toplanması ve korku gibi annenin ruhsal dengesini bozabilecek her türlü etkinlik de emzir­me açısından zararlıdır. Özellikle siga­ranın yasaklar arasında yer aldığı unu­tulmamalıdır.

    Annenin sütü yetersizse ilk birkaç saatten sonra mama verilebilir mi?
    Emzirmeden vazgeçilecekse verile­bilir. Karar kesinleşmemişse mama vermekten kaçınılmalıdır. Tok bebek ya çok az bir güçle emer ya da hiç em­mez. Bu durum önce ilk sütün, ardın­dan da sütün salgılanmasını engeller. Anne emziriyorsa ya da emzirecekse bebek hep anne sütü almak, susarsa su îçmelidir.

  • Anne Sütü ve İnek Sütü

    Anne sütünün inek sütünden üstün olduğu hiç kuşku götürmeyen bir gerçektir. Dolayısıyla da günümüzde sanayinin insan sütüyle aynı bileşimde ve bebeği beslemeye uygun yapay sütler üretebilmesine karşın emzirmeyi özendirmek gerekir.

    Bugün pek çok bebek sanayi ürünü sütlerle, yani bir ölçüde değişikliğe uğ­ramış inek sütüyle beslenmektedir. Bu konuda oldukça iyi sonuçların alınması insan sütüyle inek sütünün birbirinin eş­değeri olabileceği gibi bir kanıya varıl­masına yol açmaktadır. Ama gerçekte bu doğru değildir, tki süt arasındaki farklılıkları ve bunların bebeğin beslen­mesine nasıl katkıda bulunduğunu daha yakından inceleyelim:

    Proteinler: Bir litre insan sütünde 12 gr, bir litre inek sütünde ise 33 gr protein bulunur. Bu proteinlerin türleri­ne bakılacak olursa inek sütünde insan sütünden çok daha fazla kazein bulun­duğu görülür. Kazein pıhtılaşmış (ekşi­miş ya da mayalanmış) sütte bulunan proteindir. Anne sütü ise önemli miktar­da laktalbümin ve laktoglobülin içerir. Bu proteinlerin mutlak düzeyi her iki sütte de eşittir, ama göreli düzeyi anne sütünde çok daha yüksektir, yani anne sütünün daha büyük bölümü laktalbü­min ve laktoglobülinden oluşur. İki sü­tün protein bileşimindeki bu farklılık çeşitli açılardan önemlidir. Sindirim açısından bakılacak olursa, inek sütü­nün bileşiminde önemli yer tutan kazein midede daha büyük parçacıklara ayrılır­ken, insan sütü daha küçük parçacıklara ayrılır. Bu durumda inek sütünün göre­ce büyük parçacıklarını sindirim enzim­lerinin etkilemesi daha zordur ve dola­yısıyla inek sütü daha zor sindirilir. Ayrıca inek sütünün pıhtılaşmış büyük par­çalan, incebağırsaktan çok yavaş geçer; böylece su ve laktoz büyük ölçüde ince-bağırsağm ilk bölümlerinde emilir ve kalınbağırsağa ulaşamaz. Anne sütünün pıhtılaşmış parçalan ise incebağırsağı kolayca geçer; su ve laktoz kalınbağır­sağa ulaşır ve insanlar için daha yararlı olan, yani içinde yararlı bakterilerin ge­liştiği bir bağırsak florası oluşur. İnek sütüyle anne sütü arasında iki sütün içeriğindeki aminoasitlerin bileşimi açısından da fark vardır. Bu farklı bile­şim inek sütüyle beslenen bebeklerin plazmasında toplam aminoasit miktarı­nın daha fazla, bazı aminoasitlerin aşın yüksek, bazılarının da yetersiz düzeyde olmasına yol açar. Örneğin inek sütüy­le beslenen bebeklerde kandaki tirozin düzeyi, anne sütüyle beslenenlere göre daha yüksektir; bunun da merkez sinir sistemi üzerinde olumsuz etkileri var­dır. Buna karşılık inek sütü taurin ve sistin açısından yetersizdir. Sonuç ola­rak inek sütünün yüksek protein içeriği, böbreklerin yükünü artırmaktadır.

    ineksutuŞekerler: İnsan sütüyle inek sütün­de aynı tip şeker bulunur: Laktoz. Ama insan sütünde laktoz miktan (litrede gr) inek sütünden (litrede 4,8 gr) da fazladır. Laktoz bir disakarittir, ys monosakarit denen iki basit şeker moi külünün, bir molekül glikoz ile bir m lekül galaktozun birleşmesiyle oluşmı tur. İnsan sütünde bol miktarda Iakt bulunmasının iki yönden Önemi vard Birincisi, organizma için daha yara; bir bağırsak florasının oluşmasını saı lar; ikincisi, içindeki galaktoz sinir si teminin önemli yapılarının oluşumun* rol oynayan serebrozit adlı madden: bireşimlenmesini sağlar. Doğumda tu beğin sinir sistemi tam olgunlaşmamı tır. Gelişebilmesi için gerekli maddelerin besinlerle alınması çok Önemlidi Gerçekten de pek çok memeli türünd sütün laktoz içeriğiyle merkez sinir siî teminin gelişme hızı arasında bir pan lellik bulunduğu gösterilmiştir.

    Yağlar: İnsan sütüyle inek sütünde ki yağda miktar açısından pek bir fari yoktur. Bir litre insan sütünde 3,8 gı bir litre inek sütünde 3,7 gr yağ bulu nur. Fark nitelikle ilgilidir ve yağlariı bileşiminden kaynaklanır. En önemi fark, insan sütündeki linoleik asit mit tamun, inek sütünden çok daha fazla ol maşıdır. Linoleik asit bebeğin besinlerle alması gereken tek yağ asitidir, çünkü metabolizması için gereksinim duyduğu bu yağ asitini bebek bireşimleyemez. İki süt arasındaki önemli bir fark da doymamış yağ asitleriyle doymuş yağ asitlerinin oranından kaynaklanır. İnsan sütünde doymamış yağ asitlerinin oranı daha belirlediğinden. Bu oran kan plaz­masındaki kolesterol düzeyini belirledi­ğinden ileride, erişkin yaşta damar sert­liğinin ortaya çıkması açısından önem taşır.

    Kalsiyum: fosfor ve tuzlar. înek sütünde insan sütünden çok daha fazla tuz ve mineral bulunur. Örneğin inek sütünde hem kalsiyum, hem de fosfor oranı yüksektir, ama bunların birbirine göre oranı öyledir ki, kalsiyum metabo­lizması bundan olumsuz etkilenir. Dola­yısıyla yaşamın İlk günlerinde bebeğe dönüştürülmemiş inek sütü verilmesi, kanda kalsiyum düzeyinin düşmesine ve bazı bozukluklara yol açar. înek sütünde sodyum ve protein miktan da daha faz­ladır.

    Demir: Uzun yıllar boyunca gerek inek, gerekse insan sütünün yaşamın ilk aylarında bebeğe çok az miktarda demir sağladığı düşünülmüştür. Son za­manlarda ise insan sütündeki demirin yüzde 50’ye varan yüksek oranlarda emildiği gösterilmiştir. Böylece insan sütünün çok daha fazla demir sağladığı sonucuna varılmıştır. Bu da demir ek­sikliğine bağlı kansızlığın anne sütüyle beslenen bebeklerden çok inek sütüyle beslenenlerde ortaya çıkmasını açıkla­maktadır.

    Vitaminler: Anne sütüyle inek sü­tünün A vitamini içeriği aynıdır, E vita­mini insan sütünde fazla, inek sütünde daha azdır. K vitamini ise tam tersine, inek sütünde fazla, anne sütünde azdır. İnsan sütünde C vitamini bebeğin ge­reksinimini karşılayabilecek düzeyde­dir. Buna karşılık inek sütünde C vita­mini hem azdır, hem de bozulmasını önlemeye ve mikropsuzlaştırmaya yö­nelik işlemler sırasında daha da azalır. Uzun yıllar anne sütünün yeterince D vitamini içermediği düşünülmüş ve ra­şitizm hastalığına niçin anne sütüyle beslenen bebeklerden çok inek sütüyle beslenenlerde rastlandığı sorusu yanıt­sız kalmıştır. Son zamanlarda anne sü­tündeki D vitamininin bebeğin gereksi­nimleri açısından yeterli olduğu anla­şılmıştır. Geçmişte D vitamini konu­sunda yapılan bu olumsuz gözlemin ne­deni, D vitarnininin insan sütünde bek­lenenden farklı bir biçimde bulunması­dır.
    Enfeksiyonlara karşı etkenler. İn­san sütünün bebeği enfeksiyonlara kar­şı koruyucu pek çok özellik taşıdığı kapsamlı bir biçimde ortaya konmuş­tur. Bunların en önemlisi insan sütünde bulunan antikorlardır. Özellikle do­ğumdan sonraki ilk birkaç gün salgıla­nan kolostrum adlı sütte bol miktarda bulunan bu antikorlar bağırsak muko­zasında emilemedikleri için koruyucu etkilerini doğrudan mide-bağırsak mu­kozası üzerinden ya da solunum siste­mi üzerinden göstermektedir. İnsan sü­tündeki bu antikorların pek çok hasta­lık yapıcı mikrobu öldürücü etkisi var­dır. Böylece bebeği enfeksiyonlardan korurlar.
    İnsan sütünün bağırsağın ve dışkı­nın bakteri florası üzerinde Önemli etki­si vardır. Anne sütüyle beslenen bebek­lerin kakalan asit maddeli, san renkli, keskin kokuludur. İnek sütü alan be­beklerin kiy.se alkali maddeli, beyazımsı renkli ve kötü kokuludur. Bunun nedeni ikisinde farklı farklı mikroorganizmala­rın bulunmasıdır. Anne sütünün bebeğe hafif enfeksiyonlardan çok ağır enfeksi­yonlara karşı sağlandığı bu koruma özellikle ilk birkaç ayda büyük önem taşır ve emzirmenin süresiyle orantılı olarak yaran artar.

  • Bebeklerde Cinsiyet Krizi

    Doğumdan hemen sonra (3. ya da 4. gün) görülen tipik belirtilerden biri de bebeğin karınında anne ve eteneden (pla­senta) geçen estrojen, progesteron, koryonik gonadotropin, lutein yapıcı hor­mon ve prolaktin gibi honnonlann var­lığına bağlı olarak ortaya çıkan “cinsi­yet krizi”dir.
    Bu krizin gidişi sırasında hem er­kek, hem de kız bebeklerin dış üreme organları büyümüş ve kabarmış olarak görülür. Kız bebeğin dölyolundan sarımsı beyaz bir sıvı ya da kan gelir (ye­nidoğanın âdeti). Aynı zamanda dölyatağı normalden daha büyüktür, yumur­talıklarda olgunlaşmış foliküller bulu­nur ve dölyolu mukozası aşın gelişir.

    Erkek bebeklerde prostat büyür ve erbezi torbalan (skrotum) üç hanaya varabilen bir süre boyunca şiş kalabilir.
    Aynca doğumu izleyen 11. ya da 12. güne değin meme bezlerinde de bü­yüme görülebilir. Buna yenidoğanın meme hastalığı denir. Memeden salgı bile sızabilir.

  • Doğum Öncesi Yaşam

    Doğum Öncesi Yaşam

    Yeni bir yaşamın gebeliğin hangi anından sonra başladığı söylene­bilir? Yani göbek kordonu aracılığıyla bütün besin, oksijen, ısı ge­reksinimi karşılansa da, edilgin olmaktan çıkıp size karşı tepki ver­meye ya da çevresini algılamaya başlayan bir canlının varlığından ne zaman söz edilebilir? Acaba döllenmenin gerçekleşmesiyle bir­likte yaşamın başladığı kabul edilebilir mi? Her iki durumda da sö­zü edilen nasıl bir yaşamdır? Bitkisel yaşam mı, ruhsal yaşam mı? İşte henüz kesin yanıt verilemeyen birkaç soru. Ama son yıllarda bilim bu sorulan yanıtlamaya yönelik birçok yeni bilgi elde etmiş­tir.

    dogum-oncesi-yasamÖnceleri dölütün (Fetüsün) son derece narin, kolay zedelenebilir bir organiz­ma olduğu, yavaş yavaş gelişerek, ileride karşılaşacağı dış ortam koşullarına hazırlandığı, bütün gücünü ve yapılarını bu yeni orta­ma uyum sağlayacak biçimde geliştirdiği sanılıyordu. Bu eski gö­rüşe göre dölüt amniyon (su kesesi) sıvısı ve etene aracılığıyla an­nesiyle paylaştığı iç dünyadan ya da dışarıdan gelen bütün uyarıla­ra kapalıydı. Doğum anı, yani “sıfır anı” gelince yenidoğan yalnız­ca sesinin ve görme yeteneğinin değil, daha önce gelişmesine kar­şın kullanmadığı, çeşitli dış uyanlara açık algılama gücünün de farkına varıyordu.

    Günümüzde ise tıp, bilincin ve çevreyi algılamanın doğum sırasın­daki ayrılma travmasından sonra değil, çok daha önce, gebeliğin dördüncü ayında, yani göz ve ağız gelişiminin tamamlandığı, kalp atımlarının duyulmaya başladığı ve üreme organlarının geliştiği dönemde ortaya çıktığım göstermiştir. Örneğin bu dönemden sonra dölüt dokunma duyusu sayesinde basınç ve titreşimlere tepki verir; işitme duyusu sayesinde annenin kalp atımlarını ve dışarıdan gelen ses dalgalarım algılar. Bu bilgiler annelerin karınlarında taşıdıkları varlıklarla boşu boşuna konuşmadıklarını göstermektedir. Annenin kanundaki yavrusuyla konuşması tek yanlı bir girişim değil, duygu yüklü ve değerli bir İletişim kurma çabasıdır.

    Dölüt sözlerin anla­mını kavrayamasa bile en azından sakin ve yumuşak sesler ile kay­gılı ve üzüntülü sesleri birbirinden ayırt edebilir. Sesteki hızlanma ya da yavaşlamayı bile algılar. Dölüt bu uyanlara konum değiştire­rek, uykuda ve uyanık geçirdiği süreleri deriştirerek, hareketlerini yavaşlatarak ya da hızlandırarak yanıt verir.

    Bu konuyla ilgili çok güzel bir belgeselimiz var, lütfen dikkatle izleyin.

    Anne Karnında Yaşama Yolculuk Belgeseli

  • Gebelikte Ultrasonografi

    Ultrasonografi yüksek frekanslı ses dalgalarının kullanıldığı bir tanı yöntemidir. Bir kaynaktan yayılan ses dalgaları ultrason de­nen aygıt yardımıyla toplanır ve düzenlenir. Günümüzde dölütü (fetüsü) ve organlarını çok az hata payıy­la görüntüleyebilen son derece yetkin ultrasonografi aygıtları geliştirilmiştir.

    Ultrasonografi yalnızca doğum öncesi tam amacıyla değil, aynı zamanda gebeliği izlemek için de kullanılmaktadır. Gerçekten de ultrasonografi dölyatağı için­de canlı bir dölütün varlığını, dö­lütün yaşını ve konumunu, etene­nin yerleşimini ve amniyon sıvı­sının miktarını, çoğul gebelikleri (ikiz, üçüz vb) ve dölütte gelişim bozukluklarını ortaya koymayı sağlayan en iyi yöntemdir. Ayrıca bütün bu bilgileri dölüte ve anneye hiçbir zarar vermeden sağlar.
    Uygulamada işlemi yapan kişi, oldukça küçük boyutlarda pek çok organ (örneğin kalp boşlukları) görür ve bunların normalden sapıp sapmadıklarını hesap­lar.

    gebelikte44Böylece günümüzde doğumsal kalp hastalıklarının önemli bir bölümüne yaşa­mın dölyatağı içindeki çok erken bir evresinde tanı koyulabilmektedir. Amniyosentez her zaman ultrasonografi yardımıyla gerçekleştirilen bir işlemdir. Dölüt ve etenenin yeri ultrasonla saptandıktan sonra bir iğneyle amniyon kesesi­ne girilir.

    Çok az miktarda amniyon sıvısı alınarak sıvıdaki aminoasitler, hor­monlar ve alfa-fetoprotein düzeyi ölçülür. Alfa-fetoprotein yaşamın dölüt evre­sinde karaciğerde bireşimlenir. Erişkinlerin kanında çok az ve sabit miktarda bu­lunur.

    Gebelikte ise annenin kanındaki miktarı artarak gebeliğin 32. haftasmda en yüksek düzeyine erişir. Eğer dölütte omurilikle (ömeğin spina bifıda) ya da Öbür sistemlerle (örneğin-onıfalosel, yani göbekte fıtık gibi bombelik) ilgili anormal­likler varsa ya da dölüt çok düşük tarolıysa annenin karnında aifa-fetoprotein dü­zeyi aşırı yükselir.

    Bu yüzden gebede düzenli olarak alfa-fetoprotein düzeyinin saptanması dölütte gelişim bozukluğunu ortaya koymaya yardımcı olur.

  • Tokokardiyografi

    Dölütün kalp atışlanndaki değişikliklerle dölyatağı kasılmalarını bir arada kaydetme işlemidir. Yaşamsal önemi plan bu tam aracı gerek riskli gebelikler­de doğumdan önce, gerekse çeşitli risk faktörleriyle sorunlu hale gelmiş do­ğumlar sırasında kullanılır. Doğum sırasında kalp atımlarının sıklığı, anne kar­nına konan ultrasonüt bir dedektör aracılığıyla dolaylı olarak kaydedilir, do­ğum sancısı başladığında eğer dölyatağnnn boynu yeterince açılmış ve zarlar da yırtılmışsa kayıt dölütün kafasına konan elektrotlarla yapılır.
    fetus Tokokardiyografi kayıtlan değerlendirilirken başlıca şu noktalar dikkate alınır:

    • Temel kalp atım sıklığı: Dölütün kalbi normal olarak dakikada 120-160 kez atar. Bunun üstündeki ve altındaki hızlaf önemlidir.
    • Temel çizginin değişkenliği: Atışların sıklığını gösteren çizgi düz değil, ha­reketli olmalıdır.
    • Dölütün hareketlenmesinden sonra kalp ritminde hızlanma: Bu bir sağlık göstergesidir.
    • Kalp ritminde yavaşlamalar: Bu patolojik bir belirtidir. Özellikle doğum gecikmişse bu yavaşlamalar çok önemlidir. Bunlar dölyatağı kasılmalarının gittikçe azaldığı devrede ortaya çıkar.

  • Fetüsün Sağlığının İzlenmesi

    Dölütün (Fetüsün) gelişimini ve büyümesini izlemeye olanak veren bir dizi muayene ve laboratuvar yöntemi vardır. Son derece basit ve güvenilir olan bu yöntemler arasında en sık uygulananlar ultrasonografi, amniyoskopi, fetoskopi (fiber-optik tüp aracılığıyla gebe dölyatağını inceleme) ve tokokardiyografidir (dölütün kalp ritmiyle dölyatağı kasılmaları arasındaki ilişkiyi grafikle saptama). Bunların doğum sırasında da büyük yararı vardır.

    Normal bir gebelikte dölütün (fetüs) sağlığı kadın-doğum muayenesi sı­rasındaki çok basit birkaç tetkikle kont­rol edilebilir.
    KONTROL ARAÇLARI

    Dölyatağının düzenli gelişmesi, dölütün gelişimine de ışık tutar ve zaman içinde iyi gelişen bir dölüt sağlıklı olur. Dölü­tün kalp atışları gebeliğin 12. haftasın­dan başlayarak ultrasonla, 25-30. hafta­dan sonra da stetoskopla dinlenebilir. Kalp atışları dölütün yaşadığını göste­ren en önemli kanıttır. Benzer biçimde dölütün hareket etmesi de iyi durumda olduğunun bir belirtisidir. Eğer anne da­ha önce doğum yapmışsa bu hareketleri gebeliğin 18. haftasında, daha önce hiç doğum yapmamışsa 20-22. haftada duy­maya başlar. Bu hareketlerin bir gün boyunca yok olması ya da belirgin bi­çimde zayıflaması dölütün durumunun iyi olmadığım gösterir.

    Özel bir nedeni bulunmasa bile bü­tün anne adaylarının yaptırması gereken bir başka inceleme de ultrasonografidir. Gerçekten de bu yöntem hem dölütün normal olduğunu göstermek, hem de başka yöntemlerle tanı konamayan ete­neyle (plasenta) ilgili kuşkulan gider­mek açısından çok güvenilirdir. Ultra­sonografi gebelik zamanıyla uygun ol­mayan dölüt boyutlarını, ikiz gebelikle­ri ve dölütteki oluşum bozukluklarını da ortaya koymaya yarar.

    Ultrasonografi en çok gebeliğin 18-24. haftaları arasında uygulanır, çünkü bu zaman diliminde dölütle amniyon (su kesesi) sıvısı arasındaki oran ideal ve dölüt yeterince küçüktür; bu yüzden de dölyatağı içinde kolaylıkla görülebi­lir. Üstelik bu dönemde, dölütün kafa çapı, göğüs çapı ve karın çevresi gibi ölçülerini belirleyen etkenler henüz ge­lişmenin azlığına ya da çokluğuna fazla bağlı değildir; bu yüzden de gebeliğin hangi devrede olduğu daha kesin ola­rak saptanabilir. Anne ve dölütle ilgili çeşitli ölçülerin normal olduğu görülür­se, düzenli dölüt hareketleri varsa ve ultrasonografi normalse, artık ileri tet­kiklere gerek yoktur.

    Doğum önceden hesaplanan tarihte gerçekleşmemişse ve gebelik daha da uzama eğilimi gösteriyorsa zaman ge­çirmeden başka incelemeler yapılmalı, öncelikle de amniyoskopi uygulanmalı­dır. Amniyoskopide metalden yapılmış bir boru dölyatağı boynuna sokulur ve dölütü saran zarlara kadar itilir; boruya bağlı bir ışık sisteminin yardımıyla am­niyon sıvısının görünümü incelenir.

    fetus2Eğer sıvı berraksa, dölüt iyi durumda­dır. Ama sıvının rengi bulanık, san, ye­şil tonlardaysa dölütün mekonyum (ilk kaka) denen maddeyi bağırsaklarından dışarı attığı ve sıkıntı içinde olduğu an-laşıhr. Bu inceleme özellikle gecikmiş gebeliklerde yapılır.

    Bazı gebeliklerde kromozom anor­malliklerinin, gelişim bozukluklarının, metabolizma hastalıklarının ve Akdeniz kansızlığı gibi kalıtsal kan hastalıklarının dölütte görülme olasılığı, genel nü­fusa oranla daha yüksektir. Bu durum­larda gebeliğin 16-18. haftalan arasında dölütün cinsiyetini belirlemek, kromo­zom anormalliklerini ve herhangi bir metabolizma bozukluğunu ortaya koy­mak için amniyosentez (amniyon sıvı­sından iğneyle örnek alma) tekniğine başvurulur. Ultrasonografide görülebi­len spina bifida (omurganın arka bö­lümlerinde gelişme bozukluğuna bağlı açıklık), hidrosefali (beyin karıncıkla­rında aşın beyin-omurilik sıvısı biriki­mi) ve cücelik gibi bozukluklar dışında anormalliklerden kuşkulanıldığında he­nüz pek yaygın olmayan fetoskopi yön­temi uygularur. ister annenin içinde bu­lunduğu kötü koşullardan, ister dolütün gelişme bozukluklarından kaynaklansın bütün riskli gebeliklerde kontrollar çok sıkı tutulmalıdır. Pek çok olguda risk al­tındaki dölüte gerekli aygıt ve laboratuvar desteğini sağlamak, anne adayım da daha yakından izlemek için gebeler has­taneye yatınlabihr.

    Etene yalnızca anneyle dölüt ara­sındaki alışverişi sağlayan bir organ değildir; hormonal işlevi de vardır. Etenenin salgıladığı “insan koriyonik gonadotrdpin” (human chorionic gona-dotropin-HCG) ve “insan plasental laktojen” (HPL) adlı hormonlar mua­yenelerde büyük Önem taşır. HCG ge­beliğin o kadar başlarında ortaya çıkar ki, bu hormonun varlığının saptanması gebelik testi haline germiştir.

    fetu4Düşük olasılığı ya da düşük durumunda kan­daki HCG düzeyi gittikçe azalır; gebe­liğin sona ermesiyle de tümüyle kay­bolur. Gebelik testi genellikle gebeli­ğin sonlanmasmdan 10-15 gün sonra olumsuz sonuç verdiği için, gebeliğin sona erdiğini gösteren en kesin yön­tem, hemen sonuç veren ultrasonografidir. Gebeliğin 15. haftasına doğru kanda HPL saptanabilir. Memelerin büyümesine yol açan bu hormonun kanda normal düzeyde bulunması, ete­nenin iyi çalıştığını ve dolayısıyla dölütün sağlığının yerinde olduğunu gös­terir. Dölütün sağlıklı olduğunun daha dolaysız bir göstergesi de östriyol hor­monudur. Bu hormon da etenede ha­zırlanır, ama ön maddesi dölütün kara­ciğerinde yapılır.

    Riskli gebeliklerde ultrasonografinin çok temel bir işlevi vardır. Ultrasonograf dizileriyle elde edilen dölüt öl­çümleri, büyüme hakkında basit gebe muayenesinden çok daha doğru bilgi verir. Normal ve düzenli bir büyüme sağlıklı bir dölütün habercisidir. Oysa gerek bebeğin çok küçük olmasma, ge­rek gelişiminin aksamasına bağlı büyü­me bozuklukları doğumda bir tehlikeye işaret eder.

    Tokokardiyografi de yaşamsal önem taşıyan bir incelemedir. Bu işlemde milimeîrik çizgili bir kâğıt şerit üzerine iki paralel kayıt yapılır; çizgilerin biri be­beğin ultrason aracılığıyla kaydedilen kalp atımlarını, öbürü de annenin kamı­nın üzerine konan bir alıcı aracılığıyla kaydedilen dölyatağı basıncını gösterir.

    Grafik normalse dölüt sağlıklıdır; döl­yatağı kasılmalarına ve hareketlerine uygun tepkileri verebilmektedir.
    Amniyoskopi son derece yararlı ve uygulanması basit bir yöntemdir. Her­hangi bir bozukluk görülen gebelikler­de doğumdan önce öbür testlerle birlik­te uygulanır. Amniyoskopinin tek riski bebeği saran zarları yutma olasılığıdır. Bu yüzden gebeliğin ancak 36. hafta­sından sonra uygulanabilir.

    Riskli bir gebeliğin bir hastanede izlenmesi zorunludur. Aym zamanda hormon, tokokardiyografi, ultrasonog­rafi ve amniyoskopi gibi tetkrkler de yapılmalıdır. Anneye ait hastalıklar da gene hastanede kontrol altına alınabilir. Bütün bu kontrollar gebeliğin son üç aylık döneminde yapılmalıdır, çünkü dölütte sıkıntı en çok bu dönemde orta­ya çıkar.

    Doğumda izlenecek yolun saptanmasında da gene bu dönemde ya­pılan tetkiklerin sonuçlarından yararla­nılır. Eğer tetkikler dölütün zorluk için­de olduğunu gösteriyorsa ya da anne­nin sağlığı gebeliğin sürmesini tehlikeye sokuyorsa sezaryen ameliyat gere­kir.

    Sezaryen için genellikle bebeğin dış ortamda yaşamını sürdürebilecek olgunluğa erişmesi beklenir. Bu da ge­beliğin en az 34. haftası demektir. Ko­şullar 34. haftadan önce bir girişim ya­pılmasını gerektirecek kadar kötüyse ya da annenin sağlığı sezaryene olanak vermeyecek ölçüde bozuksa geberik 34. haftadan önce sonlandırüır ve dölüt ölür.